Atatürk’ün 1907 Misak-ı Millȋsi

 “Süngü, kuvvet, şeref ve haysiyetin müdafaa edemediği hatlar, başka hiçbir prensiple müdafaa edilemezler.”

Atatürk’ün 1907 Misak-ı Millȋsi

 

Atatürk, henüz kolağası ( önyüzbaşı) rütbesinde iken, İkinci Meşrutiyet’ten bir yıl önce -1907’de-, o yıllarda uygulanması mümkün olabilecek ve eğer uygulansaydı tarihin akışını büyük ölçüde değiştirecek bir plân hazırlamış, bu plânını, o yıllarda en yakın arkadaşı ve sırdaşı olan Ali Fuat Cebesoy’a açıklamıştı. Atatürk tarafından yapılan bu plân ve ortaya konan harita Ali Fuat Cebesoy’un ölümünden bir yıl önce, ancak 1967’de açıklanabilmiştir. Yeğeni Ayşe Cebesoy Sarıalp tarafından bir dosya halinde büyük tarihçi Cemal Kutay’a sunulmuştur.

Ünlü tarihçi Cemal Kutay, Atatürk’ün 1907’de ortaya koyduğu bu Misak-ı Millî belgeleri için şunları söylüyor:

“Altmış yılı aşkın arasız emekle tarih kitaplığımıza yüz altmış bir telif eser vermiş, yaşayan tarihçilerin en kıdemlisi olmama rağmen, emin olunuz, eski harflerle 41 sahife olan bu inanılmaz ihtişamdaki hakikatleri okuyunca emeklerimden âdeta utandım ve Ayşe Cebesoy Sarıalp Hanımefendiden müsaade alarak kitaplaştırdım ve aziz dostum Dr. Faruk Sükan Beyefendinin yardımıyla 1989’da 96 sahifelik hacim içinde bastırdım.”[1]

Ali Fuat Cebesoy, 1907 Misak-ı Millî’si hakkında şunları yazmış:

“Mustafa Kemal Üçüncü Ordu Karargâhı’nda görevli idi,[2] ben de hudutta Karaferye’de mıntıka kumandanı idim. Her hafta sonu Selanik’e gelirdim. Böyle bir akşamdı: Önceden hazırladığını dinlediğim haritayı beraberinde getirmişti. Bu, Hasta Adam Osmanlı’nın taksimini beklemeden, bizim kan dökülmesine ve mukadder mağlubiyetleri beklemeden, şeklen sınırlarımız içinde olmasına rağmen asla ve hiçbir zaman bizim olmamış toprakları terk etmeden sonra temeli Türk olan bir devletin hudutlarını gösteriyordu.

Yemen’i, Hicaz’ı, Filistin’i, daha sonra 1911’de beraberce giderek müdafaa ettiğimiz Trablusgarp’ı asıl halkına bırakıyorduk. Bugünkü Suriye’de olan Halep, Irak’ta olan Musul bizimdi. Makedonya, Oniki Ada, zaten o günlerde elimizde idi. Mısır gibi, hâkimiyeti nazarîleşmiş yerleri halkına bırakıyor, ama 1878’de İngilizlere emanet ettiğimiz Kıbrıs’ı alıyorduk. Lozan’daki kayıplar dışında zaten ilk Millî Misak sınırları da bazı farklarla Karaferye’ye getirdiği haritanın hudutları idi.

Bırakacağımız yerlerdeki Türkler’ in Türk’ten gayrılarla mübadelesini bile düşünmüştü. Aradığı; temeli Türk olan devletti. Hasta Adam’ın mirası üzerinde nasıl olsa aralarında ihtiras boğuşması yapacaklardı. Kavgadan, asıl hudutlara sahip ve ezilmemiş çıkmalıydık: Başka çaresi yoktu…”[3]

