Nişanlısı Çalınan Asker

Bu hikâye üç bölüm halinde (25.07.2020, 02.08.2020 ve 09.08.2020 tarihlerinde) Bolaman Araştırmaları Ve Eski Fotoğrafları https://www.facebook.com/groups/143162725696728/ adresinde yayınlanmıştır.

Bu anlatacağım ne bir masal ne de efsane, 1950’li yıllarda Bolaman toprağında yaşanmış gerçek bir hikâye. Çocukluğumdan hatırda kalan duyumları birbirine ekleyerek olayı bilebildiğim kadar ve öykü tadında yazmaya çalıştım.

Gurbette vatan görevini yaparken nişanlısı çalınan, gıybetinde aşkı elinden alınan askerin kanlı ve ateşli öyküsünden çıkarılacak dersler ve ibretler var. Ne delikanlı gururu ne de yürek yangını hafife almaya, oynamaya gelmezmiş. Gençlikte hepimiz öyle değimliydik! Gözümüz kara, kanımız deliydi, aşk her şeyden daha önemliydi…

Kuru sıcak tozlu bir Anadolu günü er eğitim tugayında vatan görevi yapmakta olan Bolamanlı askere bir mektup gelir, ilk bakışta sevinç uyandıran mektup uğursuz bir haber getirir. - Yokluğundan yararlanan bozguncular nişanlın Emine’yi zengin yerin oğluna istediler kızı kandırdılar söz kestiler, askeriyeden izin al geceyi gündüze kat yetiş gel yoksa nişanlını ellere verecekler, buna razı olursan milletin yüzüne nasıl bakarsın bilemem! Benden sade söylemesi sana haber vermesi diyordu mektup… Mektubu okuyan askerin gözü kararır başı döner. Diz üstüne gelir yaradana dua eder ey yüce tanrı beni Emine’den ayırma der…

Çifte minareli koca şehir sanki askerin başına yıkılır, boşa koyar dolmaz doluya koyar almaz. O zamanlar ne telefon vardır kolayca ulaşacak ne de Emine'ye acele bir haber salacak. Hele de asker ocağında elden ne gelir kara kara düşünmektense, yazgıya boyun eğmektense en iyisi komutandan izin alıp gitmek iş işten geçmeden sılaya erişmektir.

Yemekten içmekten kesilen Bolamanlı asker gece kötü bir rüya görür su gibi ter içinde uyanır bir daha uyku tutmaz gözünü kırpmadan sabahı eder, erkenden çavuşun yanına varır kederden beti benzi sararmıştır komutanım hastayım der tebdili hava (hava değişimi izni) ister öğlen vakti çavuşla birlikte tabur komutanına gidilir bir hafta izin talep edilir. İçinden köye varıp Emine’yle görüşmeyi kurar ama komutan olmazlanır –Oğlum sen daha kaç aylık askersin senin izin talebin askeri nizamnâmeye uymaz ve olmaz. Komutan temel eğitimini tamamla bitir sonra gel der. Bolamanlı askerin umudu solar yiter aklı çaresiz akla gelen son çareye firara gider.

Öte yakada köyde anası babası sözüm ona itibarlı aracıların baskısına boyun eğmiş kızı zengin yerin oğluna verimkâr olmuştur ama son söz kıza kalmıştır. Emine direnir: - Ben söz verdim nişanlımı bekleyecem, asker gibi erim olsun samanlıkta yerim olsun askerden başka kimseye gitmem der demesine ama araya aracılar bozguncular girer zengin yere gelin gidecek olmanın güzellikleri bir bir anlatılır, zengin evinde bir eli yağda bir eli balda olacak her hizmetine yardımcılar koşturacaktır altun takı halka bilezik beşibirlik dersen sayısı bellisiz ve ganidir.

-Çulsuz çaputsuz bir köy delikanlısını ne bekliyecen evlensen de hayat boyu mal peşinde gezip, sırtında odun çekecen, başakçılık edecen, tencere külleyip, dereye çamaşıra gidecen, hem askerin terhisine daha iki sene var ayağına gelmiş kısmeti depme sana gülen bahtını küstürüp kara etme derler. -Hem gurbet ne demek genç adam gittiği yerde sanma ki el bağlayıp uslu duracak helbet gönlünü çelen birini bulacak seni çoktan unuttu unutacak zaten aranızda nikâh yok ilmek yok, söz dediğin iki kanatlı bir kuş elini sallasan ürker uçar gider başka dala konar diye cahal kızın aklına girerler uzun sözün kısası yapılan baskılara karşı durmaya direnmeye Emine’nin gücü yetmez aklı çelinir gönlü daralır kız öğüdü yuvada alır.

