Alçak Gönüllü Lider Atatürk

İnsanoğlunun var olduğu andan günümüze kadar en fazla ihtiyaç duyduğu olgu hoşgörüdür. Evden okula, okuldan çevreye her zaman sağlıklı iletişimin ve sevginin en önemli köprüsü hoşgörü olmuştur ve olmaya devam edecektir. İnsanoğlunun yaşamış olduğu – doğal afet dışında- her felâketin temelinde hoşgörüsüzlük vardır.[1]

Atatürk, yaşantısının her döneminde hoşgörülü olmuştur. Onun her hareketi ölçülü, tutarlı ve bilinçlidir. Kalp kırmamaya büyük özen göstermiştir. Peki, bunu nasıl başarabilmiştir. O, bu konuda herkese şu tavsiyede bulunuyor: “Her gün, sabah akşam, gece, ne zaman sırasına getirirseniz, bir çeyrek, yarım saat, ne kadar vakit bulursanız, içinize çekilin. O günkü hayat muhasebesini yapın. Böylece her gün bir defa kendi kendinizi yoklayın, şuurunuzdan alacağınız cevapların ne kadar faydalı olacağını tasavvur edemezsiniz.”[2]

O, yaşamı boyunca çok büyük başarıların ve zaferlerin yaratıcısı olmasına karşın bunların hiç birisini tek başına sahiplenmemiştir. Başarıların arkasında Yüce Türk Ulusu’nu, zaferlerin arkasında ise onun fedakâr ve kahraman evlâdı Mehmetçiği görmüştür.[3]

Atatürk, millî mücadeleyi kazandığı günlerde, kendisini bu ülkenin hükümdarı, kralı bile ilân edebilirdi. Dünyanın en muzaffer komutanı olarak İzmir’e girdiğinde, O artık Türk milleti için tek liderdi. Mustafa Kemal’in önünde tek kişi hakimiyetine dayanan başka seçenekler de mevcuttu. O tarihlerde İtalya’da ve Almanya’da yıldızı yeni parlayan faşizm idaresi vardı Hemen yanı başında yeni bir idare olarak ortaya çıkan sosyalizm vardı. Asya’da ve Orta Doğu’da hüküm süren bir dizi krallıklar mevcuttu. O’nun, bunların hiçbirine itibar etmeyip, yönetimi milletin kendisine vermesi gerçekten ilginçtir. Onun içindir ki, Türk Milleti O’nu baş tacı yapmıştır. Atatürk, diktatör değil, bir gönül adamıdır. O, bu konuda şunu söylüyor: “Bence diktator, diğerlerini iradesine boyun eğdirendir. Ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.”[4]

Atatürk, zamanının diktatörlerinden hiç birisini sevmemiştir. Falih Rıfkı Atay, O’nun, ne Hitler’in, ne de Mussolini’nin lehinde konuşmadığını, onları hiçbir zaman övmediğini söyler. Atatürk devrinin diktatörleri olan Hitler, Mussolini ve Stalin, üçü de sivil oldukları halde üniformalarını ölünceye -ya da öldürülünceye- kadar üzerlerinden çıkarmamışlardır. (Bilindiği gibi, Mussolini kendi halkı tarafından linç edilip ayaklarından asıldığında; Hitler, bir sığınakta kendi canına kıydığında; Stalin, zehirlenerek öldürüldüğünde hep üzerlerinde mareşal üniformaları vardı) Atatürk, ise gerçek bir mareşal olduğu halde, üniformasını sadece bir iki defa ancak manevralarda giymişti.[5]

“Bu millete hizmet eden onun efendisi olur” diyen Atatürk, tüm ömrünü Türk Milleti’nin kurtuluşu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, milletin huzur, refah ve mutluluğunun sağlanması yolunda geçirmiştir. Milletinin huzur ve mutluluğu O’nu da mutlu etmiştir. Yüce Atamız şunları söylüyor: 

“Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahtırlar.(mutsuzdurlar) Besbelli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mesut olması için lâzım gelen şey, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır.”[6] 

Savaş Ortamında Bile Alçak Gönüllü idi: 

Atatürk’ün sonsuz mütevaziliği (tevazu gösteren, alçak gönüllü kibirsiz) ve insanlığı, savaş sırasında ve sonrasında da kendini her zaman göstermiştir. Nitekim Yunan ordusu tarafından bir harabe haline getirilen Uşak’ta esir alınan Yunan ordusu başkomutanı Trikopis’i önüne çıkardıkları zaman, onu teselli etmiş, merak etmemesi için eşine telgraf çekerek, insan sevgisinin en güzel örneğini vermiştir.[7] 

