Çanakkale (1)

Zaferi dehşetinden büyük bu savaşı anlatmak ciltlerce kitap ister.  Oysa bu yazı olaylara sınırlı bir dokunuştan ibarettir.

Çanakkale Gelibolu

hep denizler düşman dolu

körolası düşmanlar

şaşırdılar sağı solu…

Bu savaş türküsünü ilk duyduğumda 7 yaşımda vardım yoktum. Çocuk ruhumda vatan duygusunu ilk uyandıran iki ezgiden biri annem Şerefnur hanımın öğrettiği “Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı, al sancağı teslim etti Allaha ısmarladı...” alay marşı bir de bu türküydü. 109 yıl önce halkın gözünün kulağının Çanakkale’den gelecek haberlere kitlendiği 1915 yazında sevincin kâh doruk yaptığı kâh dibe vurduğu günlerde vatanı en yüce kavram ve şehitliği en yüksek mertebe sayan bir nesil yetişti. Mehmet Akif Ersoy’un Asım’ın nesli meğer nesilmiş gerçek – çiğnetmedi yurdunu asla çiğnetmeyecek diyen istiklâl marşı şairine esin veren işte bu yazının konusu olan Çanakkale savaşıydı.

1958 yılında Hayat Mecmuası’nda yayınlanan İngiliz General Hamilton’un ve Çanakkale müstahkem mevkii komutanı Esat (Çobanlı) Paşa’nın Çanakkale Savaşı hatıraları ve bu yazılara ekli onlarca savaş fotoğrafları. Hele bir resim vardı ki Zığındere’de göğsünden vurulup düşen bir şehidin gökyüzüne dönük kapalı gözleri, solgun yüzü. Hayatta bu resmin betimlediği şehitlikten daha büyük bir mertebe yoktu! O artık Çanakkale savaşına dair okuduklarıyla dolu düşlerinde süngü taarruzunda askerleri, vurulup düşen şehitleri, Anafartalar’da elindeki kamçıyı indirerek hücum emri veren komutanı hayal ediyordu. Çocuk yaşta başlayan Çanakkale tutkusu ömür boyu yaş aldıkça çoğaldı. Çanakkale’yi anlamak ve anlatmak ona farz oldu.

Bu yazıda savaşın askeri yanına öne çıkan birkaç sahneyle değinecek, daha çok bu savaşın insanlık arenasında, Avrupa’da yarattığı yankılara, Türk milletinin bu savaşta elde ettiği kazanımları ve uğradığı kayıpları, toplumun düşünce dünyasında vesile olduğu açılımları, uyanışları, yeni kurumları, milletin kaybettiği özgüveni bulmasına, askerlik mesleğinin ve kahramanlık duygusunun Türkler arasında yeniden başat değer olmasına kadar ve daha birçok ilklerin oluşumu üzerine görüşler yer alıyor.

ÇANAKKALE; en kutlu duygularla en azgın ihtirasların çatıştığı savaş. Bir yanda istila işgal ve sömürü için bir yanda evini barkını toprağını bahçasını dağını yaylasını sürüsünü merasını korumak için ölümü göze alan hayatı hiçe sayan iki ordunun savaşı. Çanakkale aynı zamanda Türk İstiklal savaşının uvertürü (açılış sahnesi) anavatanı istilaya kalkışanlara yakılan ilk uyarı fişeğiydi Osmanlı’dan Türk milletine (1877-78) 93 Harbinin ve Balkan savaşlarında yaşanan toprak kaybı ve savaşın yol açtığı göçler Türk milletine son yüzyılın en büyük trajedisini yaşattı. İmparatorluğun Rumeli’de ve Kafkasya’daki topraklarından kaçan 4,5 milyon insan anavatana sığınmıştı. Bu göçün üzerinden bir yıl bile geçmeden başlayan Dünya savaşının bölük bölük bölünmüş çok uluslu yamalı bohça imparatorluk fikriyatıyla üstesinden gelinemezdi. Bu kere kapıyı çalan savaş elde kalan son sığınak son yurt anavatanı hedef alıyordu. Türkün karadan geçit vermeyeceğini bilen batılı istila güçleri bu kez yüzen kalelerle (zırhlılarla) anavatanın deniz kapısı Çanakkale boğazına dayandılar.