Ali Fuat paşa, Atatürk’ün bu 1907 Misakını hayatı boyunca saklamış, gün yüzüne çıkarmamıştır. Herhalde, 1907 Misak-ı Millî haritasıyla, günümüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti haritası arasındaki kahredici uçurumun yeni nesiller üzerinde açabilecek onarılmaz tahribatı önlemek için bunu yapmıştır. Eğer ulusal devlet ülküsü o günkü Osmanlı padişahı ve ileri gelen devlet adamlarında olmuş olsaydı, Kolağası Mustafa Kemal’in bu plânının uygulanması oldukça mümkündü. Böylelikle ne 1911 Trablusgarp (Libya) Harbi, ne 1912-1913 Balkan Harbi ve de çok kuvvetli ihtimalle 1914-1918 Dünya Harbi olmayacak veya bu harbe girilmeyecek, girilecek olsa bile hudutları çizilmiş Millî Türk Devleti’nin içine çekilmeyecekti.[4]

1907 Misak-ı Millî haritası, Evlâd-ı Fatihan diyarı Rumeli’den elimizde kalabilmiş Selânik-Manastır-Kosova Yanya’yı Anadolu kadar vatan sayıyordu. Bu sınırlar, temeli Türk olan bir millî devletin sınırlarını gösteriyordu.[5]

Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün 1907 Misak-ı Millî’si için şu yorumu yapar: “Ali Fuat Cebesoy’un son hatıralarında, Mustafa Kemal’in daha kolağası iken 1907’de Misak-ı Millî’yi tasarladığını görüyoruz. Genç Mustafa Kemal’e göre İmparatorluk çökmüştür. Dağılma yolundadır. Nüfusun yarıdan fazlası Türk değildir. Bütün savunma yükü ise Türk’ün omzundadır. Hayır, Meşrutiyet Devleti İmparatorluğun bu nasılsa çökecek gövdesi üzerine oturtulmamalıdır. Biz Rumeli’de batı ve doğu Trakya’yı almalıyız. Kuzeyde sınırımızı kendi lehimize düzeltmeliyiz. Arnavutluk bağımsız olmalıdır. Anadolu’da Hatay, Halep ve Musul bizde kalmalı, gerisini Araplara bırakmalıyız. Anadolu kıyılarına yakın adalar bizim olmalıdır. Bizde kalacak topraklardaki Hıristiyanlarla, Hıristiyanlara geçecek topraklardaki Türkleri mübadele etmeliyiz.”[6]

Bilindiği gibi 1920 Misak-ı Milli’sinin de mimarı Atatürk’tür. Misak-ı Millî’nin ilk taslağı Erzurum Kongresi’nde ortaya konmuştur.[7] Tüm dünyaya karşı başlatılan bu yeniden ayağa kalkma, yeniden doğuşta hedefimiz ve sınırımız ne olacaktı? İşte o sınır Mondros Mütarekesi’nin (ateşkesinin) imza edildiği 30 Ekim 1918 günü, Türk askerinin yenilmediği, teslim olmadığı, yani elinde silâh bulunduğu ve halkın çoğunluğunun Türk olduğu yerler sınırlarımız olacaktı. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde de kabul edilecek olan millî sınırlarımız buna göre belirlenmişti.

Yeni Türk devletinin millî hududu, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı gün Osmanlı kuvvetlerinin fiilen hâkim bulunduğu hattır. Bu, Türk süngülerinin kanla çizmiş oldukları sınırdır. Atatürk’e göre, “Süngü, kuvvet, şeref ve haysiyetin müdafaa edemediği hatlar, başka hiçbir prensiple müdafaa edilemez.”[8]

Osmanlı’ya karşı isyan eden Arap topraklarında gözümüz yoktu. Birinci Dünya Harbi’nde merkezi Kudüs’te bulunan 4. Ordumuzun komutanı olan Cemal Paşa’nın karargâhında yedek subay olarak görev yapan gazeteci Falih Rıfkı, Zeytindağı adlı eserinde Arabistan Coğrafyası için ilginç gözlemlerde bulunmuş, tespitler yapmıştır. Falih Rıfkı bu eserinde; “…Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum… Osmanlı İmparatorluğu buralarda ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.” dedikten sonra şöyle devam ediyor:

Suriye, Filistin ve Hicaz’da: - Türk müsünüz?

