Gece Gelen Vapur

Yaza veda

O yıl yaz boyunca hava hep mavi deniz hep dingindi, maviliğin gökyüzünü ve denizi bırakıp gitmeye Kale’den ayrılmaya niyeti yoktu. Sıcak güneşe rağmen otlar sararmadı, yapraklar solmadı, o yıl yaz hiç yaşlanmadı. Dutlar ballı, karpuzlar kırmızı, elmalar kirazlar kütür kütür, gavşaklar dolu dolu, fındıklar 53 randıman, mısırlar sütlüydü. O yaz bostanlarda şenlik vardı bahçeler maydanoz, nane kokuyordu, kara pancarın yaprakları yayvan iri dipdiri ve koyu yeşildi. Deniz karagöz, istavrit, palamut, lüfer, barbun, kırlangıç ve zargana doluydu balıkçılar mutluydu.

Gece Gelen Vapur

Doğum bereketli ölüm nâdirdi kader Bolaman’a gülüyordu. Ağaçlarda kuş sesleri artmış, danalar kuzular balaklar taylar köylerde sıpalar ağaç diplerinde saklı gölgeliklerde oynaşan koca kafalı gebeş karınlı boz ve kara hopallar, siyah beyaz sarı ve tekir kedi yavruları çoğalmıştı. Sen sen ol da gel böyle bir cenneti bırak İstanbul’a git. Bu olacak iş değildi ama gel gör ki Eylül’de okullar açılıyordu. İstanbul yolcusu iki kardeş Mahmut ve Osman gece Fatsa’ya gelecek olan vapura bineceklerdi.

Kale’de geçen son yaz günü çok hicranlı oldu. Boklutaşın karşısında kayaların derininde güneş ışınlarının erişip ışıttığı yeşil sularda aynayla dolaşan (deniz gözlüğüne balıkçılar ayna derlerdi) dipteki canlı yaşamı böcekleri (karidesleri), yengeçleri, sırtı gümüş ve mavi balıkları, taba rengi yosunları seyreden çocuk sualtı gezmesinden yüzeye çıkınca başı dönüyor daldığı yeşil rüyadan uyanıyordu. Fırtınasız geçen üç ayda hiç bulanmayan deniz çoktandır özlenen billur pırıltısına kavuşmuştu. O yaz Kale’de hayat deniz yeşiliyle gök mavisi arasında yaşanıyordu. Kışın İstanbul’da okuyan yaz tatiline Kale'ye gelen çocuğun günde dört beş saati denizde geçiyordu. Sabah saat 9’dan 12’ye akşamüstü 5’den 7’ye kadar bazı günler güneş batana kadar süren deniz zamanının çoğu suda azı kumsalda kayalarda uçardı. Kıyıdan açıklara yüzmeler, Boklutaş'ın dibinden kum çıkarmalar, kayalardan denize dalmalar, kumda koşmaca, güreş tutma, denizde taş sektirme, kayık gezmeleri, kürek çekmek, demir atmak, demir almak, kumda mısır közleme, ırmakta kayık yüzdürme, deniz kabuğu çakıl taşı toplama, midye çıkarma, gargalak, güneş banyosu v.b. yaz sporlarını yapan çocuk Eylül ayında İstanbul’a dönüş vakti gelip çatınca mahzunlaştı yolculuk saatı yaklaştıkça Kale’ye denize ve selamlıkta (konakta) yaz yaşamına duyacağı özlem daha ayrılmadan geldi göğsüne oturdu.

O yaz güneşte çok kalmamış ama denizden ve kumdan yansıyan ışınlarla teni kararmış güneş esmeri olmuştu. Kürek çekmekten nasır tutan avuçları, kayalara çarpan dizlerinde kabuk bağlamış yaralar, ayak parmaklarında midye kesiklerinin tuzlu deniz suyu sızlaması geçmesin, denizde oluşan yara izleri iyileşmesin istiyordu. Onlar kaybolursa Bolaman yazından kalan izler anılar silinecek kaybolacak diye endişe ederdi. Tenindeki yaz yanığı esmerlik geçmeden İstanbul’a varmalı, Nişantaşı’nda kızlara caka satmalıydı.