2000 yıllık ordu millet geleneğinin askerlik kodlarıyla hayatta kalan, 1071 Malazgirt zaferiyle, haçlı seferleriyle taçlanan savaş yemini, Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre adlı eserinde dile gelen vatan duygusu 93 harbiyle ve Balkan savaşıyla olmazsa olmaz bir kimlik arayışını ve imparatorluğun gittikçe eksilen, artık birleştirici olmaktan çıkan çok kavimli Osmanlı kimliğine karşı Türklük bilincinin uyanışını gündeme getirmişti. Ve öyle oldu Çanakkale savaşı Osmanlı kimliğinden Türk kimliğine dönüşü hızlandıran savaş oldu.

Türklük bilinci askeri okullarda, tıbbiyede, mülkiyede, Harbiye’de hayat buldu ve bunlara koşut gelişen milli edebiyat cereyanıyla duygu ve ifade imkânına kavuştu. Artık gençlik yeni nazım (şiir) ve yeni nesir (düz yazı hatırat hikâye roman) türleriyle içini döküyor Arapça Fasrsça yüklü Osmanlı Jargonu ya da lisân-ı Osmanî  (Osmanlıca) denilen eski ağdalı yazı dili yerine daha arı yalın Türkçeyi benimsiyor geleceğini vatan ve Türklük temaları üzerine kuruyordu. Yeniden filizlenen milli bilinç dimağlarda yıllardır sislenen imparatorluğun unsur-u asli (ana kurucu öge) ilkesinin kuvveden fiile (düşünceden eyleme) dönüşmesini kaçınılmaz kılıyordu.

Çok uluslu imparatorlukta yer alan diğer kavimlerin ayrılık ve kopuş sürecinde son Türk imparatorluğunun kurucu ögesi (unsuru) Türkler kurtuluş çaresi olarak yeniden ve bir daha aslına teveccüh ederek (yüzünü dönerek) Türk kimliğine sarılmıştı. Bu muhkem sarılış Balkan’dan Büyük Taarruz’a (1912-1922) 10 yıl süren savaşın sonunda Anadolu’da yeni Türk devletinin ( Türkiye Cumhuriyetinin) kurulmasıyla sonuçlanan, çocuklarını cepheden cepheye savuran kanlı serüvenin, kurtuluşun itikâdı, ruhsal dayanağı ve kurucu ideolojisi olacaktı.

Bu arayışlar elbette çok yönlü, kapsamlı bir entellektüel birikim ve arayış ürünü, vatan sevgisini, ülkenin kurtuluşunu kendi nefsinden bile önceleyen bir inancın eseriydi. Bu tür düşünce temrinleri devletin bekâsından kendini sorumlu gören, sivil ve asker bu yüce vazifeyi kanında hisseden, rüyasında gören neslin idealist aydınları bu duygularla yatıp kalkıyor tüm düşünce ve tartşmalar bu ana tema üzerinde oluyordu.

Vatan: OsmanlI siyasetinde yeni bir değer.