Mahallenin yaşı ermişleri olmaz der bu yaptığınızı üst üste koysan cem edip toplasan gocca minare boyu bir yanlış eder bu işin ne başından ne sonundan bir lokma doğru çıkmaz hem de asker ocağında vatan kucağında bir genç gonca yiğide bu kahpelik yapılmaz yakışık almaz derler ama ne çare kimseye söz dinletemezler.

Ana baba ikna edilir, yüklü başlık parası da konuşulmuş denir sonra Emine kız kandırılır evlenme teklifine evet der. Düğün dernek hazırlanır. Bir ilkbahar günü yapraklar tazeli dağlar çiçek bezeli Bolaman doğası gelin gibi süslüdür. Gelin atı süslenir, davulcular zurnacılar çağrılır cümle mahalleye okuntu gönderilir.

Askeriyeden izin alamayan Bolamanlı asker karar verir kışladan firar edecek köye varıp kurgulanan oyunu bozacaktır. Ne olur ne olmaz ihtiyatta tedbir vardır bahtı yüzüne gülmez de talihin kötüsü gelirse er pusatlı olmalıdır der ve gizlice silahhaneye girer iki silah ve birkaç avuç dolusu mermi alır. Kışladan uzak bir yerde toprağı kazar sivil giysilerini ve silahları saklar.

O günkü piyade talimi arazide uzun gece yürüyüşüdür, bir yerde mola verilir yıldızlı gökyüzünün altında içtima edilir. Bolamanlı asker karanlıkta halka halka sıralı oturan bir tabur piyade askerin içindedir ama kalabalıkta yalnız tek başınadır, aklı fikri gelen mektupda ve Emine’dedir Kendisine kurulan tuzağı kotarılan fitneyi ne yapmalı ne etmeli kırıp döküp yok etmelidir. Gece eğitim çavuşları tabura piyadecilik dersi verirken bizim Bolamanlı er karanlıkta gizli sessiz uzaklaşır sakladığı yeri açar sivilleri geyinir silahları alır yasak bölge çamlık alanı hızla geçer tel örgüden atlar firar eder ana şoseye iner, gelen geçen kamyonlara el kaldırır istikamet Bolamandır. Birkaç vasıta değiştirerek bir gün sonra yarı karanlık sabah alacasında Bolaman’a varır. Taştan taşa atlayarak dereyi geçer izsiz ıssız cılgalardan fındık ocaklarının içinden köye yukarı çıkar askerin babaeviyle Emine’nin anaevi seslensen duyulacak kadar birbirine yakındır. Sabah serininde çiçekler sevgilisi gibi kokmaktadır. Doğada yaygın rayihadan askerin başı döner kız evine yaklaştıkça içinin özlemi artar. Evin arkasındaki ağaçlığa saklanır günün ağarmasını tan açmasını bekler.

Evde düğün hazırlıkları vardır ocak yanar taş örgü bacadan duman tüter telaş koşturma sabah erkenden başlar kadınlar komşular eve gelen gidenin haddi hesabı yoktur. Aradabir pencerede görünüp geçip kaybolan Emine beş ay önce bıraktığından daha da güzeldir, kaşları hilal gözleri yeşil teni esmerdir.. Askerin yüreğine sevinçle sevda, sevdayla ateş birlikte düşer. Köye varışı düğün gününe denk gelmiştir. Başına gelen işe hem öfkelenir hem şaşar hem de gerdekten önce yetişip geldiğine şükreder sevinir. Kız bir kere olsun evden dışarı çıksa yanına varıp kaçıracak ama gel gör ki ev kalabalıktır ve kız kuşatma altındadır. Asker dur hele bunda da bir hayır olsa gerek der bekler.

