İlk Meclis ve Bazı Tespitler

Türk tarihi ve Türk dünyası, 1919 yılı şartları kadar felaket ve sefalet dolu, umutsuz ve mutsuz bir dönem yaşamamıştır. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonrası başlayan zorlu günlerde Yunanlılar İzmir’e çıkmış, İstanbul (16 Mart 1920) ve Bursa (8 Temmuz 1920) işgal edilmiş, Türk’ün dünya üzerinden silinmesi anlamına gelen Sevr Antlaşması bize imzalatılmaya çalışılmıştı. Büyük kurtarıcı Atatürk’ün, tüm dünyayı karşısına alarak başlattığı kurtuluş mücadelemizde en önemli adım, 23 Nisan 1920’de Ankara’da İlk Meclis’in açılması olacaktır. İşte, Türk Milleti’ni yok olmanın eşiğinden kurtarıp, bizlere İkinci Ergenekon’u yaşatan bu Birinci Meclis’tir. Misakı Milli üzerine yemin eden, Sevr’i yırtıp atan, Lozan’ı kazandıran bu Meclis’tir. Yeni bir Türk Devleti kuran, Saltanatı kaldıran, Cumhuriyet’e giden yolu açan bu Meclis’tir. Bu Meclis savaş vermiştir, o yüzden adı Gazi Meclis’tir ve bu Meclis’in Başkanı da – o günlerdeki adıyla – Reis Paşa Hazretleri’dir.

Biz bu çalışmamızda, İlk Meclis’in açılışının 100. yılında, her türlü yokluklar içerisinde olunmasına rağmen büyük bir inanç ve metanetle çalışan ve hedefine ulaşan İlk Meclis’in Başkan ve üyelerinin (milletvekillerinin) katlandıkları zorluklar hakkında birkaç kesit sunmaya çalışacağız. Büyük tarihçi Cemal Kutay diyor ki:

“Birinci TBMM 23 Nisan 1920’de toplandı. 18 Nisan 1923’e kendini feshetti, seçimleri yenileme karı aldı. Her bakımdan gerçekten BÜYÜK olan bir MİLLETİN MECLİSİ şu üç sene içinde tek bir gün tatil yapmamıştır. 11 Mayıs 1920 tarih ve on dokuzuncu celsede; ‘Nihai zafer elde edilip Misak-ı Milli hudutları düşmandan temizleninceye kadar Meclis fasılasız içtima halinde ve vazifesi başındadır’ şahane kararına Allah huzurundaymışçasına hürmet ve sadakat göstermiştir.”[1]

Öncelikle, Meclis’in açılma sürecinden birkaç cümleyle söz etmek isteriz. Bilindiği gibi, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonrası, Mütareke hükümlerine aykırı olarak, 13 Kasım 1918’de İstanbul 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi olmak üzere 55 parça savaş gemisi ve 6 adet denizaltıyla işgal edildi.[2] Artık, Padişah ve onun hükümeti Müttefik Donanma toplarının namlularının ucundaydı. Nihayet, Türkleri istedikleri barışı –Sevr’i- kabule zorlamak için İstanbul’un fiilen işgaline karar verdiler. 16 Mart 1920 günü, gemilerden inen İngiliz askerleri İstanbul’u işgale başladılar. Kan da dökerek, tüm devlet dairelerinde yönetimi ele aldılar.[3] Osmanlı Mebusan Meclisi’ni de basan İngiliz askerleri başta Rauf Orbay ve Kara Vasıf olmak üzere birçok milletvekilini tutuklayarak Malta’ya sürdüler.[4] İşte bu gelişmeler aslında Mustafa Kemal Paşa’nın, daha Osmanlı Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da toplanmasından önce öngördüğü olaylardı ve O’na büyük bir hamle yapma fırsatı vermişti. M. Kemal, İstanbul’un işgalini dünya kamuoyunda şiddetle protesto ettikten sonra, 19 Mart 1920’de illere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlıklarına yayınladığı bir genelgeyle, Ankara’da milli bir meclisin toplanacağını bildiriyordu.[5] 35 gün içinde Anadolu’da yeniden seçimler yapılmış, yeni seçilenler ve İstanbul’dan kaçıp gelebilenlerle 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi oluşturulmuştu.