Son günün akşamı güneş battıktan sonra ufuk iyicene morarana ışık çekilip akşam alacası çökene kadar denizde kaldı. Denizden çıkarken saçlarından vücudundan damlayan tuzlu sularla, kıyıdaki çakıllarla gargalaklarla vedalaştı denizde geçen zamanı uzatmak için olabildiğince yavaş hareket ediyordu. Öyle ki havlu sarınan bedeninin karadan denize esen dışarı rüzgârıyla ürperdiğini neden sonra fark etti. Kale'de son gün çarşıda, Odayanı'da, kahvehane önünde çardak altında rasladığı Kalelilerle vedalaştı büyüklerin elini öptü, küçüklerle kucaklaştı. Adem bey enişte, Süleyman bey amca (Hazne), Ali Hazinedar bey, imam Ahmet hoca (Özmen), Ahmet Hazinedar bey, Hami bey, Abdullah bey, bahriyeli berber Mustafa amca (Ergün), Osman dayı, Turan bey, Yanuk Salih, Alaeddin Erkoç hoca, Mecit aga (Ergün), Hayri dayı (Aksu), Yalçın Hazne, Sait Ak hoca (öğretmen), Fırıncı Sami, Şoför Kara Mehmet, Depelioğlu Yılmaz Depe, Hayati çavuş (Özmen), Cinci Mehmet dayı, Pakize abla, Nehir abla, Goloğ Mehmet, Seniha abla, Kunduracı Abdullah usta (Şimşek), Ahmet çavuş (Şimşek), müezzin Mustafa dayı (Şimşek), Dursun Mehmet Yeşiltaş (Kaymakam), Yusuf Yeşiltaş, Erol Özdeniz, Niyazi Şensu, ilkokul arkadaşları Tahsin Hazne ve Hikmet Şensu, Samittin reis, Kaya (Coşkun), İmam Ahmet Özmen hoca, Şerife hanım, Besire abla, Rahime hanım, Şeker hanımın oğlu diye anılan (kızı) Semiha ve en son akşam alacasında konağın arkasına dönen boğazda denize bakan yarım taş duvarın üstünde oturup dinlenen Fatma (Şimşek) nenenin elini öperek Kale’yle vedalaştı şimdi çoğu hakka yürümüş rahmete kavuşmuş olan bu sevgili insanlar bütün Bolaman’ı temsil ediyordu onlarla vedalaşmak tüm Kale’yle vedalaşmakla eş değerdi.

Akşam yemeğinden sonra Çalışlar köprüsüne kadar yürüyecekti Bu belki de yazın son gezintisi olacaktı. Ay henüz doğmamıştı ama yıldız ışıması vardı. Irmağa vardığında ay yeni doğuyordu. Karadan denize doğru esen dışarı rüzgârının geceyi serinleten esintisinde Çalışlar köprüsünün korkuluğuna dayandı eşsiz güzellikte Bolaman gecesini seyre daldı. Ay ışığında parlayan ırmağın incelerek kaybolduğu yerde Omalli (Ömerli) düzünün ardında dağların lacivert silueti karaltısı başlıyordu, ırmaktan gelen göden seslerini dinledi, köprüden Kale’ye dönüş yolunda böğürtlen yüklü çalılıklarda ateş böcekleri uçuşuyor. Ağustos böcekleri ötüyordu. Kale öylesine sessizdi ki Ünye’den gelen kamyonun motor sesi duyuluyordu. Dışarı rüzgarıyla ürperen denizin çakılları ıslattığı yerde gümüş yakamoz ışıması vardı…

