Çepni Çoban

Babam Tahsin Kademoğlu’nun anlattığı 1913 yılında geçen bir olay. Denizlerimizde ticari yük ve yolcu taşımacılığında, acentelik, liman ve fener işletmelerinde Avrupa devletlerinin tüm hak ve yetkilere sahibi olduğu, deniz taşımacılığından alınan vergilerin yabancılara gittiği kabotaj haklarımızın olmadığı Osmanlı’nın son döneminde yaşanmış bir olay.  Öyküde adı geçen çocuk Hasan Tahsin benim babam ve Hafız Mustafa efendi dedem oluyor.

ÇEPNİ ÇOBAN

Kademzâde Hafız Mustafa efendi sabah namazını kıldıktan sonra itiyadı üzere üç sayfa kuran okudu seccadeyi katlayıp kaldırdı yarı açık pencereden bahçede açan güllerin kokusu geliyor denizde yaklaşan Nemse (Avusturya) vapurunun ışıkları görünüyordu.

Tirebolu Çarşı mahallesinde Selimağa çeşmesi sokağındaki evin üçüncü kat pencerelerinde boyluboyunca bir uçtan bir uca doyumsuz bir deniz manzarası vardı. Hafız Mustafa efendi yaz günleri sabah namazından sonra bahçeye çıkar gezinir ya da pencereyi açarak temiz hava alırdı. Trabzon’da Mektebi Sultânî’de okuyan oğulları İhsan ve Tahsin yaz tatilindeydi, bir hafta sonra mekteb açılacak çocuklar Trabzona döneceklerdi. Hafız efendi akşamdan tenbih etti Tahsin babasıyla birlikte sabaha yakın gelecek olan vapura gidecekti.

Çepni Çoban
Çepni Çoban
Çepni Çoban

Resim: Kademzade Hafız Mustafa ve oğlu Tahsin Kademoğlu

Gece ay yoktu denizi yıldızlar ışıtıyordu. Loyd Triestino kampanyasının kara bacalı, kara bordalı La Martin vapuru durgun kıpırtısız denizde, sessiz sakin Tirebolu’ya yaklaşıyordu. Vapur ışıklarının görünmesiyle iskelede bekleyen yüklü çaparlar palamar çözüp açıldılar, yaklaşan vapurla eş zamanda demir yerine varıp Nemse (Avusturya) bayraklı La Martin vapurunun benek benek perçinli kara demir gövdesine yanaştılar. Anbar vardiyaları yolcuları uyandırmamak için buhar gücüyle çalışan vinçi olabildiğince gürültü etmeden kullanıyor geminin ışıklarıyla aydınlanan çaparlardaki her 24 çuvala bir sapan vurulup vinçle kalkıp vapurun anbarına iniyordu.

Tirebolu acente vekili Hafız Mustafa efendi ile oğlu Hasan Tahsin fersiz sarı sokak lambalarının ışıttığı arnavut kaldırımı taş döşeli yokuştan aşağı limana indiler arka gönderinde solmuş yıpranmış bir ayyıldızlı bayrak bulunan acente motoruyla vapura geldiler. Acente motoru hız keserek yavaşlayan geminin lumbar ağzına yanaştı rampa etti Hafız efendi oğlu Tahsin ve Liman Reisi Aziz efendi lumbar ağzından içeri girdiler. Gelenleri vapurun katibi Osmanlı Bankasından emekli tercüman Mösyö Fontini karşıladı. Fontini iyi derecede Türkçe konuşuyordu konukları kapıları kristal camlı, koltukları deri kaplı, bir köşesinde piyano bulunan birinci mevki salonuna aldı.

Süvari kaptan Piero, gemi tabibi Dr. Kampaccio, Hafız Mustafa efendi, oğlu Hasan Tahsin, Mösyö Fontini ve Aziz efendi yumuşak deri koltuklara gömüldüler. Karşılıklı nezaket sözleri ve hoş beşten sonra misafirlere limonatayla üzerinde Volfgang Amadeus Mozart’ın resmi bulunan Salzburg çikolatası ve sigara ikram edildi. Tahsin’in görevi yüklenecek malın çetelesini tutmaktı çikolatayı alıp güverteye çıktı. Türk konuklarla gemi adamları yarı Türkçe yarı Fransızca ve daha çok tarzanca konuşarak anlaşıyorlardı. Vapur demir attıktan az sonra yükleme başladı baş ambar güvertesinden inen kalkan vinçlerin sesi geliyordu.