Bu kısa girişten sonra, asıl inceleyeceğimiz konuya, Birinci Meclis üyelerinin katlandıkları sıkıntılardan söz etmeye gelelim. Öncelikle, toplanacak Meclis için bir binaya ihtiyaç vardı. Meclis’in 23 Nisan 1920’de açılması öncesi günlerde M. Kemal Paşa, 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya, “Meclis binası olarak bina nereden bulacağız?” diye sorar. Bunun üzerine, 20. Kolordu’nun İstihkâm Bölüğü, İttihat ve Terakki’nin “numune mektebi” ya da “kulübü” olarak yapmaya başladığı ve planı Mimar Kemalettin Bey tarafından büyük vilayet merkezlerindeki “tip mektepler” için hazırlanmış olan plana göre inşa edilen; fakat çatısı henüz kapanmamış olan, günümüzde Ulus’taki İlk Meclis Binası olan tarihi yapıyı, bir an önce barınılabilir duruma getirmek için kolları sıvar. Bir Meclis binasında bulunması gerekli olan tesisler, toplantı salonu, kürsü, kâtiplerin yerleri, başkanlık makamı, oy toplama ve tasnif araçları, dinleyiciler mahalli vs. gibi zaruri yerler üç sınıfın duvarları yıkılarak hazırlanır.[6] Bu, şık görünüşlü, tek katlı mütevazı bina, Enver Paşa’nın 1916’da Ankara’ya gelişinde İttihat ve Terakki Kulübü olarak yapımına başlanmış, ancak savaş ortamının getirdiği ekonomik sıkıntılar yüzünden bitirilememiş, çatı kiremitleri bile döşenmemişti.[7]

Mondros Mütarekesi sonrası işgaller başlayınca, küçük bir Fransız birliği bu binaya yerleşmişti. Başlarında, Fransız işgal kumandanlarından Kur.Yzb. Buazo bulunuyordu. M. Kemal Paşa, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya ilk defa geldiğinde Dikmen’de karşılandıktan sonra, Hacıbayram Camii ve Vilayet Konağı’na doğru giderken, bu binada Fransız bayrakları asılı idi ve yanda Millet Bahçesi’ndeki barakalarda kalan Fransız askerleri, yüksek bir duvarın üzerinden M. Kemal Paşa’nın yoldan geçişini seyrediyorlardı. Aynı günlerde istasyonda da, başlarında Yzb. Vitol’ün komutasında bir İngiliz birliği vardı. Bu yabancı askerlerden bir kısmı Atatürk’ün Ankara’ya gelişinden az sonra, yani 1919’un son günlerinde, bir kısmı da 22 Mart 1920 tarihinde Ankara’yı terk ettiler.[8]

Meclis Binası olarak buranın hazırlanmasına karar verilmesinin ardından ilk olarak Fransızlar oradan çıkarıldı. Binanın hazırlanmasına Kolordu İstihkâm Bölüğü’nün yanı sıra birçok kuruluşlar, Ankara halkı da katkıda bulundu. Çatıya döşenecek kiremitler, Ulucanlar’daki bir ilkokul inşaatından sağlanmıştı, ama bunlar yetmeyince Ankaralılar kendi çatılarından kiremitleri söküp getirdiler. Toplantı Salonu’na konacak sıralar da yine okullardan getirilmiş, avize yerine de bir kahvehanenin büyücek bir asma lambası kullanılmıştı.[9]