Nişanlısı Çalınan Asker

(Resim: Kademoğlu Konağı, Arşiv: tarihlerinde Bolaman Araştırmaları Ve Eski Fotoğrafları)

Asker hayır beklerken öğleüstü köye çıkan yokuşun başında bir curcuna kopar ki görme gitsin gelin alıcılar gelmekte önde eli bayraklı koca bir kalabalık ve eğerleri siyah rugan, kantarması gümüşlü başı sağrısı süslü beyaz, doru, demirkır, siyah, alnı akıtmalı yelesi kınalı her renkten kısraklar aygırlar taş avuçlamakta dönüp dolanıp kişnemekte, atların sırtında omuzları çifteli kimi beli lüverli adamlar, orta yerde iki zurna çığırmakta, çifte davullar dövülmekte tokmaklar say ki davula kasnağa değil askerin göğsüne inmektedir.

Ağaçların ardında yeşilin altında saklanan asker aklında bir plan kurar gelin alayının geldiği yoldan gideceğini kestirir 200 metre ilerde köy gençlerinin urgan çekip yol keserek bahşiş isteyeceği bir yanı uçurum öbür yanı yamaç ve orman olan yassı dönemeçte büyük kara kayanın ardında pusuya yatacak alay gelende saklandığı kayanın arkasından birden peydah olup yola çıkacak gelin atının terkisine atlayıp Emine’yi kaçıracaktır. Asker kayanın arkasında pusuya yatar bir saat geçer davul zurnanın nağmesi havaya sıkılan silahların sesi yaklaşmaya başlar belli ki gelin alayı gelmektedir. Aynen düşündüğü gibi olur, köy çocukları ip çeker yolu keserler bahşiş almak için alayın gelmesini beklerler. Pusudaki asker alnından yüzüne akan teri mendiliyle siler yakasız göyneğin ilk düğmesini açar silahları yoklar..

Düğün alayının yolunu kesecek olan gençler uzun kendir ipin püsürünü çözüp açtılar bir ucunu uçurumun başındaki kızılağaca öbür ucu yolun karşı yanında büyük kara kayaya bağladılar. İpi getiren çocuk kendir urganı kayanın sivrisine iki dönü doladı tam düğmük atacakken kara kayanın arkasında yere çömelmiş genç adamı gördü genç adam çocuğa gülümsedi işaret parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı. Çocuk - Abi bu düğünün sahapları (sahipleri) bildiğin gariban köylü değil bunlar altın dişli ağa adamlar (o yıllarda altın diş zenginlik ve servet işareti sayılıyordu) ses etmezsen bahşişten sen de pay alırsın dedi. Genç adam tamam anlamına başını salladı.

Mavi boncuklarla altın sarısı pullarla kıl örgü siyahlı kırmızılı püsküllerle bezeli gelin atı yolun ortasında gerili urgana doğru yaklaşıyordu. Gençler el ele tutuşarak duvar yapıp yolu kapadılar. Yolun kesildiğini gören kirve, dünür başı ve omuzu tüfekli birkaç atlı bineklerini topuklayıp gençlerin üstüne sürdüler, atlarla göğüs göğüse gelindi döneleyip duran arka ayakları üstüne kalkan kuyruğu kabaran yelesi uçuşan atların tepinip kişnemesiyle ortalık toz dumana kesti yol kesenler bir ileri bir geri dalgalandı sendeledi yere düştü kalktı ama kopmadı. Kirve elini cebine attı asker resimli iki kırmızı elli liralık pankınot (banknot) çıkardı göstererek havada çevirdi salladı. Elindeki 100 lirayı yol kesenlerin elebaşına verdi - Hadi bakalım hadi çabuk ipi çözün yolu açın dedi. Bahşişi alan delikanlı:

- Beyim hepsi bu gadarcık mı burada kaç kişiyiz güneşte kavrulup beklediğimize değsin yazıktır bu kadar güzel gelin bu gada ucuza gitmez ağalık hakkını verin duamızı alın gidin yolunuz açık olsun dua etmesi bizden helal etmesi sizden!. dediyse de yaşı henüz yirmibeşe varmış varmamış ve de gençlik esintileri başından uçup gitmemiş olan kirve birden dikildi esip gürledi aslında bu kızgınlık da kesilen raconun gereğiydi kızmamış bağırmamış olmazdı adet böyleydi. Kirve - Ula bahşiş beğenmemek parayı azımsamak neyin nesi taş atıp da kolun mu ağrıdı bizden bu kadar dahası yok yolu açın yoksa ben o urganı keser koparır şart olsun boynuyuza dolar geçerim diye bağırdı tehdit etti!.