İtilâf Devletleri’nin oyunuyla Anadolu’ya çıkan ve işgale cüret eden Yunan ordularını, 9 Eylül 1922 tarihinde, ilk ayak bastıkları yere doğru püskürtürken, İsmet Paşa’ya söylediği sözler, O’nun izleyeceği dış politikanın temel esprisini ve “barış” kavramına olan özlemini yansıtmaktadır: “Ta uzaklarda kılıç artığı perişan Yunan askerlerinin silâhlarını alıp canlarını kurtarmak için Ege kıyılarına doğru koştuklarını görüyorum. İsmet, şunu bil ki; Yunan ordusunu perişan etmek suretiyle onlarla hesaplaşmış olduk. Fakat bu iş burada bitecek, ben yakında Yunan lideri Venizelos’u memleketimize davet ederek Türk-Yunan dostluğunun temellerini atacağım. Çünkü Ege’nin ve bütün dünyanın selâmeti için Türk ve Yunan milletlerinin dost ve yan yana yaşamaları gerekir.”[8] 

Çanakkale’de hayatını kaybeden yabancı askerler için söylediği sözler ise gerçek bir devlet adamının, yüksek insanî duyguların ifadesidir: “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”[9]

Dahi komutan ve eşsiz kahraman Atatürk, oldukça ince duygulu, hassas ve şefkatli bir insandı. O derece ki, bir hayvanın bile kesilmesine dayanamaz, kana bakamazdı. Çankaya’da uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı Sekreterliği görevinde bulunan Hasan Rıza Soyak, tanık olduğu bir olayı şöyle anlatır: “Büyük Zafer’in henüz taze olduğu günlerde eski bir ahbabı İstanbul’dan kendisine bir tablo göndereceğini bildirmişti. O zaman küçük bağ evi olan Çankaya Köşkü’nde eşya namına öteden beriden toplanmış birkaç basit parçadan başka bir şey yoktu. Hele tablo… Diğer taraftan Atatürk güzel eşyaya çok meraklıydı… Sonunda, sağlam bir sandık içinde hediye geldi. Köşke götürdük… Sandık açıldı, tablonun üzerindeki talaşlar boşaltıldı, eser meydana çıktı… Bunun üzerine Atatürk’ün yüzü karıştı. Ayağa kalktı ve bağırdı: Kapatın ve kaldırın şunu… Ne iğrenç görüntü… Gönderenin şaşarım aklı perişanına… Ahmak! (Sinirlendiği zaman hep böyle söylerdi) 

Tablodaki görüntü şu idi: Yerde Yunanlı bir efsun askeri sırtüstü yatıyor. Fesli bir Osmanlı askeri göğsüne basmış ve aynı zamanda süngüsünü saplamış, kan akıyor… Bu tablonun 1897 Osmanlı – Yunan savaşı sırasında bir ressam tarafından yapılıp, Abdülhamid’e sunulmuş olduğunu sonradan öğrenmiştim. Her halde gönderen kişinin, bunu, o zamanki durumla uygun bir hediye olarak pek beğenmiş olduğu belliydi. Fakat eserin sonu, sahibinin düşündüğü gibi olmadı. Sandık tekrar kapatıldı ve tavan arasına kaldırıldı. Yıllardan sonra ben köşkten ayrıldığım zaman sandık hâla oradaydı.”[10] 

Yaptıklarını Türk Milleti’ne Mal Etmiştir:

Doğru olduğuna inandığı yolda ısrarla ve inançla ilerleyen, başladığı her işi mutlaka ve başarıyla sonuçlandıran Atatürk, ümitsiz savaşların mağrur ve muzaffer kumandanıdır. O, kritik dönemlerde kumanda ettiği orduların zorunlu çekilişini bile yeni bir zaferin hazırlık aşaması olarak değerlendirmiş, büyük riskler üstlenmekten çekinmemiştir. Zaferlerinden kibire kapılmamış, devlet adamlığında diktatörlüğe özenmemiştir. Bencillikten uzaktır, yüce gönüllüdür. Zaferlerinin ve politik başarılarının övüncünü çalışma arkadaşları ve milleti ile paylaşmış, hayatının her saniyesini “çağdaş ve mutlu bir millet, her yönden güçlü ve dostluğu aranan bir devlet” idealini gerçekleştirmeye adamıştır.[11] 