Bina, Meclis Binası halini alacak şekilde yeniden düzenlendiğinde, Meclis Başkanlığı için o kadar mütevazı bir odacık kalmıştı ki, 1x1,30’luk bir masa konulduktan sonra, misafirler için ancak iki iskemle sığdırılabilmişti.[10] Küçük bir toplantı salonuna sahip olan Meclis’te, mobilya adına Ankara Valiliği bürolarından, şuradan buradan derlenmiş, kırık dökük bazı eşyalar vardı. Milletvekilleri, Ankara Öğretmen Okulu’ndan ve Ankara Sultanisi (Lisesi)’nden getirilmiş öğrenci sıralarında oturuyorlardı. Sıraların bir kısmı Öğretmen Okulu ev işi dersinde öğrenciler tarafından yapılmış siyah renkli sıralardı.[11]

Cemal Kutay, İlk Meclis Binası hakkında şunları söylüyor: “Şu mektep binasının, saraylardaki bekleme odası kadar geniş olmayan salonunda toplanan Meclis’e BÜYÜK dedirten, vatanı kurtarma noktasında bir araya gelip, farklılıkları unutturan ruhtur.”[12]

Meclis Binası hakkında verdiğimiz kısa bilgiden sonra, şimdi de milletvekillerinin, bakanların kalacakları yerler ile bakanlıkların yerleştirilecekleri mekanlar hakkında birkaç kesit sunalım. Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla birlikte mebuslar, milli yönetime katılan pek çok insan, başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanından Ankara’ya gelecekti. Elbette ki, 1920’li yılların Ankara Kasabası, dünyanın en büyük iki imparatorluğuna – Batı Roma (Bizans) ve Osmanlı İmparatorluklarına – payitahtlık yapmış olan ve dünyanın en güzel şehirleri arasında gösterilen İstanbul ile mukayese edilemezdi. Sizlere 1920’li yılların Ankara’sından birkaç gözlem sunarak durumu gözler önüne sermeye çalışalım: Milli Mücadele’nin en sıkıntılı günlerinde Ankara’ya gelen ve 12 Mayıs 1921’de TBMM Başkanı M. Kemal Paşa tarafından kabul edilen Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin, iki ay kaldığı Ankara’yı şöyle tanıtıyor:

“Ankara bir tepenin üzerinde kurulmuştur. Enine olarak inşa edilmiş şehir, berrak bir derenin (Bent Deresi olmalı Ö.T.) suladığı yeşil bir vadiye hâkimdir. Türk tarzı mimarisinde inşa edilmiş, mevsimlerin şiddetiyle eskimiş küçük evler, dar sokakların giriftliği içinde misafirperver ve aynı zamanda garip bir manzara arz etmekte… Bütün şehri baştanbaşa kastederek ikiye taksim eden ana cadde TBMM’ne, Vekâletlere ve devlet idaresine ait diğer binalara götüren başlıca yol. Caddenin iki tarafını, memleket malları ile dolu her nevi mağaza ve dükkân çevirmekte. Anadolu sanatkârlarınca meydana getirilen türlü eşyadan, kıymetli kürklere ve pahalı derilerle Kayseri veya Burdur’dan gelen ahenkli renklerle bezenmiş halılara kadar, her cinsten malın bulunduğu meşhur Pazar da bu caddededir… Vadinin sağında solunda köy evleriyle sevimli ve sakin bahçelerle çevrili zarif yazlık köşkler var…”[13]

1923 Yılı Temmuz’unda Ankara’da M. Kemal Paşa ile görüşen Amerikan “The Saturday Evening Post” dergisi yazarlarından Isaac F. Marcosson, gözlemlerini şöyle dile getirir: “Eğer yeni Türk hareketine can veren vatanseverlik duygusu hakkında şüpheniz varsa, Ankara’ya gitmeniz bunu dağıtmaya yeter. Tasvir edilmesi hemen hemen imkânsız bir konforsuzluğun içinde, çoğu bir zamanlar Londra, Paris, Berlin, Roma veya Viyana’nın lüks ve rahatlığında yaşamış eski elçiler olan yüksek memurların, sabırla günlük görevlerini yapmakta olduklarını görürsünüz.”[14]