Yıldıza karayele ve poyraza kuzey yönünden esecek tüm rüzgârlara açık olan Tirebolu limanında kaptanlar fazla durmak istemez demir üstünde dururken ikide birde barometreye bakarlardı. Bu mevsimde Karadeniz’de havaya güven olmazdı karıncalar su içiyor derken yukarda hava birden değişir kaçık yapabilirdi. Hafız Mustafa efendi arada bir güverteye çıkıyor anbara indirilen herbir sapanda 24 çuval olmak üzere çetele tutan oğlu Tahsin’in kareli deftere yazdığı sayıları kontrol ediyor yüklenen malın hesabını tutuyordu. Uzun yıllar İstanbul’da yaşamış ve ticaret yapmış olan Hafız Mustafa efendi kimsenin kimseye hakkı geçmesin diyen, ticarette kılı kırk yaran ince ahlak sahibi bir adamdı. Hesap kitap ve defter tutmakta gösterdiği hassasiyetin birlikte çalıştığı insanları bile usandıracak derecede olduğu söylenirdi.

Çepni Çoban

Resim: O dönemde Tirebolu

Saatlar ilerledikçe hava değişti. Sabah aydınlığında ufukta beliren ince beyaz dumanın yayılıp gökyüzünü sarmasıyla önce solgunlaşan güneş giderek bulutun arkasında kalmış görünmez olmuştu. Öğlen üzeri yükleme daha bitmeden süvari kaptan Herbert Piero sürekli düşen barometrenin gösterdiği fırtına bastırmadan önce demir alıp traverse (açık denize) çıkmak için acele ediyordu. Karayele, yıldıza hem de poyraza açık olan demir yeri güvenli değildi. Tirebolu’ya ancak uygun havalarda vapur uğrardı. Hafız Mustafa efendi yakın dostu Kırzâde Şevki beyin ısrarıyla Tirebolu acente vekilliğini hatır için kabul etmişti. Hafız Mustafa efendi öğle yemeğini oğlu Hasan Tahsin’le birlikte vapurun yemek salonunda yediler. Alman usulü kara mercimek çorbası, patates püreli şnitzel ve krem karamelden oluşan yemeğin üzerine bir keyif kahvesi içtiler. Saat üçe geliyordu yükleme bitmek üzereydi İstanbul’a gidecek olan koyun sürüsünden hâlâ haber yoktu.

Koyunlar geminin kalkmasına yetişirmiydi? Konçimento imzalanıp, anbar kapakları kapanmıştı S.S. La Martin iskeleyi kaldırıp hareket etmeye hazırlanırken küpeşteye dayanmış eli alnında Tirebolu iskelesini gözetleyen Hasan Tahsin’in sesi duyuldu:  - Beybaba beybaba!! İskeleden bir çapar açıldı, içi koyun dolu koyunlar geliyor!

Hafız Mustafa efendi dürbünü gözlerine kaldırdı, evet iskeleden ayrılan çaparın yükü sabahtan beri bekledikleri koyun sürüsüydü. Çabucak köprü üstüne çıktı harekete hazırlanan süvari kaptan Piero’ya seslendi;

-Herr kaptan koyun yüklü çapar iskeleden ayrıldı bize biraz zaman verseniz bir saate kalmaz koyunları yükleriz.

Kaptan Piero kırık Türkçesiyle yanıt verdi:

-Mösyö acente bak deniz yüzü kırıştı tempesta (fırtına) geliyor biz çok çabuk olacak, yoksa biz ne olacak bilmiyor ya fırtınada çok zor olacak ben bunu biliyor, bir an evvel açık denize çıkmak lazım, burası La Mer Noir (Karadeniz) burada rüzgâr çok tempesta (fırtına) çok.

-Sürüyü hemen yükleriz merak etme kaptan gecikmeyiz bunu benden iste.

-Mösyö acente ama yükleme çok çabuk olacak, bak rüzgâr çıkar hava kaçık yapar ben koyun kuzu demez hiç beklemez La Martin demir alır kalkar ona göre.

-Tamam merak etme kaptan!

Vapur hareket etmek üzereyken Kazıkbeli yaylasından üç günlük yoldan gelen 200 kınalı koyun iskeleye ulaşmış yol yorgunu sürü aceleyle çapara yüklenip gemiye dogru yola çıkmıştı.