Namık Kemal’in 1829 Osmanlı Rus savaşında geçen Vatan yahut Silistire adlı tiyatro oyunu İstanbul’da1 nisan 1873’de ilk sahnelendiği gün büyük heyecan yarattı, siyasi gündemi ateşledi. Oyunun verdiği mesaj bir yenilikti. Vatan kavramı tarihte ilk olarak kitleleri harekete geçiriyor, Osmanlı siyasetine yeni bir değer (yeni bir etmen)  katıyordu. 1860"lardan itibaren önce bir coğrafi ve hamâsi kavram olarak ortaya çıkan; insanın doğduğu yaşadığı yer, toprak, memleket anlamına gelen vatan önceleri halk arasında fazla bilinmiyordu. Savaşlarla geçen on yılların sonunda belginleşti (netlik kazandı) milletin mefküre ve kutsalları arasında girdi. Vatan mefhumunun halk arasında yayılmasında ve benimsenmesinde Çanakkale savaşının büyük rolu oldu. Vatan sadece belirli bir coğrafyayı tanımlayan kavram olmaktan ileri yurt edinilen toprağın mânevi ve ulvî boyutlarını da ifade eder oldu. Bu Çanakkale savaşının kazanımlarından biriydi. Vatan üzerine özlü (veciz) sözler söylendi şiirler yazıldı. Vatan; millet dediğimiz büyük ailenin yaşadığı toprağı temsil eden, yer ve mekân belirleyen bir kavram olmayı aştı gönüllere yerleşti, kutsal bir duygu, aşk ve heyecan kaynağı oldu.

20’inci yüzyılda şekil ve amaç değiştiren yeni savaşlarda yeni kavramlar yeni söylemler gerekiyordu. Emperyalist saldırı karşısında askerler savunacakları toprağı temsil eden vatan duygusuyla motive edilmeliydi. Vatan; siyasi coğrafyayı tanımlayan bir kavram olmaktan ileri toprağın mânevi ve kültürel boyutlarını da ifade ediyordu. Talimgâhlarda vatan sevgisi aşılanan askerlerde düşman algısının, bireysel direncin ve savaşkanlığın çok daha güçlü olduğu görülüyordu.

Çeşitli etnik soylardan ve birbirinden uzak coğrafyalardan asker alınan (devşirilen) Osmanlı askeri söyleminde vatan kavramı yoktu. Savaşa giden asker fetih, gaza ve şahadet gibi dünyada ganimet, ahirette cennet vaad eden dini kavramlarla ateşlenir, motive edilirdi. İmparatorluk topraklarına memâlİk-İ mahsusa (padişaha mahsus memleketler) deniyordu. Jön Türklerin fikir dünyasında hayat bulan ve ilk olarak Namık Kemal’in gündeme getirdiği Vatan kavramı meşrutiyet döneminde askeri literature girmiş ama henüz halkın düşünce ve duygu dünyasında yer etmemiş, toplumun kutsalları arasına girmemişti.

Sultan 2. Mahmut döneminde kaldırılan yeniçeri ocağının yerine kurulan modern Türk ordusuyla birlikte ve yeni ordunun mânevi değerleri cümlesinden gündeme gelen vatan kavramı giderek yükseldi, ûlviyet (yücelik) kazandı, Çanakkale savaşıyla millete mal oldu. Ordu artık kapıkulu (padişahın askeri) olarak anılmıyordu. Ordunun sahibi milletti. Vatan kavramını millet askere değil ama asker millete öğretmişti.

ORDU VE SUBAY

İkinci meşrutiyette paşalar (generaller) aynı zamanda hem askeri hem de siyasi makamlara atanabiliyor heriki mercide görev yapabiliyordu. İttihat ve Terakki kongresinde bu uygulamaya karşı çıkan ve ordunun siyasete karışmamasını öneren genç yüzbaşı Mustafa Kemal beyin önerisi iyi karşılanmadı, partiden dışlandı.

Çok geçmeden bu yanlış uygulamanın ağır bedeli yaşandı. Partizan görüşlerden etkilenen komuta kadroları ikiye üçe bölünmüş aralarına nifak ve düşmanlık girmişti. Bu zihinsel (aklî) maraz (hastalık) ordu içinde disiplin kaybına ve Balkan savaşı felâketine yol açtı. Bu uğursuz ikilemin, umarsız bölünmenin önü alınmalı, ittihad (birlik) yeniden ve bir daha kurulmalıydı. Aydınların kamu oyunda ve subayların erkânı askeriye arasında birinci görevi buydu. Bu görev için genç subaylar kolları sıvadılar, Subay kadrolarında büyük tensikat (açığa çıkarılma) yapıldı, alaylı subaylar emekli edildi, mektepli (Harpokulu mezunu) subaylar ordunun komuta kademelerine getirildi.