Tarihi yapan ve yazan kişi olan Atatürk’ün gerek Nutuk’u, gerek Sövlev ve Demeçleri incelendiğinde görülen en çarpıcı yön, hiç birinin şahsa dayalı olmayıp, her birinde Türk toplumunun yaşatılmış olmasıdır. Eylemlerinde ve söylemlerinde kendini öne çıkarmak gibi bir tutkusu olmayan Atatürk, bu yapıtlarda yansıtılan konuşmalarının hepsinde her adımın toplumla birlikte, toplum için atıldığını anlatmış, yaşanan çağdaşlaşmayı Türk toplumuna mal etmiştir.[12]

Yüce Atatürk Nutuk’ta ve tüm söylev ve demeçlerinde daima Türk Milleti demiştir. Elde edilen akla durgunluk veren zaferleri, bütün başarıları milletine bağlamıştır.[13] 

İzmir’e girdiği gün kendisinin karşısında övgü şiirleri okuyan bir gence verdiği cevap oldukça manalıdır. Bakın Atatürk ne diyor:  “Bu şiir baştan başa benim değersiz varlığımı övüyor. Oysa ki ben övülecek birşey yapmadım. Zafer milletindir. Övülmesi gereken sadece millettir. Sakarya’dan İzmir’e doğru çarıksız koşan binlerce Mehmet’tir.” 14

Atatürk, kendisinin insan üstü varlık olduğunu söyleyenlerden hiç hoşlanmazdı. Ünlü Alman biyografı ustası, tarihçi Emil Ludwing çocukluğuna ait hatıraları tespit ediyordu. Aradığı onda, irsi ve kişisel üstünlükler, istidatlardı.(doğuştan var olan kabiliyet) Elde ettiği sonuçlara kişisel ölçüler bulabilmek için… Yanında olan çocukluk arkadaşı ve sözünü hiç esirgemeyen Nuri Conker’e döndü: “Nuri… Bu tarih ustasına benim çocukluk yıllarımı lütfen anlat….” Dedi.

Nuri Conker: “(Rahatça) Kovalamaca, askerlik, kaydırak oynar, yazın mısır tarlasında karga avlardık. Onun farkı, biz gevezelik eder veya uyuklarken kitap okuması idi.” Dedi.

Atatürk Alman tarihçisine döndü: “Hakikat işte budur, bende insanlar üstü meziyetler aramaya kalkmayınız. Doğuşumdaki tek üstünlük / fevkaladelik: TÜRK OLARAK DÜNYAYA GELMEMDİR” dedi.15

Ona ilk tarih merakını veren İngiliz yazarı Wells’in maruf (herkesçe bilinen) eserinde Attilla’ya atfolunan şöyle bir söz vardır: “Ben sizin gibi zengin ve hanedan kişilerden değilim. Fakat asil bir millettenim.”

Wells, Türk serdarının Batı Roma’yı fethettiği zaman, tantanalı bir alay ve şatafatlı bir kıyafetle karşısına çıkan bir Romalı Patricien’e böyle söylediğini rivayet eder. Atatürk, ömrünün sonuna kadar bu fıkrayı ve bu sözü tekrar etmekten özel bir haz duyardı. Sonradan, yavaş yavaş, bu söz O’nun ağzında  “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” hitabı şeklini alacaktır.16

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en karanlık günlerinde sürekli olarak, İshak Sukûtî’nin şu mısralarını tekrarlardı:17

Ne mutlu bana ki, Türk yaratıldım

Gönlümün en yüksek gururudur bu.

Ne esir edildim, ne de satıldım

Türklük gururu ve Türklük benliğidir bu.

Duygu Dolu Bir İnsandı:

Atatürk’ün insanlara ve insanlığa beslediği derin sevgide çocukların ve gençlerin özel yeri vardır. Hemen bir örnek verelim: Konya’da iken, Kız Öğretmen Okulu öğrencilerinin düzenledikleri bir müsamereye katılır. Kızlar, Kızılay’a ait bir piyes temsil ediyorlar. Savaştan sakat dönen delikanlı, soylu bir duygu ile, nişanlı olduğu kıza yüzüğünü geri verirken kız da, yine aynı asil duygularla bunu reddeder. Bu sahne karşısında Gazi, mendilini çıkarmış, akan gözyaşlarını silmeye başlamıştır.18