Çoban; 22 yaşında var yok, babayiğit, buğday tenli yayla güneşi yanığı yüzünde gözleri belli belirsiz çekik, kemerli burnu, elmacık kemikleri, az kıvırcık kumral saçları, orta boylu endamıyla Türk Çepni soyunun katıksız bir örneği, başında külah, omuzunda ak keçeden yol kepeneği ayağında çarık, dizlerine kadar nakışlı yün çoraplar ve yanından hiç ayırmadığı koyun köpeği Çomar’la birlikte çaparın başüstünde heykel gibi ayakta duruyor ağır ağır yaklaştıkça büyüyen kara demir gövdeli, kara bacalı vapuru meraklı bakışlarla inceliyordu.

Çepni Çoban

Resim: SS. AVENTİNO VAPURU

Çobanın denize ilk çıkışıydı. Gozleri vapurun arkasındaki kırmızılı beyazlı Nemçe (Avusturya) bayrağına takıldı. - Bayrak kırmızı beyaz, rengi iyi de orta yerinde ne sitare (yıldız) var ne hilal. Bu bayrak bizim bayrak değil besbelli. dedi. Karadeniz’de ecnebi gemilerinin dolaştığını ticari malları ve yolcuların çoğunu yabancı şirketlere ait vapurların taşıdığını duymuştu duymasına ama Allahın emaneti 200 koyunla çıkacağı yolculuğun bir Nemçe gemisine denk gelmesi hiç hoşuna gitmemiş, geminin kıçındaki yabancı bayrakdan işkillenip keyfi kaçmıştı. - Bunlar bizim dilimizi de bilmez yolda izde gocca derya denizde halleşecek kimse olurmu olmazmı! Diye başına gelen aksiliğe içerledi. Neden sonar

-Estaüzübillah güzel Allahım ben bir garip çobanım, bunlar da senin masum koyunların, yüreğimi cesur, bileğimi pek tut, ben çoban kuluna hem de Çomar kuluna kuvvet ver, kazadan belâdan şeytan şerrinden insan nefsinden esirge bizi kötüye bulaştırma. diye dedesindan öğrendiği duayı okuyup önce mavnanın anbarında bekleşen koyunlara sonra Çomar’a sonra da başını öne doğru eğerek sağdan sola soldan sağa doğru çevirerek kendi üstüne üfledi. Bu duanın kuvvetini bir güz gecesi yayla dönüşü Çambeli’nde ilk kar düşende sürüye saldıran kurtları kovup kaçırdığı sıra denemiş çok yararını görmüştü.

Kepenek altında er yatar…

Avusturya bayraklı SS La Martin vapurunun kâtibi mösyö Fontini elini uzattı hoş geldin Çobanağa dedi. Koyun yüklü mavna vapurun kara demirden bordasına yanaşır yanaşmaz bordada asılı halat merdiveni tırmanıp baş ambar güvertesine adım atan Çepni çoban şaştı kaldı. Bir ecnebi vapurunda Türkçe duymak hiç beklemediği bir şeydi. İçinden - Yolculuk iyi başladı inşallah sonu da iyi olur dedi. Yaşamında ilk olarak lüks bir yolcu gemisinin güvertesinde bulunuyor kendisini Avrupa’da bir Türk kadar yalnız ve yabancı hissediyordu. Tik ağacından güverte yağ döksen yalanır diyecek kadar temizdi. Burada gördüğü herşey yaşadığından çok başka bir dünyanın varlıklarıymış gibi yabancıydı. Birinci mevki promenad (gezinti) güvertesinde saçları yapılı şık bayanlar, boyunları fularlı, ellerinde kimi gümüş saplı ahşabı pırıl pırıl cilalı bastonla dolaşan fiyakalı baylar, kristal kadehlerle içki servisi yapan beyaz ceketli beyaz eldivenli kamarotlar dolaşıyor, aradabir üst güverteden hafif parfüm kokusu esiyor, tavanda asılı hoparlörlerden (ses büyüteçlerden) Rihard Straus’un Viyana valsleri duyuluyordu.