ÇANAKKALE SAVAŞI                                                                                                                   

Balkan savaşının boynunu büktüğü mânen yıktığı yılgın kuşakları uyandıran, yeniden umuda kavuşturan bedeli büyük kanlı cidâl.

Balkan yenilgisinin utancı, ruhsal yıkılmışlığı gözünü uyku tutmayan binlerce yılgın asker ve yenilmişliğin dayanılmaz kederiyle tutuşan kalpler.  Balkan savaşı ertesi Türk ordusu bu haldeydi. Subaylar sokakta milletin yüzüne bakamıyorlardı. Mümkünü yok olamaz bu nedâmet (utanma duygusu) böyle sürmezdi, için için biz ölmedik yaşıyoruz diyorlar  bu hakikati haykıracak bir fırsatın zuhuru (ortaya çıkması) için tanrıya bir yakarış bir dua kadar içten ve kudretli bir ihtiras duyuyorlardı.. Turgut Özakman’ın dediği gibi “Balkan savaşının kara lekesini silip ordunun namusunu tertemiz edeceklerdi.”

Karada topçu, süvari, piyade denizde bahriye üzerine serpilen ölü toprağını silkip atmaya, kendini bir daha ama bu kere tarihe geçecek bir zaferle göstermeye can atıyordu. Bu ordu; karşısına çıkacak düşman kim olursa, ne kadar ne denli güçlü olursa olsun, isterse ve keşke dünyanın en büyüğü en güçlüsü gelsin vatan toprağına saldıracak olan gücü ayaklarının altına alarak üstünde yürüyerek çiğneyerek hıncını almak istilacıların bahtını ilelebed (ebediyen) karartmak ve yeniden milletin gözbebeği olmak istiyordu. Türk Ordusu bu kadar büyük azim ve iradeye ölümüne and içmişti. Onuru yaralanan askerlerin duası o kadar güçlü ve içtendi ki Tanrı katında kabul oldu. Çanakkale savaşı elbet bir büyük kâbustu ama aynı zamanda bir kutlu mihenk (denek) oldu ve büyük uyanışa yol açtı.

İslam inancına göre Tanrı insanı sınamadan onlardan şehitler (şahitler) edinmeden rütbe vermeyecekti. Türk askeri Çanakkale’de bir kere daha rüştünü isbat ve tanrı katında rütbe-i âlâyı (en yüksek rütbeyi) hak edecekti. Âl-i İmran sûresi – ayet 169: “Allah yolunda öldürülenler için ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.”                                                                                                                           

Âl-i İmran - ayet 140-141 ”... o günler... onları biz insanlar arasında çevirip dururuz kah bir kavme, kah ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazan ötekine. Allah inananları ortaya çıkarmak, sizden şehidler (şahitler) edinmek için zamanı kah lehinize, kah aleyhinize çevirmektedir…”

BALKAN GÖÇLERİNİN ETKİSİ                                                                                      

Çanakkale savaşı Gelibolu yarımadasını savunmaktan ibaret değildi, 93’ten Balkan savaşına (1877-1913)  Tuna’dan, Kafkaslar’dan, Rumeli’den, Balkan’dan sürülen göçmenlerin, savaş kaybeden ordunun kırılan onuru söz konusuydu.

