Askerin Dönüşü

(Birinci bölüm)

1922 Ağustosunda Afyon Ovası’ndan Akdeniz’e akan ordunun askeri Bolamanlı Tonuç Mustafa’nın öyküsü.

Askerin Dönüşü

Yıl 1922.  Kurtuluş savaşı sona ermiş, düşman ordusunun yarısı Anadolu yaylasında yok edilmiş geri kalanlar İzmir’den denize dökülmüştü. Kurtuluş ordusunun askeri Bolaman’ın Laleli köyünden Tonuç Mustafa terhis oldu silah arkadaşlarıyla helalleşti ısmarlaştı vatan görevini yapmış olmanın iç huzuruyla Bolaman’a dönüyordu. Uşak’tan Ankara’ya kadar trenle gidecek Ankara’dan öteye yürüyecekti. Daha önce süvari bineklerini taşıyan vagonda atların kokusu ve sıcaklığı soğumamıştı yerde saman yığınları vardı. Trenin durduğu istasyonlarda uzaktan davul zurna sesi geliyordu, kah duyulan kah kaybolan, sevinçli mi yoksa hüzünlü mü olduğu bellisiz seslerle halk zaferi kutluyordu. Evet o büyük cidalin sonunda zafer kazanılmış savaş bitmişti ancak o günleri yaşayan bilir ne büyük bedeller ödenmişti. Top sesleri hala kulaklarındaydı. Yanı başında düşüp şehit olan yoldaşları, binlerce düşman ölüsü, havada yanık kokusu, yakılan köyler, kara duman, ölü çocuklar, düşmandan kurtarılan kasabalarda süvari atlarının ayağını öpenler, şehidlerin mezarı başında dua edenler, sevinçten ağlayanlar hayalinden gitmiyordu. Tonuç Mustafa saman yığınlarının üstüne uzandı vagonun tahta aralıklarından dışarıyı seyre daldı. Yanmış yıkılmış haneler evler, kömür karası minareler, süngülenmiş sığırlar, ateşe verilmiş tarlalar, kırık dökük eşya yüklü kağnılarla, sırtında bir palan yorganla köyüne dönen insanlar, harap çarşılara çekilmiş albayraklar. Hüzünle sevinç sarmaş dolaş vatan manzaraları vagonun tahta aralıklarından bir bir akıyor görünüp kayboluyordu. Yorgundu, şu sıra en çok istediği deliksiz bir uykuydu, gözlerini yumdu ama hayalinde yinelenen savaş görüntülerinden kurtuluş yoktu son üç yılda yaşadıklarını bir daha yaşıyordu.

Askerin Dönüşü

Tâlimgahta toplanan askeri giydirmek ve karnını doyurmak gerekti, kumaş boyası yoktu, asker urbaları (giysileri) odun ateşinde kazanlarda soğan kabuğuyla kaynatılarak boyandı. Kimi hâki, kimi toprak, kimi sarı, kimi kara yaprak ya da kızıl kahve rengini alan elde ne varsa yün, pamuk, kendir o da yoksa vatan toprağında yetişen bilmem ne otundan çeşit çeşit kumaşlardan elbiseler askere dağıtıldı. Şehirli, kasabalı meletli yörük göçer aşiretli köylü, esmer kumral ve sarışın, aşık yanık nişanlı evli ve bekâr, kimi torun sahibi kimi o kadar genç ki vatandan başka sevgili bilmemiş gencecik ruhlar, azı okumuş çoğu ümmi yaşı onbeşten kırkbeşe binlerce Anadolu çocukları tertip tertip birlikte karavana yediler, toprak yerde yan yana sıralı saman yataklarda yattılar, talim ettiler, süngü takıp, tüfek çattılar, halatlara tırmanıp manialara çıktılar, soluk soluğa koştular, engelleri aştılar, nişan alıp ateş açtılar, iki aylık temel eğitimden sonra asker yemini ettiler. O gün tâlimgah meydanında elleri nasırlı, bedenleri sırım gibi, yüzleri güneş esmeri askerler yan yana, omuz omuza, dirsek dirseğe dizildiler tâlimgahtan doğru cepheye ateş hattına gidecek kimi şehit olacak kimi sağ kalacaktı.