Çepni Çoban

Dört köşesinden zincirlerle bumbaya (vinç koluna) asılı dev muhkem kalın kaba tahta sandık havada salınarak alçaldı indi güverteye kondu. Yan kapısı açılan sandıktan koyunlar dışarı uğradılar dev sandıkta 30 baş koyunla birlikte sürünün köpeği Çomar da gelmişti. Üst güverteden koyunları seyreden Avrupalı yolculardan gülüşme sesleri geldi. Davarlarla birlikte çoban köpeğinin çıkıp gelmesi yolcuları neşelendirmişti kimileri ellerindeki katlanan körüklü kameralarla resim çekiyorlardı. Avrupalı için bu manzara tam da görmek istedikleri bir aventure d’orient (şark macerası) ydı.

Koyunlar ve Çomar sanki geminin güvertesini ezelden bilmiş bellemiş gibi hiç yadırgamadan tıpır tıpır koşuşarak çobanın nağmeli ıslık sesine toplandılar. Çoban belinden çözdüğü bir urganla Çomar’ı kuşağına bağladı köpeğin güvertede ulu orta başıboş dolaşması olmazdı. Yaylanın özgür havasına alışmış Çomar olmadık bir şeyden işkillenip hır çıkarabilirdi. Halim selim huylu kan ayaklı iyi niyetli Çepni çoban olay çıksın istemiyordu. Sürünün ilk tertibi güverteye inmişti davarlar meleşiyor kıpıraşıyordu/ Vinç bumbasına asılı koca sandık ikinci 30 baş koyunu yüklemek için mavnaya geri döndü, bakalım kaptan sürüyü nereye koyacaktı

Kâtip mösyö Fontini köprü üstünden konuşan İtalyan ikinci kaptanın sözlerini Türkçe’ye çevirdi: Kaptan - Sürü çok geç kaldı anbar kapakları kapandı, başka yer yok, koyunları güverte üstünde açıkta götüreceğiz dedi. Sürünün açık güvertede gidecek olması çobanın tadını kaçırmıştı.

Çepni çoban - Keyfimizden geç kalmadık beyim yollar yağmur çamur bu gada koyunla yörümek kolay değil. Aha geldik ulaştık emme ben koyunları açık yerde yağmura yağışa bırakmam, denizdir rüzgâra uyar aldanır, kabarır dalga olur yükselir vurup yıkar koyunları alır sürer götürür. Ya bunca can boğulur telef olursa günah değil mi? Denize söz geçer mi. Buncağızın kuzulusu var, emzireni, gebesi yüklüsü toklusu var desem deniz beni dinler mi? hepsi koç değil ki güçlü guvatlı olsun bastığı yerde muhkem dursun, yerin yayla olsun sürüyü Çomar’a bırak çek git gözün arkada kalmaz, Hökümat gelse Çomar’ın elinden bi tek koyun alamaz emme burası başka. Altımız derya deniz, ayağımız karada değil ki tek basalım tok basalım. Ben dağda düzde gurda guşa gaptırmadığım koyunu denize gaptırır mıyım. Bu canlar bana amanet. Allahtan korkarım bu masum davarların ağzı var dili yok, bunların ağzı da dili de benim, buncağızın meramını ben anlatmazsam kim anlatacak? Tanrı beni onlara çoban etti say ki vekil etti onları nece kurtlara yedirmedim gayri denize de yedirmem. Katip emmi kaptana söyle dinim bir hakkı için mümkünü yok koyunlarımı açıkta bırakmam, kaptan kaptanlığını bilecek ne ederse edecek koyunları içeri alacak, ben gördüm aha orada içeride geniş yer var oraya sürü sığar çok yer istemez koyun kısmı birbirine mûtîdir yaklaşır, sokulur, koyun koyuna hem dinelir hem uyur hiç ses etmez diyor bir taraftan da koyunlar için gözüne kestirdiği lüks birinci mevki salonu işaret ediyordu.

Liman reisi - Hay Allah iyiliğini versin çobanağa sen ne dediğini biliyon mu! O dediğin kapalı yer lüks salon hem de en çok parayı ödeyen yolcuların salonu, hele içeri bir bak hele bir bak hep Avrupalı varlıklı insanlar, kibar hanımlar beyler onların yanına davar bırakırlar mı allasen, davar ne demek İtalyan kaptan seni beni bile adamdan sayıp o salona sokmaz. Bak çobanağa, diyeceğini dedin biraz akıllı olup haddini bileceksin. Sesini kıs fazla ileri gitme gavurun çöplüğünde ötme. Avrupalı ne demek biliyormusun? Soygunun en böyüğü hemi de en güçlüsü. Koca Osmanlı mülküne düyunu umum kurmuş bedava para topluyor adam. Zinhar kaptanı kızdırmayalım yoksa sürüyü de seni de beni de denize döker çeker gider.