Atatürk, sadece insanları değil, doğayı, hayvanları, bitkileri de severdi. O’nun, çorak bir tarladan cennet bahçesi haline getirmeye çalıştığı Orman Çiftliği’nde, yerine yenisini dikmek için kesilen, yaşlı ve cılız bir iğde ağacı için tüm neşesinin kaçtığını, Çankaya’da, bir akasya ağacını bahçıvanın fazlaca budamasına oldukça kızıp öfkelendiğini biliriz.19

Atatürk’ün “Foks” adında, çok sevdiği bir köpeği vardı. Eve ikinci bir köpeğin getirilmesini kıskanan Foks, Atatürk’ün elini derince bir şekilde ısırır. Yakınları, “sahibini ısıran köpekten hayır gelmez, bunun yok edilmesi gerekir” derler. Nitekim öyle de yapılır. Ancak, Atatürk Orman Çiftliği’nde görevli bir veteriner, büyük bir gayretle hayvanın içini doldurur ve Atatürk’ün bir çiftlik gezisinde karşısına çıkarır. Atatürk, camekândaki Foks’u görünce duraklamış, mahzun bir eda ile

“Sevdiğim bir mahlûku böyle görmek istemem, gömdürünüz!” der ve büyük bir üzüntü içerisinde oradan uzaklaşır.20

İlginç Bir Anı:

Büyük tarihçimiz Ord.Prof.Dr. Reşat Kaynar, 2 Temmuz 1932 yılında yapılan 1.Türk Tarih Kongresi’ne katılmıştır. O tarihlerde Üsküdar Orta Okulunda tarih dersi öğretmenidir. Bu kongrede görev alan 6 sekreterden biri de kendisidir. 8 gün süren kongreyi baştan sona izleyen Atatürk’e hayran kalır. Prof. Kaynar, Yüce Atatürk’ün olağanüstü alçak gönüllüğü karşısında âdeta dili tutulur. İzlenimlerini şöyle aktarıyor: “Bu kongre 8 gün sürdü, sekizinci gün Atatürk bütün kongre üyelerine çaylı toplantı düzenledi. Bu çaylı toplantı benim 91 senelik hayatımın en muazzez (unutulmaz, aziz) günü olarak, en muazzez hatıralarını taşır. O toplantıda Atatürk bizimle bir buçuk saat görüştü. O kadar mütevazı idi ki, hepimize ‘muhterem hocam’ diye hitap ediyordu. Ve devamlı olarak diyordu ki, ‘bana soru sormakta serbestsiniz. İstediğiniz soruları bana sorabilirsiniz’ diyordu… Muhterem hocam diyor, hiçbir zaman muhterem hocamsız konuşmadı. O kadar samimî ve mütevazi idi ki bize hocalara, yani biz, sanki doğrudan doğruya Reisicumhur Gazi Mustafa Kemaliz de, karşımızdaki sıradan bir muallim, bizlere doğrudan doğruya en büyük saygıyı gösteriyor, tevazu gösteriyordu.”21

Sonuç:

Türk Ordusu’nun İzmir’e girişinin ardından, Türk Orduları Başkomutanı, Gazi, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün “ulusa seslenişi”, muzaffer bir komutanın alçak gönüllüğünün ifadesi olarak anıt niteliğindedir. Ulusa yapılan bu seslenişte “Ben” sözcüğü yer almaz. Her başarı, her yapılan, her kazanılan, kısaca her şey Türk Ulusu’nundur. Dünya savaş tarihinde başka bir örneği bulunmayan, 30 Ağustos Başkomutan Meydan Muharebesi ile kazanılan, 9 Eylül’de Yunan Ordusu’nun İzmir’de, Anadolu karasına ilk ayak bastıkları yerde denize dökülmesiyle sonuçlanan bu büyük zaferin yapıcısı, yaratıcısı ve kahramanı olan Başkomutan Mustafa Kemal, 12 Eylül 1922 Salı günü, “Büyük ve âsil Türk Milleti...” seslenişi ile ulusuna zaferin neticelerini şöyle bildiriyordu:

“Ordularımız 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’imizi ve aynı gün gecesi Bursa’mızı kurtardılar. Akdeniz, askerlerimizin zafer sesiyle dalgalanıyor. Asya İmparatorluğuna yeltenen küstah bir düşmanın muharebe meydanlarına gelmek cesaretinde bulunan ordu komutanları ile kumanda heyetleri günlerden beri TBMM hükümetinin harp esiri olarak bulunuyorlar. Düşmanın başkomutan tayin ettiği General Trikopis, birçok gece ve gündüz, her türlü kurtuluş çarelerini denedikten sonra ordusunun elinde kalabilen döküntüsü ile teslim oldu. Eğer Yunan kralı da esirlerimiz arasında bulunmuyorsa, bu başı taçlı olanların, aslında yalnız milletlerin sefâ günlerinde bulunmak, felâketli zamanlarda ise saraylarından başka şey düşünmemek tabiatlarındandır.