Bu nizalaşma köy düğünlerinde yol kesmelerde olan çok olağan bir durumdu verilen bahşiş ne kadar ballı kaymaklı olursa olsun azımsamak kabul etmemek pazarlık etmek daha çok istemek usuldendi biraz itiş kakış bağırış çağırış olsa da olur olmasa da sonra büyüklerden biri ağalık eder arayı bulur bahşişi bir az artırarak yol kesenlerin olurunu alır işi bitirirdi.

Bu kere de aynen öyle oldu. Yol kesenler beş adet yeşil on liralık pankınot daha aldılar Allah bereket versin deyip urganı çözüp saldılar yol açıldı alay yeniden yola koyuldu.

Yol kesenlerin elebaşı kara kayanın yanına vardı sessiz durup kendilerine müşkül çıkarmayan adama bahşişten düşen payı verecekti ama kara kayanın ardı boştu meçhul genç adam orada yoktu sırra kadem basmıştı. Bahşişten payını almadan nereye gitmişti! Yol kesenler aralarında danıştılar kayanın ardındaki adam kimdi güneş gözlüklü asker traşlı başında altı köşeli yenice kasket bacağında dizden aşağısı düğmeli külot pantolon giyen sırım gibi ince, yüzü güneş yanığı esmer genç adamı tanıyan biliş çıkaran olmadı.

Asker ip gerilen yerde gelin alayının önüne çıkacak yol kesme şaşkınının yaşandığı karmaşada gelin atının terkisine atlayıp Emineyi kaçıracaktı. Gel gör ki olayın gelişmesi askerin düşündüğü gibi olmadı yolun kesildiğini gören alaycılar atlarını tepikleyip alayın önüne varıp gelinin çevresini sarıp koruma çemberine aldılar. Bu durumda gelini değil kaçırmak yanına yaklaşmak bile olacak iş değildi. Omuzları çapraz çifteli silahşor adamlar alimallah icabında gelin atına yaklaşacak yabancıyı kalbura çevirirlerdi..

Asker Emine’yi kaçırma planını değiştirmek zorunda kaldı. Orman içinden gidecek izini belli etmeden gelin alayını takip edecek yolun yayıldığı atlı kalabalığın seyreldiği gelinin çevresinin boşaldığı yerde ormandan huruç edip alaya baskın verip Emine’yi kaçıracaktı.

Orman sık toprak dikti. Ağaçların arası kısa gövdeleri birbirine yakındı bu tür bitki örtüsü askere kolaylık sağlıyordu ama bazan yamaç öylesine dikleşiyordu ki buralarda ağaçtan ağaca kayarak bazan maymun gibi atlayarak gitmek ayakta kalmak için illâ ki bir ağaca tutunmak gerekiyordu.

Yer yer yol ormandan uzaklaşıyor düğün alayı gözden kayboluyordu bu durumda asker Emine’yi elden kaçırmış yitirmiş duygusuna kapılıp hırçınlaşıyor dikleşen yamaca yoluna çıkan otlara çalılara önü sıra kaçan tilkiye kirpiye ormana yola kötü kötü söylenerek saydırarak düğüncülere ilenerek yürümeyi bırakıp soluk soluğa koşmaya başlıyor sonra bir dönemeçte dalların yaprakların yeşilin arasından tozlu topraklı sarı yol ve ardından at üstünde Emine yeniden görününce durup soluklanıyor yüzü gülüyordu.

Havaya sıkılan fişeklerin sesi kayalara taşlara vurup geri geliyor yankılanıyor ses sönüşüp kaybolana kadar vadiyi dolanıyordu. Silahşorların muradı düğünün şanı heryerde duyulsundu. Havada kara duman ve barut kokusu vardı. Arada bir rüzgar şaşırıp öte yöne esiyor davulun zurnanın sesini kesiyor alayın başında dalgalanan Albayrak da esintiye göre yön değiştiriyordu.

Eşkin kahlan (küheylan) atların sırtında eğere hop oturup hop kalkan adamların yükselip alçalan kasketli başları yaprakların arasında görünüp kayboluyordu adamlar düzgün giyimliydi yüzleri güleçti askerin alıp veren yüreğinden kıyım kıyım kıyılan ciğerinden habersiz düğün yemeğinde kurulacak sofranın içilecek rakının çalınacak sazın vurulacak tefin neşesini daha şimdiden yaşıyorlardı.