Çepni Çoban

Çepni Çoban

Çepni çoban - Kızarsa kızsın beyim vapurun sofası benim koyunumdan gıymatlı mı! koyunun herbiri can taşıyor, salon dediğin Allah yapısı değil ya. Koyun kısmı durduğu yeri helbet biraz kirletir kirletmesine emme İstanbula vardıktan sonra içeriyi siler süpürür denizden su çeker, bokları akıtır yıkar bi güzel paklarız icabında eskisinden daha has olur.

Çobanın sözleri İtalyan kaptanın sabrını taşırdı birden parladı - Koyunundan, koçundan başlatma adam, tepemi attırma zaten bizi geciktirdin senin sürünü beklediğime pişman etme, ben ne diyorsam o olacak! Anlaşıldı mı! Başka yer yok sürü güvertede gidecek ya da hiç gitmeyecek dedim mi? Evet dedim söz ağızdan bir kere çıkar o kadar!

Kaptanın yükselen ses tonu kızgın asabi bağırtısı halim selim sakin huylu çobanı çileden çıkardı adam gavurca kötü kötü konuşuyor belki de küfür ediyordu Çepni oğlunun ayranı kabardı cini tepesine çıktı yüzü sarardı bedeni gerildi ama karşısında dikilen genç çobanın meşrebini dokunduğu kumaşı kestiremeyen İtalyan kaptanın çobanı dinlemeye niyeti yoktu, koyunları güvertede etrafı çevrili açık alana sürüp götürmeleri için iki İtalyan gemiciye işaret etti.

Gemicilerin ellerindeki kalın sopalarla koyunları dürtüp iteklediğini gören çobanın kan beynine sıçradı ayağındaki camış gönü çarığın esneğinde yaylanarak tayfaların üstüne atıldı, öndekinin elinden sopayı kaptı, adam anide kolundan çekilmenin etkisiyle tökezledi çöktü başına yediği sopayla yere yığıldı. Bu sırada çobanın bağını çözüp salıp kıskısladığı Çomar da koyunları sopalayan öbür gemicinin üstüne atlamış baldırından kaptığı gibi yere yıkmıştı. İlk saldırıyı def edip savuşturan çoban hiçbirşey olmamış gibi yine koyunların yanına döndü dikildi.

Olayı seyreden vinç vardiyası gemiciler, ateşçiler, ambarcı tayfalar, kamarotlar, köprü üstünde duran gemi süvarisi kaptan Piero, çarkçıbaşı ve diğer kaptanlar, Hafız Mustafa efendi, oğlu Tahsin, gemi doktoru, katip, geminin Tirebolu’dan kalkışını seyretmek için üst güverteye çıkmış olan Avrupalı yolcular olan biteni korkuyla seyrediyorlardı. İkinci kaptan iki tayfasını gözünün önünde madara eden çobana ve Çomar’a dehşetli içerlemişti, bir an durup ne yapacağını düşündü, silah çekse? Yok olmaz dedi vapurda sivil yolcular vardı Lloyd Triestino firmasının adı lekelenir büyük skandal olurdu. Birkaç saniye içinde kararını verdi en iyisi bu haddini bilmez çobanın cezasını onun anlayacağı dilde vermek yaptığını fitil fitil burnundan getirmekti. Köprü üstünde dümen köşkündeki muhavere (haberleşme) borusundan geminin en güçlü kuvvetli, en kaslı adamı makine Lostromosu (kıdemli tayfa) Matteo’yu acele yukarı cağırdı. Lostromo Matteo 1.90m boyunda bol paçalı bahriye pantolonunun üzerine kısa kollu kırmızı beyaz yatay çizgili fanila giyimli, dövmeli pazuları fanilayı yırtıp patlatacak kadar şişkin adele damarları kan dolu, üçgen vücudun üzerinde neredeyse boyuna yakın genişlikte kaslı omuzlarıyla ve kuvvetin verdiği kibirle nemrutlaşan yüzünde iri kara gözlerinin çevresi siyah sürmeli, çenesinin altındaki sakalı şakaklarına sarkan bol kıllı favorilere karışan bir eli iki el büyüklüğünde bir insan azmanı, iskele tarafındaki demir kapıdan anbar güvertesine çıkmasıyla çobanın üstüne yürümesi bir oldu.