Büyük Türk Milleti!.. Ordularımızın kabiliyet ve kudreti düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza emniyet verecek bir tamamiyetle ortaya çıktı. Millet orduları ondört gün içinde büyük bir düşman ordusunu imha ettiler. Dört yüz kilometrelik fâsılasız bir tâkip yaptılar. Anadolu’daki işgal edilmiş bütün topraklarımızı kurtardılar.

Büyük zafer yalnızca senin eserindir.

Çünkü İzmir’imizi siyasî ihtirasları neticesinde adetâ memnun olarak düşmana teslim eden heyetlerle milletin hiçbir münasebeti yoktu. Bursa’mızı istilâ eden Yunan kuvvetleri ise, ancak İmparatorluğun askerî teşkilâtı ile emel ve işbirliği yaparak muvaffak olmuşlardı. 

Garp fabrikalarının çelik zırhlarıyla kaplanan muazzam Yunan orduları, artık Anadolu dağlarında zabitleri tarafından terkedilmiş zavallı sürüler, cinayetlerinden dehşete düşerek kudurmuş kitleler ve ağaç diplerinde kalmış dermansız yaralılardan ibaret kaldı. Düşman ordularının savaş malzemeleri hemem hemen üçte ikisi ile topraklarımızdadır.

Düşmanın esirlerinden başka insan zayiatının yüzbinden ne kadar fazla olduğunu tayin müşküldür. Fakat resmî selahiyat ile milletimize tebşîr ederim ki bizim insan kaybımız, dörtte üçü hafif yaralı olmak üzere onbine varmaktadır. 

Büyük ve Necip Türk milleti... Anadolu’nun kurtuluş zaferini tebrik ederken, sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selâmını takdim ediyorum...” T.B.M.M. Reisi Mustafa Kemal 

Not: Bu makale, Düşünce ve Tarih Dergisi’nin Sayı:3, Aralık 2014 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

KAYNAKÇA

 

KARAL Enver Ziya; Atatürk ve Devrim, TC. Ziraat Bankası Kültür Yay., TTK Basımevi, Ankara.1980.

Düşünce ve Davranışları İle Atatürk, Genkur ATASE Bşk.lığı Yay., 2. Baskı, Ank.2009.

AKGÜL Seçil Karal; “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin Başlıca Kaynaklarında Atatürk”, Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemal Atatürk Uluslar arası Sempozyum  Bildirileri (15-18 Mayıs 2006), AAM, Ank.2011.

Atatürkçülük (Birinci Kitap) Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Genkur. Basımevi, Ank. 1983.

Atatürkçülük (Üçüncü Kitap) Atatürkçü Düşünce Sistemi, Genkur. Basımevi, Ank. 1983.

ARIBURNU Kemal; Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2. Baskı, Ank. 1976.

ARSLAN Nimet; Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Ank.Ün. Basımevi, Ank. 1964.

ATAY Falih Rıfkı; Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık A.Ş., İst. 1981.

Düşünce ve Davranışları İle Atatürk, Genkur. ATASE Bşk.lığı Yay., 2. Baskı, Ank.2009.

ENGİNSOY Cemal; “Atatürk’te İnsan Sevgisi”, AAMD, Sayı:4, Kasım 1985.

ERENDİL Muzaffer; İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Gnkur Basımevi, Ank. 1989.

ESEMENLİ Bilgay; “Atatürk’e Nasıl Bakmak”, Kemalist Ülkü Dergisi,  Sayı 121, Kasım 1978.

FEYZİOĞLU Metin; “Atatürk’ün Milliyetçiliği”, 10 Kasım 2007 Atatürk’ü Anma Töreni Konuşmaları, Haz.:Zeki DİLEK, AAM, Ank.2008.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le Bir Söyleşi, Kemalist Ülkü Dergisi,  Sayı 148, Şubat 1981.

İNAN Afet; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, TTK. Basımevi, Ank. 1984.