Düğün alayında boynu bükük başı eğik duran sevinçli değil mahzun olan tek kişi duvağın altında gizlenen belki de gözlerinden yaş süzülen bir gelin vardı. Asker öyle olsun istediği için öyle sanıyor bu sezgiden umutlanıyor bedeni heyecanla ürperiyor gücü tazeleniyordu. Söylediğine yürekten inanarak yavaşça fısıldadı –Eminemin aklı bende dedi. Radyodan duyduğu bir türkü aklına geldi Eminemin onbeşe vardı yaşı cihanda yok Eminemin bir eşi türküyü mırıldandı bu türkü sanki bana yakılmış dedi güldü.

Silahlı atlılar gelin atının çevresinde dolanıp dönüyor ileri geri at sürerek gelini iki yandan gölgeliyor bir an bile yalnız bırakmıyorlardı belli ki kötü bir şey olmasından korkuyorlardı asker - Yoksa bunlar benim geldiğimi duymuş sezmiş olmasınlar? Dedi sonra - Varsın olsunlar pilavdan dönenin kaşığı kırılsın korkak her gün korkmayan bir gün ölür diyerek içini serinletti. Ne yapıp ne edip korumada bir eksik bir gedik bulacak Emine’yi kaçıracak başkasına yar etmeyecekti bunun için yemin içmişti yeminini tutacaktı…

Nişanlısı Çalınan Asker

(Resim: Bahşiş verilen asker resimli 50 liralık kırmızı banknot)

Düğün alayının silahşorları gelinin çevresinde kurt gibi dolanıyordu asker diş gösteren kurtların arasından kızı kaçıracaktı. Adamlar besbelli çok tedirgindi. Bunlar mutlak bir şeyden işkilleniyor yüreklerini gizli bir duygu kemiriyor ki bu kadar çok önlem aldılar alenî aşikâr korkuyorlar acaba askerin geldiğini mi duydular -Yok yok bunun mümkünü yok beni ne gören ne tanıyan olmadı onların korkusu benden değil işledikleri günahtan yaptıkları yanlış işten, içlerinde kalan vicdan duygusundan, el kadar bebekken emdkleri ana sütünün damlasından korkuyorlar. Korkmasalar ne için bu kadar önlem alacak sanki ortada bir büyük düşman varmış gibi davranacaklar.

Askerin kolunda saatin yelkovanı durmadan dönüyor zaman ilerliyordu, akşam yaklaşıyor gökyüzünün rengi mora dönüyor bulutlar kızarıyordu. Ağaçların dalların kahverengisi yaprakların yeşili ve gölgeler koyulaşıyordu. Yolda elma ağacından kopardığı göm göğ çakıl (çiğ yeşil ham, olgunlaşmamış) elmalardan ikisini yedi açlığını bastırdı. Askerin gözlediği beklediği fırsat bir türlü çıkmak bilmiyordu gelin atının başını tutan seyis silahlıydı, çevresi dört yanı atlılarla sarılıydı düğünevine yaklaştıkça alaya katılan kalabalık artıyor, askerin alaya baskın yapıp Emineyi kaçırma umudu soluyordu.

Gelin alayı kızevinden ayrıldıktan beri neredeyse üç saattır yoldaydı Bu yol daha çabuk alınabilirdi ama düğüncüler işin nümayiş alayiş (gösteriş göz kamaştırma) yanına çok önem veriyorlardı düğün alayının geçtiği yol üstünde ya da yola yakın hanelere okuntu çıkarılmıştı, mendil para kesesi havlu peşkir çorap sabun lifi gibi küçük armağanlar hatta horoz ve tavuk gibi canlı hediyeler dağıtıldığı söyleniyordu. Helbette varsıl ailenin düğünü yoksuldan başka olacaktı şenlik şadumanlığa (sevinç bahtiyarlık) yeme içmeye oyuna çengiye saçılan mangıra pula ölçü yoktu düğünün asıl tantanası damat evinde olacaktı. Erkek tarafı düğün için kesenin ağzını açmış paraları saçmıştı.