Askerin Dönüşü

Mirliva (Tuğgeneral) Deli Halit paşa askeri teftiş etti. Paşa savaş meydanlarındaki cesaretinden, gözü kara şecaatinden dolayı Deli lakabını almıştı onu ateş altında gören askerler Deli Halit paşanın kurşun değmezliğine inanmıştı. Paşa tok bir sesle “Asker evlatlarım sırtındaki elbise başındaki kabalak ayağındaki çarık elindeki tüfek belindeki süngü dişinden tırnağından artıran milletin sana emanetidir sabah içtiğin çorbada yediğin aşta ekmekte milletin hakkı var toprağın hakkı var gazâ meydanında milletin hakkını ödemeden ölmek yok, millete hakkını ödemeyeni düşmandan önce ben çeker vururum onu bilin de ona göre dövüşün” dedi. Askeri Kuran’dan fetih sûresi okuyarak ve dualarla selâmetledi.

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal paşa bir askerin vereceği en zor kararı vermiş “Hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır” demişti, bu kararla ordu Eskişehir’den Sakarya’nın doğusuna kadar çekildi. Yunan Ordusu 120000 Türk Ordusu 96000 askerdi. Halk endişeliydi, henüz ne savaşın kazanılacağına ne de zafere tam inanmamıştı. Milletin aklı fikri, gözü kulağı Sakarya’dan gelecek haberlerdeydi. 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisine Gazi Meclis denmesinin nedeni işte o mecliste görev yapan bazı vekillerin ellerinde tüfekle Sakarya savaşına gitmiş olmasındandı. Sözün özü Türkiye’nin yüreği Sakarya’da atıyordu.

Askerler taşlı kayalı, ağaç kökleri dolu dağları, ormanları, akarsuları ve kuru dereleri, dik bayırları, bataklıklı, sıtmalı, tozlu dikenli ovaları kah yürüyerek kah koşarak Sakarya sahrasına erdiler toprakla teyemmüm edip (aptes alıp) sabah namazına durdular. Şafak kızıllığı savaş kızıllığına dönmeden sabah erken askere çadırlar içinde taşınan yağsız yavan bulgur pilavıyla üzüm hoşafı verildi, Kuru üzüm hoşafı uykusuz ve yorgun askerlere ilaç gibi geldi. O gün vurulup düşecek olanlara şehitlik mâlum oldu üzüm hoşafında şahadet şerbetinin tadı vardı, onlar müjdeli bir haber almış gibi sakin sessiz ve sırlı gülümsediler, görenler bu ilâhî tebessüme bir mana veremediler.

Sabah ekmeğinden sonra dinlenme molasında yorgun askerler hemen uykuya daldı. Bolamanlı Tonuç Mustafa rüyasında fındık ocaklarının altında uzanmış yatıyorken daha uykusunun onda birini bile uyumamışken birden alnına değen çotanakların arasından ÇATIR ÇATIR sesler duyarak uyandı kalktı, Sakarya ovasında toplar ateşlenmiş, kılıçlar çekilmiş, süngüler parlamıştı.

Askerin Dönüşü

Vuruşma 22 gün 22 gece sürdü düşman tepeleri tutmuştu ovaya yüksekten bakıyordu. Bizim askerin işi zordu cephane mühimmat yetersizdi fişekler sayılıydı askere boşa mermi yakılmayacak diye emir verilmişti. Sayılı cephane çok çabuk tükeniyordu, subayların gözü İnebolu’dan gelecek cephane yüklü kağnılardaydı. Bizim ordunun taktiği önce tepeleri ele geçirmekti. Asker düşmanın elindeki tepeleri bir bir alıyor ama cephane bittiğinden tepeler yine düşmana kalıyordu. iki ordu yokuş yukarı koşarak ve bayır aşağı düşerek boğuşuyordu. Cephanesi tükenen asker bir geri hatta çekiliyor sonra çekildiği hattı geri almak için süngü takarak yeniden saldırıya geçiyordu. O savaşta ne tepeler ne de toprak kana doymadı Türk ve Yunan orduları iki pehlivan gibi birbirini defalarca sınadı her sınama binlerce can aldı.