Balkanlarda soykırımından kurtulan Türkler sığındıkları son vatanda kalmaya, burada kök salmaya kararlıydı. Bu duygu kalbte sevda sırrı gibi saklanıyor ama yüzlerden gözlerden apaçık okunuyordu. Tamaşvarlı, Tunaboylu, Karaormanlı, Pilevneli, Silistireli, Filibeli, Rusçuklu, Makedonyalı, Priştineli, Giritli, Saraybosnalı, Üsküplü, Manastırlı, Yanyalı, İşkodralı, Selanikli, Onikiadalı ve Kaf dağlı 5 göç görmüş insanlar illâ ki ayyldızın gölgesinde yaşamaya ve ölmeye kararlıydılar. Rumeli; büyükanaların dedelerin anlattığı gözyaşıyla ıslanan hatıralardı ve Gelibolu yarımadası; efsane vatan Rumeli’nin son parçası!. Şimdi hedefte Gelibolu vardı. Yarımadanın düşmesi 600 yıl önce Süleyman paşanın Boğazı sallarla geçerek vatan kıldığı topraklara veda demekti. Balkanlar’dan gelerek Trakya’ya ve batı Anadolu’ya yerleşen Rumeli göçmenleri binlerce evlâdı fatihan “Artık yetti gayrı buradan bir adım geri gitmek yok!” dedi.

Çanakkale kaybedilen topraklarda akan kanların, burçlardan inirilen bayrağın ahını alacak kahramanlığa dönüş ve diriliş savaşı olacaktı. Bu inanç erlere subaylara eğitim çavuşların aklına işlenen dimağına yazılan kutsal telkindi. Erlere verilen eğitimde vatan savunmasının kodlarını taşıyan öğretiler, sözler, ilkeler yazılıydı, gelecek zaferin hayalinde vatan manzaraları vardı!.

Karlı dağlardan, yeşil ovalardan, ormanlardan, kayalı kanyonlardan, akarsulardan, sarı bozkırlardan, mavi denizden, ıslak kumsallardan gelen binlerce asker omuz omuza, sırt sırta, el ele Çanakkale’yi savundular, birlikte kaldılar, birlikte öldüler. Bu askerlerin arasında sözsüz bir ahitleşme gizli bir yemin mi vardı. Olmasa bu savaş nasıl kazanılırdı? Anadolu karasında olmayan bir şey olmuş düşman kapıya dayanmıştı. Cephe şuracıkta yakındı, siperin ardı vatandı. Askerin anası babası, dedesi nenesi, eşi çocukları, bacısı, sözlüsü nişanlısı, evi barkı, tavuğu ineği, koyunu keçisi, kedisi köpeği, atı eşeği, çeşmesi, camisi, dergâhı, kabristanı, yatırı, türbesi hepsi cepheye çok yakındı.

CİHAD-I EKBER İLÂNI

Türkiye Balkan savaşından büyük taarruza kadar (1912 – 1922) 10 yıl sürekli savaştı  Çanakkale bu sürecin doruk noktası oldu. Bu savaşta Osmanlı, 600 yıllık tarihinde ilk ve son defa elindeki en güçlü olduğuna inandığı kozu kullandı. Peygamberin sancağı şerifini çıkartarak Kırım Türkistan Ortaasya Hindistan Afganistan Suriye Irak Hicaz Mısır ve Afrika’da yaşayan tüm ümmeti Muhammed’e Cihâd-ı ekber çağrısı yaptı. Eğer bu çağrı tutarsa İtilaf devletleri İslam coğrafyasındaki sömürgelerinden asker alamayacak, alsa da asker din kardeşlerine karşı savaşmayacaktı.

Büyük Cihat ilânı dünya müslümanları arasında beklenen yankıyı uyandırmadı ya da uyandıramadı, belki de halifenin çağrısı islamlara ulaşmadı hiç duyulmadı. İslam âleminin tek bağımsız devleti biricik ordusu Osmanlı’nın cihat ve tevhit (savaş ve birlik) çağrısına islam ümmetinden bir yardım eli uzanamadı. Çünkü 1914 Kasımında islam dünyasında Osmanlı’dan başka bağımsız (istiklâl sahibi) devlet yoktu, geri kalan milyonlarca müslümanın iradesi özgür değildi, hacir altındaydı.