Afganistan Büyükelçisi Sultan Ahmet Han, yıllar sonra, Ankara’ya ilk geldiği günleri şöyle anlatır: “21 Nisan 1921’de Ankara’ya ilk geldiğimiz zaman sefarethane binası olarak bize ancak Cebeci’deki şimdiki Musiki Muallim Mektebi (Konservatuar) civarında eski ve harap bir evi gösterebilmişlerdi. Ulu Önder Atatürk, bu evin balkonuna Afgan Bayrağı’nı ilk defa kendi mübarek elleriyle çekmişlerdi. O tarihte, şimdiki Cebeci’nin ve Cebeci’nin binlerce bahçeli evlerinden, köşklerinden, apartmanlarından, mektep ve umumi müesseselerinden hiçbiri yoktu. Yalnız Abidin Paşa Köşkü ile tek katlı kerpiç köy evlerinden farksız olan Boşnak Mahallesi vardı, geri kalan arazi tarlalardan ibaretti. Sefarethaneyi, yolu olmadığı için, daha sonra bu binadan Hacıbayram’da iki katlı, dört odalı, bahçesiz bir eve naklettik.”[15]

1 Nisan 1920 tarihinde Ankara’ya gelen Yunus Nadi, “Ankara’nın İlk Günleri” adlı eserinde kalacak yer durumu şöyle aktarır: “İstanbul’dan çıkıp gelebilecek mebuslarla, Anadolu’dan yeni seçilerek gelecek mebuslara kalacak yer olarak Dȃr-ül-Muallim (Ankara Öğretmen Okulu, günümüzdeki Ulus İş Hanının yerindeydi) binası tahsis edilmişti. İlk gelen arkadaşlarla bu bina koğuşlarının sakinlerini teşkil edenlerdeniz. Her gün birkaç arkadaşın katılmasıyla kışla hayatımız büyümektedir. Çok vakit geçirmeksizin orada derhal bir tabldot teşkilatı kurduk. Sabah kahvaltısından akşam yemeğine kadar bütün öğünlerin yiyecek, içecek ihtiyaçları tarafımızdan karşılanıyordu. Kendi arkadaşlarımızdan bir idare heyetimiz vardı ve adam başına günde ancak 48-55 kuruşa mal oluyordu. Hesaplı hareket etmeye mecburuz. Mektebin bütün takımları sorumluluğumuz altında emrimize verilmişti. Belirli saatlerde topluca kahvaltıya inmek ve yemek yemek, arkadaşlara bir nevi mektep hayatı yaşatıyordu. Bundan memnun olanlar çoktu. Büyük adamların bazen ne çocuk şeyler olduğunu Dȃr-ül-Muallim’in yemekhanesindeki cemaatin şakraklığında keyif ve zevkle seyrederdim…”[16]

Sadece mebuslar değil, bakanlar, yüksek bürokratlar ve komutanlar da aynı ortamı paylaşıyordu. O günlerde en büyük bakanlıklardan olan Milli Savunma Bakanlığı bile bir okula yerleşmişti. Yine Afganistan Büyükelçisi Sultan Ahmet Han’dan dinleyelim: “Memleketin harp içinde olması dolayısıyla teşkilatı en geniş bir vekâlet olan Milli Müdafaa Vekâleti, o zaman Taş Mektep denilen şimdiki Erkek Lisesi’nin binasına yerleşmişti. Milli Müdafaa Vekâleti bu binaya sığabilmek için dershaneleri tahtalarla birkaç odaya böldürmüş, hatta bazı odalarda tahta katlar yaptırmıştı. Koridorlarda bile böyle tahta odalar vücuda getirilmişti. Mektep ise, şimdiki yatakhanelerin bulunduğu ahşap binada, orta ve lise sınıfları sıkışmış olarak çalışıyordu. Teneffüs saatlerinde lisenin bahçesi, askerin ve talebenin birbiriyle kaynaştığı zevkli bir manzara arz ediyordu…”[17]