Sakarya sahrasında 1921 yılının eylül ayında gündüzler ılık, geceler ayazdı. Asker yazlık giysilerle siperde üşüyor titriyor, soğuktan uyku tutmuyordu. Tonuç Mustafa belki sarınacak, ürperen sırtımı ısıtacak bir şey bulurum diye o gece tüm ovayı aydınlatan ayın bulut arkasına girdiği gölgeli ışıksız anları kollayarak savaş meydanında dolaşmaya başladı. Ay çıkınca bir çalı kümesinin arkasına çömelip saklanıyor, ay saklanınca kalkıp yürüyordu. Her an bir serseri kurşun alnına çakılabilirdi ama gecenin imansız ayazı ölüm korkusundan beterdi o gece üşüme duygusu ölüm korkusunu yendi. Sakarya ovasında gece ayışığında uzakta sırtındaki mavi renkli kaputu parlayan bir düşman ölüsü gözüne ilişti. Ölü askerin paltosunun kumaşı kalın etekleri uzundu Tonuç Mustafa ölünün sırtından kaputu almaya çalıştı bir kolunu çıkarmıştı ki kaputun yarısı, tam orta yerinden ölü askerin belinden yukarısı patır patır yırtılarak elinde kaldı meğerse asker tam bel hizasından makinalı tüfekle taranmış delik delik olmuştu. Mustafa irkildi, yarısı, belden yukarısı yırtılıp elinde kalan yakası geniş mavi kaputu aldığı yere bıraktı.

Bolamanlı asker Tonuç Mustafa adaşı Mustafa Kemal paşayı mutlaka görmek istiyordu. “O komutan ben er ikimiz de asker bunca savaştık beraber, paşayı görmeden gidersem ona yanarım” diyordu. Sonunda muradına erdi: “Sakarya savaşının en karanlık ve umudun en azaldığı günlerden bir gün üç gündür aralıksız savaşan bölüğe istirahat verilmişti tütün sarıp bağdaş kurmuş oturuyordum, neden bilmem birden içime bir mâna doğdu döndüm sağ yanıma baktım az ilerde Mustafa Kemal paşa yanında İsmet paşa oradaydılar, aha şu ağaç kadar yakındılar. Uniformaları bir er giysisi kadar sadeydi.” Mustafa Kemal Paşa başında kalpak, belinde kılıçla tunç bir anıt gibi ayakta duruyordu, duruşunda ve bakışlarında komutanlık okunuyordu. Onu on milyon askerin içinde görsen komutan olduğunu anlardın, mavi gözleri bir noktaya bakıyor ama sanki bütün Sakarya ovasını görüyordu. Askerin yüreğinde komutanına, komutanın yüreğinde askerine şeksiz süphesiz tam güven vardı. Bölük ayağa kalkıp hazırola geçti. Paşa askerlere baktı RAHAT komutu verdi sonra OTURUN dedi, askerin hatırını sordu. Kutlu (karizmalı) bir kişiliği vardı, ona bakmaktan kendimi alamıyordum Başkomutan gökten inmiş yere konmuş bir yıldız gibiydi çevresine ışık saçıyordu. Onu görüp de bu duyguya kapılmayan asker varmıydı bilemem. Tüm bölüğün kalbi güp güp atıyordu. O gün Mustafa Kemal Paşayı gören, sözünü duyan askerler başkomutana bir insana duyulacak en büyük güveni duydular onun öl dediği yerde ölecek, kal dediği yerde kalacaklardı. O gün yemin yenilendi, düşmanı yenecek iman tazelendi. Bolamanlı asker Tonuç Mustafa “O günkü hissiyatımı duygularımı anlatmaya dilim yetmez. Hâsıl-ı kelâm (sözün özü) İstiklâl savaşını biz bu komutanla kazandık” dedi.

(İKİNCİ BÖLÜM)

Yıl 1922. İstiklâl savaşı sona ermiş, zafer kazanılmıştı. Kurtuluş ordusunun askeri Bolaman’ın Laleli köyünden Tonuç Mustafa terhis olmuş Bolaman’a dönüyordu. Uşak’tan Ankara’ya kadar trenle gitti Ankara’dan öteye yürüyecekti.