İngiltere sadece Mısır’dan 1,200.000 müslümanı askere aldı ve 500,000 islam İngiliz emperyalizmi için savaştı, can verdi. İslam âlemindeki bu suskunluğa karşın milleti harekete geçirmek üzere cami duvarlarına, asırlık çınarlara hükümet binalarına yapıştırılan tuğralı, albayraklı, kılıç ve tüfek çatmalı Osmanlı armalı çağrı afişleri, davulla zurnayla çalınan hamâsi ezgiler toplumda heyecan uyandırmış olumlu bir moral motivasyonu sağlamıştı. Seferberlik ilanını duyan millet gün bu gün diyerek devleti ebed müddetin çağrısına koşuyordu.

O sırada 14 yaşında ve Tirebolu’da olan babam Hasan Tahsin bey hatıralarında cihad-ı ekber ilanını şöyle anlatıyor: ‘Köylerde bulunan bütün muhtarlara üzerinde padişahın arması top ve mâdaren ve süngü resmi bulunan kapalı ve mühürlü bir zarf dağıtıldığını ve bu zarfların emredilinceye kadar açılamayacağını ve açanların idam edileceği tebliğ ediliyordu.

Herkeste tereddüt ve istifham (soru) belirmişti. Ne olabilir diye çeşit çeşit değerlendirenler oluyordu. Birkaç gün zarflar açılamamıştı. Hz. Peygamberin gazalarda kullandığı temsili Sancak-ı Şerif çıktığı gibi söylentiler dolaşmaya başlamıştı. Müslüman halk arasında Sancak-ı Şerif çıkınca, eli silah tutan yediden yetmişe herkesin işini bırakarak bu sancak altında halifenin emrinde toplanması kat’i emir ve inancı vardı.

Zarflar açılmış seferberlik emri Rûmî 1285/1310 doğumlu 25 kura’nın silah altına alınması emri üzerine kasabada biriken kalabalık askerlik şubesinde toplanmıştı şehir bir mahşer manzarası arz ediyordu. Askere gelenleri şehir barındıramıyor, gelenlerin çoğu sokaklarda yatıyordu.’

Edirne’den, Diyarbakır’a, Halep’e, Erzurum’dan Muğla’ya, Ordu Giresun ve Trabzon’dan Rize’den Izmir’e, Ankara’dan Kütahya’dan, Kastamonu’dan, Bolu’dan Konya’ya Sinop’tan Antalya’ya, Adana’dan Şam‘a, Beyrut’a, Urfa’dan Bağdat’a, Antep’den Basra’ya kadar Osmanlı mülkünün her şehrinden her beldesinden asker alındığı, Mekteb-i Sultânîlerden (liselerden) öğrencilerin gönüllü olduğu, halkın iştiyakla istiyerek ahz-ı asker (askere alma) dairelerine koştuğu görüldü. Tarihte ilk olarak Dersaadet (Payitaht) İstanbul’dan bile asker alınacaktı.

İLK ŞEHİTLER  

Çanakkale savaşı 3 Kasım 1914’te başladı. İngiliz Fransız birleşik donanmasına mensup 28 zırhlı Boğazın girişindeki tabyalara 14,000 metre mesafeden ateş açtı. Osmanlı savaş gemilerinin Karadeniz’de Rus limanlarını bombalamasına karşılık (misilleme) olarak ve savaş ilan etmeden boğaz girişindeki Kumkale, Ertuğrul ve Seddülbahir tabyalarını topa tuttu. Bu bombardımanda Seddülbahir Tabyası cephaneliği isabet aldı, infilak etti (patladı), 5 subay ve 81 asker şehit oldu. Bu askerler Çanakkale savaşının ilk şehitleriydi: Kale komutanı Yzb. Şevki bey - Kale muhafızı Üstğm. Cevat Efendi - takım komutanı Üstğm. Hasan efendi -  takım komutanı Üstğm. Rıza efendi – takım komutanı Tğm. Eşref efendi ve 81 şehit askerin beden parçaları Seddülbahir kalesinde mutenâ (itinalı özenli) bir yere defnedildi, savaşın ilk şehitleri rahmete erdi mekânları cennet oldu.