Gerçekten de bina ihtiyacı hat safhadaydı. O yılların bu sıkıntısını ortaya koyan bir istatistiğe yer verelim: “1926’da yeni hükümet merkezinde (yani Ankara’da) 25 bin kişinin iskân edilebileceği 5 bin ev vardı. Hâlbuki Cumhuriyet’in ilanından beri nüfusu harikulade bir surette artmakta idi. Aynı sene içinde nüfus toplamı 70 bini bulmuştu. Mevcut evlere 5 kişiden fazla yerleştirilemezken 13 kişi yerleştirilse bile gene 5 bin kişi açıkta kalıyordu. Bu durum kiraların büyük oranda yükselmesine sebep oldu...”[18]

Burada, ilk Meclis’i oluşturan Milletvekilleri hakkında kısaca bilgi verdikten sonra bir noktaya dikkatinizi çekmek isteriz: Mektepli-Medreseli, Yenilikçi-Muhafazakâr, Reformcu-İnkılȃpçı, Cumhuriyetçi-Saltanatçı, Irkçı-Ümmetçi, Türkçü-Osmanlıcı gibi hemen her türlü düşünceyi temsil eden milletvekillerini birleştiren ortak bir payda vardı: “Düşmanı memleketten kovma yolunda sonsuz bir hamiyet (onur, haysiyet) ve celȃdet (kahramanlık, yiğitlik).”[19] Partiler üstü amaçlarla vatanın bağımsızlığı ve bütünlüğünü sağlama ülküsü etrafında bir araya gelmiş olan İlk Meclis yaşayış, düşünüş, görüş ve görünüş açısından da çeşitlilik gösteriyordu. İlk Meclis’te Adana milletvekili olan Damar Arıkoğlu bu durum için şunları söyler: “Hocalar, ağalar, kendi kıyafetleri içinde, şeyh efendiler yeşil sarıklı külahlarıyla, bizler de başımızda bir kalpak ve normal kıyafetlerimizle idik… Düşmanı vatandan kovmaktan başka bir şey hemen hemen aramızda konuşulmazdı.”[20]

Yukarıdaki paragrafı okudunuz. Peki, bunu sağlayan lider kimdi? İşte Mustafa Kemal’in yüceliği, yüksekliği, liderliği burada ortaya çıkar. Böylesine farklı fikir ve emeller içinde Meclis’e katılmış kişileri tek bir ortak paydada, “vatanın kurtarılması” ortak ülküsünde birleştiren, bu Yüce Meclis’in Yüce Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Son sözleri yine büyük tarihçi Cemal Kutay’a bırakalım: Kutay; “Saray ve işgal kuvvetleri, sadece Mustafa Kemal ve arkadaşlarını değil, bütün Birinci Meclis kadrosunu idama mahkûm etmişlerdi. Bu hüküm resmi vesikaya bağlanmış olsun olmasın, “huruc-u ales-Sultan=Padişaha karşı isyan” adını aldıktan sonra, bu çatı altındakilerin hepsinin suçu aynı hükme bağlanıyordu: Meşru olmayan bir devlet kurmak!”[21] Şeklinde gerçekleri ortaya koyduktan sonra; “Bir Cesaret Meselesi” başlığı altında Birinci Meclis’in milletvekillerini şöyle anlatır:

“Milli Mücadele, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin eseridir. Bu Meclis’e girebilmek, yani ‘Türk Milleti’nin mebusu olabilmek’, zaferden sonraki safhalarda olduğu gibi aranan ve özlenen netice değildi: Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Türk Milleti’nin temsilciliğini kabul edebilmek CESARET MESELESİ idi: İşini gücünü kaybetmek, meşru sayılan ve nizami olduğu kadar işgal kuvvetlerinin, yani dünya hakimlerinin kendisini desteklediği İstanbul Hükümeti’ne karşı isyan etmiş olmak, bir devlet asîsinin başına gelebilecek ve sonunda hayatını vereceği mesuliyetler ve günahlar serisine girmek… Birinci Büyük Millet Meclisi’nin mebusları böylesine çetin davalar karşısında idiler… Ve asıl mühimi de millete karşı vatanın hürriyet ve istiklalinin savunulması sorumluluğunu yüklenmiş olmak!”[22]