Sorusunun birçok defalar cevabı: - Estağfurullah! İdi.[9]

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları, Atatürk’ün 1920 Misak-ı Millî esaslarına göre belirlenmiştir. Ancak, belirlenen ve hedeflenen bu sınırın en fazla ihlâl edildiği yerler güney sınırlarımız olmuştur. Elbette ki bunun sebebi İngilizlerdir. Atatürk, 1923 yılının 6 Mart günü TBMM’nin gizli oturumunda söylediği sözler manidardır. Atatürk, meclisin bu gizli toplantısında, “En alçak, en adi, en aşağılık düşmanımız İngilizlerdir”[10] derken, bu gerçeğin altını çiziyordu. Tüm uluslararası hukuk kaidelerini ayaklar altına alarak, mütareke hükümlerine aykırı bir şekilde İngilizlerin, 6. Osmanlı Ordusu’nu Musul’dan çıkmaya zorlaması, haksız ve komik bahanelerle İngiliz ordusunun Musul’a girmesi ve orada kalması maalesef bizim bu toprakları bırakmamızın sebebi olmuştur.

Not: Bu makale Anıtkabir Dergisi’nin Yıl:16, Sayı: 63, Ekim 2016 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.


[1]Cemal KUTAY; Atatürk Olmasaydı, Milliyet Yayınları, İst. 2003, s.38, dipnot.
[2]Atatürk, ilk görev yeri olarak gittiği, merkezi Şam’da bulunan 5. Ordu’dan, 13 Ekim 1907’de, merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu Karargâhı’na atanmıştı. Türk İstiklâl Harbi’ne Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Basımevi, Ank. 1989, s.2.
[3] Ali Fuat CEBESOY; 1907 İkinci Meşrutiyet Öncesi Mustafa Kemal’in Önerdiği Misak-ı Millî, Yayına Haz: Dr. Faruk SÜKAN, Cemal KUTAY, Avar Matbaacılık, İst. 1989, s.17,18.
[4] KUTAY; a.g.e, s.39.
[5] KUTAY; a.g.e, s.37.
[6] Falih Rıfkı ATAY; Atatürk Ne İdi, Bateş Yay., İst. 1981, s.22.
[7] Cevat DURSUNOĞLU; Millî Mücadele’de Erzurum, TC Ziraat Bankası Yay., Ank. 1946, s.69. Erol KAYA; “Misak-ı Millî’nin Sınırları”, Türkler, Cilt 16, Ank. 2002, s.71. Anadolu İnkılâbı adlı eserin yazarı Mehmet Arif Bey, Erzurum Kongresi’nde tebliğ edilen esaslar Misak-ı Millî’nin aynısıdır, der. Bu konuda Alfred Rawlinson, Londra’da yayımladığı hatıralarında “... Erzurum Kongresi sonunda Mustafa Kemal Paşa ile görüşme fırsatı bulduğunu... Mustafa Kemal Paşanın, o gün benimsenen Misak-ı Millî’den de söz ettiğini ve bu andın ilk defa bu sırada benimsenerek, o zamandan beri de tüm milliyetçilerin başlıca amacını oluşturduğunu...” söylemiştir. Cemalettin TAŞKIRAN; “Atatürk ve Misak-ı Millî’ye Ait Bir Belge”, Yeni Türkiye Cumhuriyet Özel Sayısı, c. I, Sayı 23-24, Ankara, 1998, s. 249.
[8] Hamza EROĞLU; Türk İnkılâp Tarihi, MEB Yayınları, İst. 1982, s.351.
[9] Falih Rıfkı ATAY; Zeytindağı, Bateş Yay., İst. 1981, s.39,40.
[10] Sadi BORAK; Atatürk’ün Gizli Oturumlarda Konuşmaları, Kırmızı Beyaz Yay., Şefik Matbaası, İst. 2004,

s.262.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Özen Topçu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.