İSTİLACILARIN ÖZGÜVENİ 

İstilacıların kendi kuvvetine olan sonsuz özgüveni, süper güç olmanın kibri (büyüklenmesi) sebepsiz değildi. Üzerinde güneş batmayan Britanya imparatorluğu, Dünya denizlerine hükmeden donanma, 1915 yılının süper gücü İngiltere!. İngiltere’de ve kolonilerdeki okullarda çocuklara öğretilen milli slogan ‘Future belongs to Brittain” (gelecek Britanya’nındır) aslında yayılmacı emperyal projenin genç beyinlere aşılanmasından başka birşey değildi. İngiliz üst sınıfları oynunun kurallarını iyi biliyordu. Bir yandan vatandaşını “Britons wants you! Join the army” (yurttaşlar seni istiyor, orduya katıl!)  diyerek savaşa çağırıyor bir yandan da kendi aralarında What are we fighting for? Arabian oil and mines of Africa! Division of property! (Ne için savaşıyoruz? Arap petrolu ve Afrika madenleri için, mal paylaşımı için) diyerek yanıtı kendisi veriyordu.

İngilizlere göre: “ War must be impersonal so we would not be enamoured with it!” Savaş kişiler arasında değildi bu nedenle kişi savaşa tutkun (aşık) olmamalıydı. Savaş emperyal güçler arasında bir yarıştı, uluslar bu oyunu oynamalı fakat oyuna gönül vermemeliydi. Hatta karşı saflarda savaşan bireyler dost olabilirdi. İngiliz yönetimi savaşın çağdaş siyasi sistemin, dünyayı paylaşmanın gerekli kıldığı çağdaş (modern) bir aksiyon, kaçınılamaz bir eylem olarak görüyor, emperyalist sistemi asla sorgulamıyor, bireyleri emperyal aygıtın birer aracı olarak görüyor, savaşa karar verenlere ve savaşanlara yasal, ahlâki, mânevi, vicdani hiçbir sorumluluk veya suç yüklemiyordu.                                    

Bu anlayış Çanakkale’de düşmanın esirlere yaralılara revâ gördüğü davranışları, yaralı askerleri İstanbul’a taşıyan kızılay damgalı gemileri batırmasını, sahra hastanelerini bombalamasını açıklıyordu. Bunun anlamı kan döken benim ama sorumlu ben değilim demekti, insanlık suçu işlemeyi siyaset söylemiyle örtmekti…

İngiliz emperyal siyaset sosyetesinin yükselen yıldızı bahriye bakanı Sir Winston Churchill teknolojik üstünlükten kaynaklanan aşkın güven ve küçümseme duygusuyla gözlerini kısarak Gelibolu haritasına baktı. Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı’yı artık can çekişen, adetâ yarı ölü sayan, Türk’ü eski yüksek meziyetlerini yitirmiş düşkün millet olarak gören Büyük Britanya Osmanlıyı gözüne kestirmişti. Bahriye Bakanı Churchill Dardanel denilen bu boğazı üstün donanma gücüyle elini kolunu sallayarak bir vuruşta geçeceklerine inanıyordu. En garantili en kolay geçit deniz yoluydu çünkü dünyanın en güçlü donanmasının kaybetme olasılığı yoktu!       