KARAOSMANOĞLU Yakup Kadri; “Atatürk’ün Milliyetçiliği”, Kemalist Ülkü Dergisi,  Sayı 159, Ocak 1982.

KAYNAR Reşat; “1. Türk Tarih Kongresi ve Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar”, 10 Kasımlarda Atatürk’ü Anmak ve Anlamak(10 Kasım 2001), Haz.:Zeki DİLEK, AAM,  Ank.2007.

TEKİN Mehmet; “Çağına ve Bölgesine Sığmayan Önder:Atatürk”, Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemal Atatürk Uluslar arası Sempozyumu Bildirileri (15-18 Mayıs2006), AAM, Ank.2011.

YAVUZ Ünsal; “Atatürk’te Ulusal ve Evrensel Boyutlarıyla Barış Kavramı, Atatürk AraştırmaMerkezi Dergisi, Sayı 16, Kasım 1989, s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Düşünce ve Davranışları İle Atatürk, Genkur. ATASE Bşk.lığı Yay., 2. Baskı, Ank.2009, s.97.
[2] Enver Ziya KARAL; Atatürk ve Devrim, TC. Ziraat Bankası Kültür Yay., TTK Basımevi, Ank. 1980, s.161.
[3] Düşünce ve Davranışları İle Atatürk, Genkur ATASE Bşk.lığı Yay., 2. Baskı, Ank.2009, s.102.
[4] Atatürkçülük (Birinci Kitap) Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Genkur. Basımevi, Ank. 1983, s.321.
[5] Falih Rıfkı ATAY; Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık A.Ş., İst. 1981, s.400, 521.
[6] Atatürkçülük (Birinci Kitap) Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Genkur. Basımevi, Ank. 1983, s.320.
[7] Atatürkçülük (Üçüncü Kitap) Atatürkçü Düşünce Sistemi, Genkur. Basımevi, Ank. 1983, s.124.
[8] Ünsal YAVUZ; “Atatürk’te Ulusal ve Evrensel Boyutlarıyla Barış Kavramı, Atatürk Araştırma Merkezi

Dergisi, Sayı 16, Kasım 1989, s.
[9]  Muzaffer ERENDİL; İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Gnkur Basımevi, Ank. 1989. s.86.
[10] Kemal ARIBURNU; Atatürk’ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Ank. 1976, s.126.
[11] Mehmet TEKİN; “Çağına ve Bölgesine Sığmayan Önder:Atatürk”, Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemal

Atatürk Uluslar arası Sempozyumu Bildirileri (15-18 Mayıs 2006), AAM, Ank.2011, s.866.
[12] Seçil Karal AKGÜL; “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin Başlıca Kaynaklarında Atatürk”, Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemal Atatürk Uluslar arası Sempozyumu Bildirileri (15-18 Mayıs 2006), AAM, Ank.2011, s.47.
[13] Metin FEYZİOĞLU; “Atatürk’ün Milliyetçiliği”, 10 Kasım 2007 Atatürk’ü Anma Töreni Konuşmaları,  Haz.:Zeki DİLEK, AAM, Ank.2008, s.51.
14 Bilgay ESEMENLİ; “Atatürk’e Nasıl Bakmak”, Kemalist Ülkü Dergisi,  Sayı 121, Kasım 1978, s.11.
15 Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le Bir Söyleşi, Kemalist Ülkü Dergisi,  Sayı 148, Şubat 1981, s.9.
16 Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU; “Atatürk’ün Milliyetçiliği”, Kemalist Ülkü Dergisi,  Sayı 159, Ocak

1982, s.6.
17 Reşat KAYNAR; “1. Türk Tarih Kongresi ve Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar”, 10 Kasım 2007 Atatürk’ü Anma

Töreni Konuşmaları(10 Kasım 2001), Haz.:Zeki DİLEK, AAM, Ank.2007, s.69.
18 Cemal ENGİNSOY; “Atatürk’te İnsan Sevgisi”, AAMD, Sayı:4, Kasım 1985, s.89,90.
19 Afet İNAN; Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, TTK. Basımevi, Ank. 1984, s.177,178.
20 Muzaffer ERENDİL; İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Genkur. Basımevi, Ank. 1989, s.137.
21 Reşat KAYNAR; “1. Türk Tarih Kongresi ve Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar (10 Kasım 2001)”, 10 Kasımlarda

Atatürk’ü Anmak ve Anlamak,  Haz.:Zeki DİLEK, AAM, Ank.2007, s.70,71.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Özen Topçu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.