Belice Başında Görünen Işık

Balıkçı Samittin’le (Yeşiltaş) Coşkunoğlu Kaya Aşağıkahve’nin önünde karanlıkta usul usul söyleşerek ılık eylül gecesinin tadını çıkarıyor bir yandan da Ordu’dan gelecek vapurun yolunu gözlüyorlardı. Kale uykudaydı, Sadece konağın ışıkları yanıyordu, konakta o gece İstanbul’a gidecek iki yolcu vardı. Samittin’in kıçtan asma Penta makineli çırnık kayığı iskelede bağlıydı. Deniz o kadar duru ve sakindi ki suya düşen yıldız şavkıması sanki kristal bir aynadan yansıyormuş gibi geceyi ışıtıyordu. Vapurun ışıkları görününce Kale’den Fatsa’ya yola çıkılacaktı. Saat gece 00.30’u geçerken Belicebaşı’nda deniz ufkunda ince bir ışık dizisi belirdi. Hareketli ışık dizisinin başında görünen yeşil ve kırmızı iki nokta, yaklaşan geminin sancak iskele borda fenerleri birkaç deniz mili uzaktan seçiliyordu.

Yaz sonu fındık harmandan kalkıp çuvallara dolup tüccara teslim edilince Fatsa’ya uğrayan düzenli vapur seferleri kasabayı şenlendiren bir olaydı. İlçenin mülki ve idari yöneticileri, kaymakam, hakim, savcı, mal müdürü, Deniz Yolları acentesi, tüccarlar, eczacılar, hükümet tabibi v.b. kasabanın önde gelenleri fırsat buldukça gemiye gider vapurun süvarisiyle, doktoruyla, kaptanlarla, çarkçıbaşıyla tanışır birlikte bir kadeh içki içer ya da o yıllarda mutfağının güzelliğiyle yemeklerinin lezzetiyle şöhret yapmış olan Devlet Deniz Yolları vapurlarının lüks birinci mevki yemek salonunda bir öğle yemeği yerler bu nedenle bazan Fatsa’da bindikleri vapurdan Ünye’de inerlerdi. Bu ziyaret Fatsalıların tek düze hayatında bir hoşluk sayılır ve vapurun gelişi özlenerek ve özenilerek beklenirdi.

Kaya Coşkun elini gözüne siper ederek ufukta beliren ışıklara bir kere daha baktı “vapur geliyor çocuklara haber verelim” dedi. Konağın penceresinin altına gelerek vapurun göründüğünü söyledi.

Çocuk o akşam yolculuk heyecanıyla uyumamıştı, hemen pencereye koştu Lacivert Bolaman gecesinde Boklutaş siluetinin arkasında ufukta Ordu’dan gelen vapurun ışıkları görünüyordu. İçinde bir heyecan uyandı. Kendini bildi bileli deniz yolculuğuna ve vapurlara tutkundu. Çocuk yüreğinde Kale’den ayrılığın hüznüyle vapur yolculuğunun sevinci sarmaş dolaş oldular. Bu iki duygudan biri etme gitme diğeri gel gidelim diyordu. İstanbul yolcusu iki kardeş Mahmut ve Osman Şerefnur hanımın ve Tahsin beyin elini öperek, Tomris'le, Hayriye ablayla\ Nesrin'le kucaklaşarak vedalaştılar, bavullarını alarak çırnık kayığın bağlı olduğu iskeleye gittiler, Argun ağabey ve Hayriye ablanın eşi Ali Cihan birlikte vapura kadar giderek İstanbul yolcularını uğurlayacaklardı.

Samittin reis kayığın kıçüstünde ayağa kalktı motora benzin hava karışımı veren cigleyi (jikle) yarıya kadar açtı, çekme ipini penta makinenin üstündeki döner diske doladı ipi çekti, üçüncü çekişte Penta pıtır pıtır seslenerek çalıştı havaya ince mavi bir duman ve yanık motor yağı kokusu yayıldı. Önce geri giderek iskeleden açılan çırnık Kale koyunu dönerken sırayla Aşağı kahve, Orhan beyin evi, mandalina bahçesi, Bâki reisin evi, Bahtiyar ablanın evi, dereayağı, Karşıbahçe, Yağyakacak, büyük kaya ve Boklutaşın silueti gecenin yıldız aydınlığında bir bir kayığın başından geçtiler. Konakların bulunduğu yarım adanın kuzey ucunda Gemi yatağı denilen kayalıkların önünden geçen Samittin reis Fatsa’nın ışıklarından kerteriz aldı günbatıya dümen kırdı.