Askerin Dönüşü

O zamanlar Anadolu’nun yolları tekmil topraktı. Çamurlu, selli, yarlı, uçurumlu, bataklıklı, taşlı, kayalı, belalı, eşkiyalı yollardı. Ankara’dan bu yana Kırıkkale Yozgat Çorum Merzifon Havza Lâdik Kavak yollarında günlerce süren, çarık söken zorlu bir yürüyüşle ilerledi Çakallı’yı geçti, Samsun’a yakın dağların arasından deniz görününce eski sevdasına kavuşmanın sevincini duydu yolun çoğu gitmiş azı kalmıştı. Çarşamba’da simit aldı, Yeşilırmak’tan geçti. Terme’de hamama gitti keselendi yundu paklandı. Fatsa’da o gece handa kaldı, orada kendisi gibi savaştan dönen Bolamanlı askerler vardı. Fatsa iskelesinde poyrazın sesini dinledi, deniz kokusunu soludu, suya konup kalkan akkuşları seyretti. Kale’de savaştan dönen askerlere selâmlıkta yemek verildi. Sonra Deredüzü’ndeki baba evinin yolunu tuttu. Yol Goraz deresinin bir yanından bir yanına geçerek gidiyordu, suyun köpüklü, coşkun akışlı olduğu yerlerde dal köprülerden geçerek, taştan taşa atlayarak ilerledi, çocukken balık yakaldığı kayalık gözelerde durup balıklara baktı. Deredüzü’ne varmadan ırmağın sağ yanında üstü bodur çalılarla sarı sarı likenle kahverengi ve yeşil yosunla kaplı koca bir kayalık vardı dere boyu vadide türkü okusan ıslık çalsan, derin bir nefes alsan of çeksen ses bu kayalara çarpar büyür yankılanır geri gelirdi işte o kayalık da yerli yerinde duruyordu. Çocukken yaptığı gibi HAAAYT diye seslendi, kayalar HAAAYYT diye yanıt verdi. Burada herşey aynen bıraktığı gibiydi. Savaş alanında top ateşinin yakıp yıktığı parçalayıp yok ettiği ağaçlar, fundalar, çiçek öbekleri, diken kümeleri, derin çukurlar açılan topraklar, dağılıp toz olan kayalar, Afyon ovasının yaralı berli tabiat manzaralarına karşı Bolaman’ın diri yeşil doğası ne büyük tezattı. Derenin soluna düşen Mahmutevyanı’nı geçip biraz daha gittikden sonra akarsuyun sağında kalan peyin (bel yüksekliğinde yığma kuru taş duvar) açık bırakılan yerinden Deredüzü denilen fındık bahçesine girdi. Cılga yol fındık ocaklarının arasından tepeye tırmanıyordu. Saklambaç oynarken gizlendiği, yağmurdan kaçıp sığındığı kaya kovukları, kovuğa girerken alnına çarpan, yedi yaşında ilk kanını akıtan kayanın sivrisi oradaydı. dört yıl önce yürüyerek askere gitmişti şimdi gene yürüyerek askerden dönüyordu. Yolun sağında kalan yosunlu taşın dibindeki puara (pınara) geldi puarın başında yaprakların yeşili açıktan koyuya giderek renk renk, gölge gölge çoğalarak yere yaklaşıyor gözede gölgenin en kuytu yerinde yeşilin en koyusundan başlayarak eğrelti, yonca, defne, taflan ve yosun yeşilinden çam yeşiline, cam göbeğine kadar renkler adım adım en açık ve en uçuk yeşile kadar yükseliyor en yukarıda turkuaz eriyerek gökyüzü mavisine karışıyordu. Eğildi dizlerinin üstüne geldi çenesi toprağa değerek puardan kana kana içti aynı anda bir adım ötede suyun karşıbaşında yeşil gözlü bir göğ keçemen (yeşil kertenkele) kendisiyle aynı gözeden su içen askere bakıyor sanki hoş geldin diyordu.