Bir ucu sağ bileğindeki halkaya kilitli ve baklaları paslı demir zinciri kement atar gibi havada vın vın çevirerek çobanın boynuna dolamaya çalışırken ya Allah nidasıyla hamle edip geriye sıçrayan çoban vınlayarak boynuna yaklaşan zinciri sol eliyle yakalayıp avucuna doladı lostromoyu üzerine çekip sağ elini ayağındaki yün çorabın dize gelen koncuna atmasıyla çorabın içinden sıyırıp peydah ettiği sivri Sürmene bıçağını şimşek hızıyla lostromo Matteo’nun yüzüne salladı adamın kaşını ve burnunu sıyırtıp sağ yanağı enine ikiye biçen çeliğin insan etine dalmasının yarattığı sesle aynı anda lostromonun suratından fışkıran kıpkırmızı kanla birlikte acı bir bağırtı duyuldu, havada kan kokusu dolaştı. Bıçağın yalap yalap eden yanıp sönen ince çelik ağzının saçtığı ışıktan dehşetli korkuya kapılan koca gövde ayakları yerden kesilerek havalanıp geriye doğru sıçradı vapurun beyaz boyalı perçinli çelik duvarına vuran kafatası vurduğu yerde kan izi bırakarak güverteye yığıldı, sırtüstü yere serilen bacakları kolları dört yana saçılan lostromonun iri kara gözleri yaşadığı dehşetle faltaşı gibi açık anlamsız bakıyordu.

 

O sırada ellerinde Afrika’da köle yapılacak zencileri yakalamak için tasarlanan daha sonra safarilerde aslan kaplan gergedan gibi vahşi hayvanları canlı ele geçirmekte kullanılan kalın kendir urgandan geniş kareli safari ağını çobanın üstüne atmaya hazırlanan iki gemici havada sallanan kanlı bıçağı ve de kendilerine diş gösterip hırlayan Çomar’ı görünce paniğe kapılıp ellerindeki ağı atıp kaçtılar. Çoban sürünün arkasında dimdik ayakta duruyor hırsından: - Lâ havle ve lâ kuvvete ula gavur itleri ula ben size yedirir miyim bu masum koyunları diye söyleniyor asabiyetten tir tir titriyordu. Çeliği kanlı Sürmene bıçağı elindeydi.

Kavgayı üst güverteden dehşetle seyreden Hafız Mustafa efendi kan aktığını görmesiyle anbar güvertesine inen demir merdivenin basamaklarını ikişer üçer atlayarak indi çobana sarıldı bıçağı elinden aldı - Aman çoban oğlum yiğidim etme eyleme başka kan dökme elinden cinayet çıkmasın katil olma sakin ol merak etme ben koyunları kapalı yere yerleştirecem Allah rızası için gel beni dinle yüzümüzü kara çıkarmadın bileğine sağlık zalime hakkını verdin Allah senden razı diyerek çobanı yatıştırdı. Tam o sıra aklına bir atasözü geldi –  Kepenek altında er yatar derler ya doğru demişler dedi.

Çobanla başedemeyeceğini anlayan, bu Türk oğlundan “her kuşun eti yenmez’ sözündeki manâyı o gün öğrenen İtalyan kaptan sonunda Hafız Mustafa efendinin araya girmesiyle koyunları lumbuzlardan günışığı ve manikalardan (hava bacalarından) temiz hava alan geminin pruvasında (başında) yer alan korunaklı kapalı baş kasara altına yerleştirmeye razı oldu. Olay tatlıya bağlanmıştı ama vapurun pupasında (arkasında) Avusturya bayrağını görmesiyle işkillenip tedbir eden, dedesinin ezberlettiği duayı okuyup koyunlara Çomar’a ve kendi üstüne üfleyen Çepni çoban haklı çıkmıştı.

Güç göstermedikçe ecnebiye (Avrupalıya) itimat olmazdı. Bu olayın meçhul kahramanı Çepni çobana, hikayede adı geçen dedem Hafız Mustafa efendiye, babam Tahsin beye ve millete denizlerinde kabotaj hakkını ve onurunu kazandıran büyük Atatürk’e tanrıdan gani rahmet…

S O N

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kademoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.