Gece mavi aydınlıktı. Deniz benek benek yıldız ışıklarıyla doluydu. Fazladan bir de kayığın başında ve pervane suyunda oluşan yakamoz ışıması göz alıyordu. Samittin reis arada bir sağ yanına açık denize bakıyor ufuk çizgisinde giden vapurun ışıklarını sayıyordu. Vapur yaklaştıkça ışıkların sayısı artardı. Önceki deneyimlerine göre 4 mil süratle giden Penta 15 mil sürat yapan vapurla eş zamanda Fatsa’ya inecekti. Ufuk çemberini dolanıp gelen vapurun aşacağı yol çok daha uzundu ama aynı hedefe giden çırnık kayıkla koca gemi sanki sözleşmiş gibi biri yalı biri açık sularda birbirine koşut gidiyorlardı. Fatsa’ya yaklaştıkça iki deniz aracının rotası arasındaki açı daraldıkça geminin silueti, bordası ve bacası beliriyordu.

Bir yanda vapurun pırıl pırıl ışıklı görüntüsü bir yanda Bolaman doğasının ışıksız ıssız gece manzarası arasında kalan çocuğun nutku tutulmuştu sessizdi. Çalışlar ve Bolaman ırmaklarından gelen esinti dağ çiçeği ve ot kokuyordu. Denizden karaya bakışta öbek öbek mavi sislerin ardında dağların, düzlerin ışıksız evlerin zor seçilen gece manzarası bir veda mektubu kadar hüzünlü ve duygusaldı. Kale’den ayrılmak Bolaman’ı sıla edinmek zor geliyordu. Sanki Bolaman kendisine küsmüş bütün ışıklarını kısmıştı. Ayrılık duygularıyla dolu başını çevirip denizden yana kuzey yönüne baktı. Yaklaşan vapurun ışıkları başka bir yaşamın habercisiydi. Ruhunda birbiriyle zıtlaşan esintiler dolaştı. Sonunda karar kıldı vapurun ışıklarını seyrederek ayrılığı unutmaya, çıkacağı deniz yolculuğunu ve İstanbul’u düşünmeye çalışacaktı. Güz gecesi denizin üstü serindi, serinlik üşütüyordu. Argun ağbi sırtındaki kazağı çıkardı kardeşine giydirdi çocuk giderayak üşümesindi. Çocuk bu özveriyi ömür boyu hiç unutmadı.

Vapur İçi Başka, Dışı Başka Bir Dünya

Ilık bir eylül gecesi yosun kokulu iskelede bekleyen çaparcılardan başka herkes uykudaydı. Fatsa’ya yaklaşan geminin ışıkları denizde yıldız ışıklarına karışıyor beyaz ve mavi ışıklar suda oynaşıyordu. Ordu’dan gelen vapurla Kale’den gelen çırnık sözleşmiş gibi demir yerine eş zamanlı vardılar. Vapur hız kesti yavaşladı. Süvari Nazım kaptan köprü üstünde telgraf başında bekleyen stajiyere seslendi yarım yol tornistan. Stajyer kaptan makina telgrafının kolunu çekti telgraf kolunun çın çın çın sesi gecenin içine yayıldı. Tornistan eden pervane uyuyan denizi uyandırıyor kabarcıklanan köpüklenen sular öbek öbek halka halka yayılıp genişliyordu. Vapur durdu. Gemi ışıklarının aydınlattığı denizde suların rengi donuk beyazdan camgöbeğine sonra koyu yeşile döndü duruldu yeniden gecenin rengini buldu.

Ayrılık vakti gelmişti Kale’den gelen kayık sessiz acelesiz vapurun iskelesine yanaştı. İstanbul yolcusu çocuklar Samittin reisle Kaya Coşkun’la kucaklaşıp vedalaştılar. Kaya her zamanki güler yüzüyle yarın görüşürüz dedi çocuk bu söze bir anlam veremedi vapur geceden yükünü alıp sabah kalkıp gideceğine göre yarın nasıl görüşecekti? Kaya Coşkun ne demek istemişti? Elinde bavulla vapurun iskelesine çıkan çocuk beş altı basamakta bir durup yüzünü denize dönüp kendisini getiren çırnık kayığa bakıyor her bakışta daha çok içleniyordu.