Otlar dün düşen yağıştan kaygandı yolun dikleştiği yerlerde dallara tutunarak tırmandı, yokuşun bittiği yamacın düzleştiği harman yerinde ahşap çatkısı kararmış taş dolgu evin kırmızı kiremit çatısı ve ince mavi duman tüten bacası göründü. Eve yakın ama evden görünmeyecek bir yerde durdu dizüstü çömeldi derin bir soluk aldı çok şükür sağ esen evine varmıştı. Yaprağı çok gölgesi geniş bir fındık ocağının altında sırtüstü yere uzandı dalların arasından gökyüzü görünüyordu dört yıl önce bıraktığı gün nasılsa mavinin aynı tonu sanki gökte asılı kalmış Mustafa’nın dönüşünü beklemişti. Hiçbirşeyin değişmemiş olmasına şaştı. Adını ve tadını bildiği tüm otlar eğrelti otu, ısırgan, melücen, galdirik, yonca, mendek sakarca hepsi diri yeşil ve tazeydi savaştan, süngü hücümlarından, el bombalarından, top mermilerinden yanan yakılan köylerde tüten kara dumandan habersiz kendi dünyalarında mutluydular. Bitkiler nebatlar kuşlar böcekler uzaktaki savaşı hiç duymamış olabilirmi diye düşündü, doğanın kendi işine bakmasına savaşa aldırmazlığına gıpta etti. Sonra “adam sen de insanlar da öyle değilmi” dedi. Kendini mutsuz eden düşünceleri başından savdı.

Mustafa yattığı yerden baba evini gözlüyordu “Anam belinde keşan başında oyalı çember elinde kara bir tencereyle evden çıktı tencereyi evin önünde açık taş ocakta yanan odun ateşinin üstüne bırakıp tekrar içeri girdi. Görmeyeli saçlarına kır değmişti anam biraz yaşlanmıştı ama dinçti, ayağını toprağa basışında her işini kendi gören köy kadınlarının güveni vardı.” Mustafa fındık ocağının altında saklandığı yerde tütün kesesini çıkardı bir cigara sardı tütünü yakmak için ateş arandı çakmağı kibriti yoktu. Evin önünde yalınayak dolaşan bir o yana bir bu yana koşan küçük çocuktan bir köz isteyecekti. Çocuk üç yaşını aşkın görünüyordu. Bu çocuk; talimgâhtayken gelen mektupdan doğum haberini aldığı kardeşi olmalıydı. Çocuk esmerdi inceydi bir çala kendi çocukluğuna benzetti, pışt pışt diye yavaşça seslendi el ederek yanına çağırdı, parmağını dudağına götürdü sus işareti yaptı. Şaşkın şaşkın bakan çocuğa “ben senin aganım” dedi kolundan tuttu kendine çekip sımsıkı kucakladı. Çocuk agasına sarıldı, iki kardeş bir süre öylece kaldılar. Neden sonra çocuk asker elbisesinin kopçalarıyla oynamaya başladı, artık agasına ısınmıştı.

Mustafa kardeşine “şimdi git ateşten bir köz al bana getir ama sakın beni gördüğünü kimseye deme” dedi. Mustafa çocuğun getirdiği bir ucu tüten fındık dalıyla cigarasını yaktı, tütünü içip bitirdi ayağa kalktı asker ceketini sıvatladı otunu tozunu vurdu belindeki palaskayı düzeltti yakasını ilikledi sessizce ateş başında çömelmiş elinde tahta kaşıkla dışı kara tencereyi karıştıran anasına doğru yürümeye başladı, çıtırtıyı duyan kadın arkasına döndü güneş tam da gözüne geliyordu, onbeş adım ilerde fındık ocaklarının olduğu yerden bir gölge yaklaşıyordu gelenin kim olduğunu çıkarmaya çalıştı. Kadın gelen yabancıdır diye çemberini çekeledi saçını örtmek istedi, elini gözüne siper ederek yaklaşan askere baktı... baktı… baktı… yüzündeki çizgiler değişti. ağlamaklı oldu gözleri doldu “Oy Mustafaaam Mustafaaam oğluuum oğluuum...” diyebildi. Asker, anasının avucu kınalı elini öptü, ana oğul sarıldılar, Mustafa derin bir nefes aldı kucakladığı kadını kokladı, anası dağ çiçeği korkuyordu.

Askerin Dönüşü

Yazıyı 30 Ağustos 1924’te büyük zaferin ikinci yıldönümünde savaş meydanında yapılan törende konuşan Başkumandan Gazi Mustafa Kemal’in sözüyle bitirelim:

“Arkadaşlar bu gazâ ve şehâdet diyarında şehit askeri hep beraber hürmet ve tâzimle selamlayalım”.

S o n

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kademoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.