Çoban Ateşleri

Osman KADEMOĞLU-Kanada

Tarih 16 Mayıs 1919, İstanbul limanı. Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa’yı ve maiyetindeki 18 subay ve 25 askeri Samsun’a götürecek olan Bandırma Vapuru Kızkulesi önünde demirlidir. Bandırma vapurunun Karadeniz’de batırılacağına dair ciddi duyumlar alınmıştır. Paşa işgal altındaki İstanbul’da yarı tutsak eli kolu bağlı oturmaktansa tehlikeyi göze alarak yola çıkmaya karar vermişti.

Bandırma vapuru o gün öğleden sonra hareket etti. Vapur tam Kavaklar'ı geçerken başından köpükler saçarak yaklaşan bir istimbot yavaşlayan Bandırma Vapuru'na rampa etti, vapurun çekili duran iskelesi mayna edildi. İngiliz yüzbaşı Bennet bir elinde evrak çantası ve kolunun altına kıstırılmış bir kırbaçla iskele sahanlığına atladı çevik adımlarla güverteye çıktı. İki subay, silahlı dört asker ve Rum tercüman yüzbaşı Bennet’i takip ettiler. İskele başında duran güverte vardiya nöbetçisi deniz eri Necmettin elini İngiliz yüzbaşının göğsüne dayadı “YASAK” dedi.

Bennet hiç beklemediği bir anda göğsüne dayanan asker eliyle irkildi “Who the hell are you don't you know I represent British occupation forces” (“Sen kim oluyorsun benim İngiliz işgal kuvvetlerini temsil ettiğimi bilmiyor  musun?") diye bağırdı.

Bahriyeli Necmettin İngiliz'in göğsüne dayalı elini çekmeden köprü üstünde duran Suvari İsmail Hakkı kaptana baktı, kaptan başıyla bırak gelsin anlamına bir işaret yaptı. İngiliz subay hışımla köprü üstüne çıktı asabi bir ses tonuyla: "Bay kaptan bizden izinsiz Konstantinopolis’ten ayrılamazsınız, gemide arama yapacağız silah ve cephane arayacağız” dedi. 

İsmail Hakkı kaptan İngiliz yüzbaşıyı baştan ayağa süzdü sonra arkasını dönüp bir süre denize baktı, Rum tercümana “arasınlar” dedi.

İngilizler vapurun her yanını didik didik aradıktan sonra gemiyi terk ettiler. Subaylar salonda büyük ceviz masada toplantı halindeydi. Suvari İsmail Hakkı kaptan içeri girdiğinde Mustafa Kemal Paşa: "Efendi kaptan İngilizler bu gemide ne arıyorlar?" diye sordu, kaptan: "Silah ve cephane arıyorlar paşam" dedi. Paşa: “Bunlar böyledir. Yalnız demir, çelik ve silaha dayanırlar. Maddeden başka birşey bilmezler. Biz Anadoluya silah ve cephane değil, ülkü ve inanç götürüyoruz.” dedi.

Burada sözü kaptan İsmail Hakkı Durusu’ya bırakalım:

“Boğazdan çıkarken müthiş bir fırtınanın icrayı hüküm etmekte olduğunu gördük. Ne kadar şiddetli fırtına olursa olsun, yolumuza devama karar vermiştik. Paşa'nın maiyetindeki herkesi deniz tuttuğu için birer birer kamaralarına çekilip yatıyorlardı. Paşa bir köşeye dayanmış oturmakta ve kendisinde fıtri (yaratılıştan) bir haslet (güzel huy) olan insanüstü kalb metanetinin (sağlamlığının) eseri olarak fütursuz bir duruş ve daimi bir tefekkür (düşünce) içersinde bulunmaktaydı” (Kaptan İsmail Hakkı Durusu’nun anılarından). 

Paşa o gece gözünü kırpmadı. Gece yarısından sonra hava almak için güverteye çıktı, 279 tonluk küçük bir gemi olan Bandırma vapuru Karadeniz’in amansız dalgaları arasında yuvarlana yuvarlana ilerliyor, dalga serpintisi güverteyi yıkayıp geçiyordu. Karadeniz’de dolaşan Yunan devriyelerine görünmemek için vapurun bütün ışıkları karartılmıştı. İsmail Hakkı kaptan bir tehlike olursa kurtuluş heyetini karaya çıkarmak için sahile yakın bir rota takip ediyordu. Hava bulutsuzdu gökyüzünde tül gibi ince ışık halkasıyla çevrili ay ve ayışığında pırıltısı azalan adeta uzaklaşan yıldızlar vardı, gök ve deniz gecenin lacivert aydınlığında birleşmişti. Vapurun iskele yanında belli belirsiz ufuk çizgisi, sancak yanında Kuzey Anadolu dağlarının karaltısı uzanıyordu. 