Damat evinden gelin karşılayıcılar yola çıktı onlar da silahlıydı. Asker cebindeki silahların katlığını yokladı herşey yerli yerindeydi. Damat evi köy ölçeğinde büyük sayılacak bir konak yavrusuydu. Yer katı taş, üstü ahşap, geniş saçaklı önü çıkmalı sofa sıra sıra pencereleri çifte demirli, bacaları taş örgü, çatısı tekmil kiremit örtülü, arkası yamaca sırtı ormana dayalı evin yanında mısır çiteni bahçesinde kuyu, aşağıda yakın çeşme akarsuyu, önü ıhlamur ceviz ve meyva ağaçlarıyla çevrili meydanlık harman yeri düğün sofraları kurulsun diye yeni süprülmüştü yerde çizgi çizgi çalı süpürgesi izleri vardı bir köşede yan yana sıralı taşüstü ocaklar kurulmuştu. Dışı isli kara içi ayna gibi ışıl ışıl kalaylı bakır kazanlarda keşkek yahni kaynıyor pilav pişiyordu. Kazanların ağzında beyaz buhar dolanıp tütüyordu.

Üç saattan beri bir uygun ortam kollayan ama bir türlü ele geçiremeyen Askerin Eminey’i kaçırma umudu soluyor yerini kurduğu ikinci plana bırakıyordu. İkinci plan ya da son çözüm Emine’yi başkasına yar etmemekti. – Bunu ben istemedim siz istediniz dedi.

Asker son çözümü son kozunu düğün yemeğinden sonra sazlar çalınıp çengiler oynayıp gece kararınca gerdekten önce oynayacaktı. Yokluğundan yararlanarak kendisine bu kumpası kuranların ağız tadını and olsun en tatlı yerinde bozacaktı yoksa intikam yerini bulmazdı En uygun an büyük sofada koltuk yapılacak zamandı adet üzere nikâh kıyıldıktan sonra gelin damadın koluna verilir kızın anası bacısı abası ebesi teyzesi ailenin cümle kadınları ağlaşırken geri kalan düğüncüler alkış tutar gelinin başından aşağı saçılan paraları pulları kapışmaya koyulur kimse bu anı kaçırmak istemez bütün bakışlar kol kola verilen damatla geline odaklanırdı işte o an son eylemi yapmak için en uygun andı.

Göz açıp kapayınca kadar belki daha da kısa olacak olan bu son fırsat anını kaçırmaya harcamaya büyük oyunu aşkını gururunu kaybetmeye dayanması yoktu Eminesiz hayat zaten ölmekti ya yaşayacak ya ölecekti Emine’yi damadın kolunda hayal etti gözü karardı alnını ateş bedenini ter bastı garip şey ter buz gibi soğuktu sırtından aşağı akıyor vücudu terden üşüyor ürperiyor titriyordu. Çocukken sapanla vurduğu bir bozilik kuşunun can çekişen hali gözünde canlandı ölüm anı acaba böyle bir an mıydı? Vurulan kuş düşüp kalmış kırılan kanat bir daha çırpmamıştı uçamayan kuş artık kuş değildi. Kendini yaralı kuşa benzetti. - Mademki kuşu sen vurdun benim kanadımı kolumu kırdın, kanı sen başlattın öyleyse sonuna razı olacaksın vahlanmak sızlanmak sırası eğer yaşar sağ kalırsan sana gelecek Emine sana yar olmayacak dedi. Damadın yüzünü görmeden kimliğini bilmeden gıyabında uzak ama doğrudan ona konuşuyordu sessiz sözlerin hedefinde damat vardı.

Harman yerine tahta sebenler (sofralar) kuruldu sebenlere tahta kaşıklar konuldu konuklar sofraya buyur edildi, kuşhanelerde bakır sahanlarda çanaklarda keşkek yahni pilav ve buzlu erik hoşafı sunuldu. Vakit taşkın ırmak gibi akıp gidiyordu güneş kavuştu akşam bitti yıldızlı bir gece başladı. Düğün evinden hep neşeli şen nidalar gülmeler gülüşmeler oynak çalgı sesi tahta döşemeye topuk vuran evi sallayan çengi tepinmesi geliyordu. Düğün evinde askerin yürek yangınına su serpecek yarasına melhem olacak askere zerre umut verecek ne bir işaret ne bir umut ne de bir çare yoktu. Asker ağaçların dibinde oturduğu yerde - Bunca zaman haksızlığa uğradım hep bekledim hak yerini bulur dedim ancak şimdi anladım insanoğlu çiğ süt emmiş derler ya inanmazdım meğer bu söz doğruymuş, değil bana hakka arka çıkacak kimse yokmuş, o halde ey asker başka çaren kalmadı hakkını ara helalini yâda (yabancıya ele) bırakma dedi.