Gece gelen vapurda güverteler tenha yolcular uykudaydı. Argun ağbim ve Ali ağbi (Cihan) kamaraya kadar geldiler bavulları taşımaya yardım ettiler, kucaklaştık ısmarlaştık sonra iskelede bekleyen kayığa binerek yıldız ışığında uzaklaşıp gittiler. Çocuklar hüzünlü ve uykusuzdu kamarada kar beyazı tertemiz yataklarda uykuya daldılar.

Fındık ihraç zamanıydı, vapurun vinçleri geceden sabaha tonlarca fındık yükünü çaparlardan kaldırıp vapurun karnına indirdiler. Sabah uyanan çocuklar kamarada yüzlerini yıkayıp doğru kahvaltıya koştular. Tam kahvaltıyı bitiriyorken gemi hareket etti. Çaylarıını yudumlayıp heriki yanı denize açık üst güverteye çıktılar. Hava mavi deniz durgundu, gökte tek bir bulut yoktu. Vapurun süratinden oluşan rüzgâr çocuğun saçlarını uçuruyor, sırtındaki gömleği doldurup şişiriyordu. Vaapur sol yanında kalan fener adası Murçuval kayalıklarının yakınından geçti. Kayalıklardan biraz uzaklaşmıştı, çok değil göz seçecek kadar uzakta vapurun pruvasından biraz sancakta mavi denizde başı gagalı su kesimi kırmızı talazlıkları sunabaşı boyalı güzel mi güzel mağrur mu mağrur gururlu bir Sürmene takası son sürat diklemesine vapura yaklaşıyordu! Çocuk rengine şiyerine (borda eğrisine) aşina olduğu ve birkaç kere denize çıktığı takayı hemen tanıdı bu Kaymakam Dursun Mehmet Yeşiltaş’ın takası Kale denizlerinin en ustası MARAŞAL gururlu başıyla Karadenizin sularını iki yana açarak denize her başvuruşta havaya köpükler saçarak geliyordu! Maraşal öyle hızlı yaklaşıyordu ki Trabzon vapuru iki kısa düdük çekerek Maraşal’ı uyarmak gereği duydu.

Güvertede kolları küpeşteye dayalı denizi seyreden çocukların içinde müthiş bir sevinç ve ve müthiş bir özlem aynı anda yandı tutuştu! Bu resim hayatta ya bir kere yaşanacak ya da hiç yaşanmayacak bir mutluluk anıydı. Maraşal yaklaştıkça çocuk takanın arkasında dümen tutan Dursun Mehmet’i, kahya Dursun Gülboy’u, Ahmet Yeşiltaş’ı, baş üstünde ayakta duran Kaya Coşkun’u seçti tanıdı, dün gece ayrılırken Kaya reisin neden yarın görüşürüz dediğini o an anladı. Sabah erken palamut avına çıkan Kaleli denizciler son selamı biraz daha yakından vermek gurbete giden Kale çocuklarını ayrılışta yalnız bırakmamak uğurlamak için süratle giden vapura süratle yaklaştılar vapurun çıkardığı dalgalara inatla başvurarak Maraşal’ın başı havaya dikilip sonra derine dalarak neredeyse vapurun bordasına değdi değecek kadar yaklaştılar son görünme anına kadar eller sallandı gözler ıslandı ve Kaleli balıkçılar vapurun arkasında kalan denizde gözden uzaklaştılar.

Aradan 60 yıl geçti ne o gün yaşanan veda sahnesi ne de o duyguların izleri hiç ama hiç solmadı unutulmadı. Vapur yolculuğu demek sıladan yavaş yavaş ayrılmak ve gurbete yavaş yavaş alışmaktı, mendil sallamak gözleri nemlenmek ayrılmak ve kavuşmaktı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kademoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.