Başında kalpak ve omuzunda subay kaputuyla güverteye çıkan Mustafa Kemal Paşa ayışığıyla oynaşan denizin ardındaki dağlara baktı. Dağlar karanlık ıssız ve yabandı. Gözler karanlığa alıştıkça dağların içinde yanan benek benek kızıl çoban ateşleri fark ediliyordu. Bunlar toprağın göğsünde yaşayan halkın habercisiydi..

Paşa dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı boyunca dağlarda, ovalarda yakılan çoban ateşlerine tanık olmuştu. Ateşin çevresinde çobanlarla, kervancılarla, savaş yüzünden yollara düşen çocuk, kadın, erkek, yaşlı genç ve delikanlı, yoksul garip yolcularla tanışmış, ekmeğini paylaşmış, aynı kırbadan su içmiş, dert yanmış, dert dinlemiş, yol sormuş, yol göstermiş, örnek almış ilham vermişti. Koyunları, kuzuları, çoban köpeklerini, kervan develerini okşamıştı. Şehirlerde kasabalarda esnafla, tüccarla, köylülerle, çiftçilerle, hocalarla, dervişlerle şeyhlerle görüşmüş hasılı milletin her kesimiyle her zümresiyle hemhal olmuştu. Şimdi Karadeniz’in ortasında karanlık dağlara bakarken hayalinde gördüğü, başında oturup ellerini ısıttığı çoban ateşlerinden yükselen kıvılcımlar uçuşuyor, burnuna yanan reçineli odun kokusu geliyordu. 

Anadolu’da uğrayacağı her kasabada her köyde yıllardır aranmamış, sorulmamış, unutulmuş köylüye kentliye kurtuluşu anlatacak, çaresiz kalan milleti bir kutlu ülküde birleşmeye çağıracaktı. Bu uğurda efelerden, kızanlardan, seymenlerden, uşaklardan, dadaşlardan askerler edinecekti. Bu yaman ve suskun halkı ayağa kaldırmaya, millete baş olmaya gidiyordu. İçinde bu savaşı kazanacağına dair en küçük bir şüphe yoktu.. 

Mustafa Kemal Paşa bu düşüncelere dalmışken paşanın arkasından güverteye çıkan 22 yaşında genç yaver teğmen Muzaffer son günlerde hızla gelişen olayların içyüzünü merak ediyor fakat aklını yoran sorulara bir yanıt bulamıyordu. Heyet-i askeriye tümüyle çok ketum, ağzı sıkı subaylardan ibaretti. Osmanlı kurmayları ser verir sır vermezdi. Paşa acaba ne düşünüyordu? Bütün gece süren fırtınada beşik gibi sallanan gemide hiç uyumadan ve tek başına neler kuruyordu? Samsun’a ordu müfettişi olarak giden Mustafa Kemal Paşa’nın ve heyet-i askeriyenin görevi sadece Samsun havalisinde başlayan ayaklanmaları bastırmak mı? Yoksa Paşa'nın yüreğinde saklı tuttuğu kimseye açmadığı bir sır mı var diye aklından geçiyordu. Paşayı korumak, icabında sağlığını gözetmek yaverin göreviydi.  

Teğmen Muzaffer (Kılıç) küpeşteye dayanmış dağları seyreden Mustafa Kemal Paşa’ya sessizce yaklaştı “Paşam İstanbul’dan hareketimizden beri hiç uyumadınız biraz istirahat etseniz” dedi. Denizin uğultusu içinde teğmenin sesini duyan paşa birkaç adım geride bekleyen yaverine döndü. Muzaffer’i yanına çağırdı eliyle işaret ederek dağları gösterdi: “Bak çocuk dağlarda yanan çoban ateşlerini görüyor musun, o ateşler milletin dipdiri olduğunun işaretidir. Ben o ateşleri yakan insanları yakından tanıdım, onların cesaretine toprak sevgisine ve köklü milli duygularına bizzat tanık oldum. Çıktığım yolda en büyük güvencem ve itimadım milletedir, milletin mayasına inancım tamdır. Şimdi Anadolu’nun her yanında kurulan müdafayı hukuk cemiyetlerinin herbiri bir çoban ateşidir. Bu cemiyetler sadece kendi yakın yörelerindeki toprakları ve o yörenin haklarını savunmak için kurulmuştur. Bu güzel bir başlangıç ama asıl hedef tüm vatan topraklarının kurtuluşudur. Bunun için milleti kurtuluşa inandırmak, bütün yerel örgütleri bir çatı altında birleştirerek milli meclisi oluşturmak ve hasıl olacak büyük milli kuvvetlerle istilacı düşmanı topraklarımızdan sürüp atmaktır.” dedi.

Paşa adeta geleceğin olaylarını bir kâhin öngörüsüyle özetlemişti.

Komutanın sözleri genç teğmenin aklında ışık hızıyla dolaştı, heyecandan başı döner gibi oldu. Duyduğu kıvanç yüreğine sığmayacak kadar büyüktü.

Samsun yolcularının büyük kutlu sırrını öğrenmişti..

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kademoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.