Nişanlısı Çalınan Asker

(Resim tasviridir – ıhlamur ağacı)

Kararını vermişti çalgı çengi sesleri yatışmış, nikah kıyılmış sıra damatla gelini kol kola birbirine vermek demek olan koltuk âdetine gelmişti gece karanlıkta eve yaklaştı üstkat sofasına bakan ıhlamur ağacına çıktı sofanın önündeki çıkmanın camları ardına kadar açıktı. Çifte lüks lambasıyla aydınlanan kalabalık sofanın her yanı ayan beyan görünüyordu. Emine damadın koluna verilip koltuk yapılırken işi bitirecekti. Ağacın kalın sağlam çatalına yerleşti uzun namlulu tabancayı sağ eline aldı silahın emniyetini açtı kurşunu namluya sürdü carcurda (şarjörde) 6 mermi vardı sağ bileğini sol bileğinin üstüne sol bileğini de sağlam bir dala yerleştirdi dalı sıkı sıkı tuttu destek aldı attığını vurmalı kurşun hedefini bulmalıydı.

Nişanlısı Çalınan Asker

(Resim tasviridir)

Az bir zaman geçti vakit geldi askerin hiç ummadığı beklemediği bir sükûnet tüm bedenini sarmıştı gözleri tanrıyı arar, çiğnenen hakkını sorar gibi dalgın yıldızlı gökyüzüne bakıyordu gökten inecek bir mucize umuyordu son beklentisi böyle sona erdi artık elleri titremiyordu bakışları olağanüstü keskinleşmişti - Yazgı böyle istiyor dedi.

Damatla gelin kolkola sofada göründüler başlarından aşağı paralar saçıldı alkış ve maaşallah nidaları koptu alkıştan sofa sallanıyor, damat gülüyor Emine yere bakıyordu yüzü başındaki duvağın tülüyle örtülüydü neşeli mi hüzünlü mü belli değildi belki de ağlıyordu. Asker uzun namlulu tabancayı hedefe doğrulttu gülegüle Emine dedi tetiği çekti bir daha bir daha çekti gelinin yüzüstü yere kapaklandığını gördü. Kurşunlar gelini göğsünden vurmuş hedefi bulmuştu. Namluyu damada çevirdi ama damat canhavliyle kendini yere atmış hedef olmaktan çıkmış canını kurtarmıştı Asker ıhlamurun çatalından yere atladı geldiği ormana koştu ağaçlara sarıldı tutundu karanlıkta gözden kayboldu.

Düğün alayının kibirli kasıntı tüm silahşorları yine atlandılar karanlıkta kaçan katili aramaya koyuldular kimse katilin nereye hangi yöne gittiğini bilmiyordu atlılar üç kola ayrıldılar gecenin içine daldılar.

Asker geldiğinden çok daha hızlı hiç durmadan soluklanmadan koşar adımlarla ormanı kat ediyor giysilerine takılan eynindekileri yırtan dallara çalılara ayağını tökezleten taşlara çukurlara aldırmadan ormanı yırtar yutar gibi uçar gibi koşuyordu. Kendine insanüstü bir güç gelmişti bu asker ocağında süngü taliminde öngörülen türden bir güçtü vatan için öldürmekle aşk için haysiyet ve gurur için kan dökmek arasında bir ilinti aradı savaşta ölen şehit sayılıyorsa aşkı uğrunda ölen de şehit sayılmalı diye aklından geçirdi aşk ve vatan ikisi de kutsaldı yaptığı işin doğruluğuna inandı belki de sonunda şehitlik vardı. Vakit gece yarısını geçmişti ki asker babaevine vardı.

Askerin anası babası ne olup bittiğini bilmiyorlardı. Anası - Oğlum bu ne hal? dedi asker anasının babasının ellerini öptü kardeşlerini uyandırdı bir bir kucakladı olan biteni anlattı hakkınızı helal edin dedi - Şimdi sizden son bir isteğim var hepiniz evi terk edecek evden çıkacaksınız ve buradan uzak duracaksınız beni silahlı adamlar izliyorlar neredeyse gelirler ben teslim olmayacağım dedi tüm ailesini israrla zorla evden çıkardı adeta kovaladı kendi yüzünden onlara bir halel zarar gelsin canı yansın istemiyordu bu benim kavgam ölürsem ben ölürüm kalırsam ben kalırım diyordu.