Bizlere bu vatanı kazandıran, başta bu Meclis’in Başkanı, Ebedi Başkomutanımız, Başöğretmenimiz Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Birinci Meclis’te görev almış tüm kahramanları rahmetle, minnetle ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad olsun…

Not: Bu makale, Düşünce ve Tarih Dergisi’nin Yıl:6, Sayı:68, Mayıs 2020 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.

[1] Cemal Kutay; Türkiye İstiklȃl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, 20. Cilt, Alioğlu Yay., 2. Baskı, İst., 1982, s.12147.
[2] Zekeriya Türkmen; Mütareke’den Milli Mücadele’ye Mustafa Kemal Paşa (1918-1919), Bengi Kitap Yayın, İst. 2010, s.24.
[3] Ergün Aybars; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1, Zeus Kitapevi, 3. Baskı, İzmir 2007, s.173-177.
[4] Şerafettin Turan; Türk Devrim Tarihi, 2.Kitap, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, Ank. 2012, 121.
[5] Suna Kili; Türk Devrim Tarihi-1, Yeni Gün Haber Ajansı, Cumhuriyet Yayınları, İst. 2000, s.87,88.
[6] Tarih Konuşuyor; Aylık Tarih Mecmuası, Sahibi ve Muharriri: Cemal Kutay, Cilt:1, Sayı:3, Nisan 1964, s.179.
[7] Turan; a.g.e., s.126.
[8] Ali Güler; “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı ve Bunun Anlamı”, Silȃhlı Kuvvetler Dergisi, Gnkur. ATASE Bşk.lığı Yay., Yıl:119, Sayı:364, Nisan 2000, s.50.
[9] Turan; a.g.e., s.126.
[10] Tarih Konuşuyor; Aylık Tarih Mecmuası, Cilt:1, Sayı:3, Nisan 1964, s.179.
[11] Enver Behnan Şapolyo; Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, Rıfat Zaimler Kitabevi, İstanbul 1958, s.393.
[12] Cemal Kutay; Türkiye İstiklȃl ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, 20. Cilt, Alioğlu Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1982, s.xıv.
[13] Kadriye Hüseyin; Mukaddes Ankara’dan Mektuplar, Çev.:Cemile Necmeddin Sahir Sultan, Yeni Gün Haber Ajansı; İstanbul 1999, s.41,44.
[14] Özbudun; a.g..m., aynı yer.
[15] Naşit Hakkı Uluğ; Hemşehrimiz Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, İst. 1997, s.210.
[16] Yunus Nadi; Ankara’nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İst. 1955, s.100,101.
[17] Uluğ; a.g.e., s.213..
[18] Nurettin Türsan; Ankara’nın Başkent Oluşu, Harp Akademileri K.lığı Basımevi, İst. 1981, s.77.
[19] Ord.Prof.Dr. Sadi Irmak; Atatürk Devrimleri Tarihi, Fatih Yayınları, İst. 1973, s.82.
[20] Damar Arıkoğlu; Hatıralarım, Milli Mücadele, Tan Gazetesi ve Matbaası, İst. 1961, s.148.
[21] Tarih Konuşuyor; Aylık Tarih Mecmuası, Cilt:1, Sayı:4, Mayıs 1964, s.257.
[22] “Bir Cesaret Meselesi”, Tarih Konuşuyor; Aylık Tarih Mecmuası, Cilt:1, Sayı:6, Temmuz 1964, s.486.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Özen Topçu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.