Cinayet haberi Bolaman karakoluna uçuruldu sabaha yakın gün ağarırken 6 silahlı candarma ve başçavuş yola çıkıp köye geldiler candarmayla birlikte evi saranların sayısının onbeş kişi olduğu söyleniyordu. Sabah seher alacasında başçavuş seslendi askere teslim ol dedi ama asker bu çağrıya ateş açarak mermi yakarak yanıt verdi - Kimseyi vurmak niyetinde değilim beni yalnız bırakın diye seslendi. Başçavuş bu kere bir daha ve kanun namına teslim ol çağrısında bulundu adalete yargıya güvenmesini belki de mahkemenin kendisine yapılan haksızlıkları dikkate alarak cezayı hafifletecek nedenler bulacağını az bir süre yatarak kurtulacağını duyurdu teslim ol çağrısını yineledi ama her yeni çağrıya asker bir seri ateş açarak yanıt veriyordu.

Bu çağrılaşma ve yanıtlaşma güneş kızdırana gün öğleni dönene kadar sürdü Başçavuşun niyeti askerin elindeki cephaneyi son kurşuna kadar yaktırmak sonra eve girerek katili teslim almaktı. Ama başçavuşun hesabı tutmadı elinde kurşunu tükenmeye yüz tutan asker bu kere evdeki lambaların haznesinde kalan olanca gazyağını odalara dökerek evi ateşe verdi. Elinde kalan son mermileri yangına yaklaşanlara yöneltiyor ölümün kavşağında bile kimseyi eve yaklaştırmıyordu. Tahtaları kararmış seksen yıllık ahşap ev çıra gibi tutuştu ateş kısa zamanda önce tavanları sonra çatıyı sardı alevlerin saçtığı ısıdan kızışan döşemede tavanlarda kirişlerde çakılı kesme demir çiviler ısınıp kızdıkça genleşiyor yarı akkor kızgın çiviler çakılı olduğu yerden kurtulup uçuyor vurduğu yerde mermi etkisi yapıyordu uçuşan kızgın çivilerle sanki bir makineli tüfekle ateş açılmış gibi nereden geldiği nereye vuracağı bilinmeyen bir ateş furyası başladı evi kuşatan candarma erleri ve silahlı silahsız köylüler can korkusuna kapılıp geri çekildiler. Ev son kirişine kadar yandı kül oldu evden geriye sadece ocağın taş bacası ve bir yığın kırık kiremit kaldı.

Ertesi gün Fatsa’dan gelen savcı hala tüten yangın yerinde araştırma yaptı ama yangında öldüğü farz edilen askerden hiç bir iz bulunamadı. Fatsa hükümet tabibi asker burada yanıp mevt olduysa en azından kemiklerini bulmamız gerekirdi diye rapor verdi. Yangın yerinde cinayete ışık tutacak hiç bir kanıta ulaşılamadı. Katilin yangında çıkan karmaşadan istifade ederek ve üstüne başına ıslak çuval sarıp ortalığı saran kara duman bulutuna saklanarak kaçtığı söylentileri dolaştı ama evin önünü arkasını dört bir yanını kuşatmış olan candarma ve silahlı adamlar böyle bir kaçış olanaksızdı ev tam bir sargıya alınmış fazladan bir de eve giden ve evden gelen bütün yollar cılgalar şoseler tutulmuş kesilmişti katil uşak mümkünü yok kaçmış olamaz dediler.

Genel kanı askerin elinde kalan son kurşunu başına sıkıp canına kıydığı noktasında birleşti ama eğer öyleyse yanan adamın kemikleri neredeydi. Halk muhayillesi sonradan buna da bir yanıt buldu başka bir söylence uyduruldu. Kemiklerin askerin yakınları tarafından toplanıp bir saklı mezar yerine konduğu söylendi. Olay nasıl sonlandı, cinayeti işleyen askerin sonu nasıl oldu bildiğim kadarıyla bu sorular bugüne kadar aydınlanmadı yanıtsız kaldı..

S O N

İster hikâye sayın ister efsane deyin çocukluk çağımdan belleğimde kalan duyumların öykü türünde yazıya dökümü işte böyle.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kademoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.