Osmanlı’nın payitahtı, yönetim erkinin, eğitimin, irfanın, kültür hayatının, olanca sanayinin, varının yoğunun ve 1. Ordu’nun merkezi İstanbul; Çanakkale boğazından geçerek Dolmabahçe’de demirleyecek ve toplarını şehre çevirecek olan birleşik donanmaya ister istemez çaresiz beyaz bayrak çekecekti.  Yenilmiş teslim olmuş esir Konstantinopol (İstanbul) bu muhteris adamın gözünde tütüyordu. Çabuk kazanılacak bir zafer İngiltere’ye ve donanma bakanına büyük perestiş sağlayacaktı. Kendi güçlerinden ve zaferden o kadar emindiler ki işgal askerlerinin ceplerine İstanbul’da harcayacakları paralar bile konmuş, Souvenir of Constantinople (İstanbul hatırası) yazılı kartpostallar basılmıştı.  Bu savaş kendilerine medeni dünya diyen istilacılara göre ilkel Türkleri Asya’ya geri sürecekti. Hristiyanlığın doğum yeri, ana rahmi Anadolu’yu ele geçirmeyi amaç edinen ve 11.yüzyıldan beri başka başka adlar ve kimlikler altında yinelenen Haçlı rüyasının mutlu sonu yakındı, son savaşın eli kulağındaydı. Millet-i merhumeye rekuem (ölüm duası) okuyacağından emin olarak boğaza dalan demir gemiler, 18 Mart 1915 günü batının batıl rüyasından çok kötü uyandılar! 

18 MART ZAFERİ…

MAĞRUR GELDİLER MAĞLÛP OLDULAR

Sabah saat 10.30 da çelik ve ateş tufanı koptu 6 şar gemiden oluşan 3 sıra olarak boğaza giriş yapan 18 zırhlının taşıdığı 15-38 cm çapında 470 namlunun kustuğu ateş toprağı hallaç pamuğu gibi atıyor, derin kraterler (çukurlar) açıyor mermilerin düştüğü yerden kalkan toprak 30-40 metre arşa yükseliyor, gökten taş ve ateş yağıyordu. İtilaf (birleşik) donanması inatla bastırıyordu. Bu kadar güce Türkler dayanamaz yanılgısı düşmanın cüretini artırıyor gördükleri çakma zafer rüyası hayallerinde gitgide daha çok ışıldıyor, daha bir renkleniyor, gözleri kamaşıyordu.

Gemi toplarının menzili kıyı tabyalarındaki eski topların menzilinden çok aşkındı. Çanakkale’de topçular düşman atış menziline girene kadar yer altında beklediler. Gemiler menzile girince saklandığı mevzilerden çıkarak yanıt verdiler bu defa gürleyen deniz üstünde cehennem estiren Türk ateşiydi. Düşman bir kere daha yanılmıştı sahil tabyaları yıkılmamış susmamıştı her bir tabya sanki taştan topraktan değil demirden bir kaleydi. Türk topçusu düşmana ilk şoku yaşattı. Bu sırada denizde neler oluyordu?

Saat 10.00 da ön safa geçen ve Boğazın daraldığı yere yaklaşan zırhlılar iki yakadan aynı anda açılan makas ateşine tutuldular. Bu ateşten korunmak için dönüş yapan 3 zırhlı (HMS İrresistable, HMS Ocean ve Bouvet) Nusrat’ın mayın komutanı Binbaşı Nazmi (Akpınar) beyin 8 Mart gecesi Karanlık Limana döktüğü mayınlara çarparak batmış, sahil tabyalarından açılan ateşle vurulan dört zırhlı (HMS Inflexible, HMS Agamemnon, Goulois, HMS Suffren) ağır yara alarak saf dışı kalmıştı. İtilaf donanması boğaza saldıran tüm deniz gücünün içte birinden fazlasını kaybetmişti. İngiliz ve Fransız amirallerin 18 Mart 1915 sabahı gördükleri erken zafer rüyası Çanakkale minarelerinde akşam ezanı okunurken yılgın ve umutsuz gezindiği gökten indi barut kokan dumanların kararttığı sulara gömüldü!

Savaşı kaybeden düşman gemileri birer hayalet gibi boğazı terk ederek Limni adasına dönüyordu.

Çanakkale’den gelen zafer haberi üzerine İstanbul’da halk sokaklara çıktı, evler dükkânlar bayraklarla donandı, insanlar sarmaş dolaş oldular, minarelerde kandiller yandı, Süleymaniye camisinde iki minare arasına çekilen mahya, bu ışıklı madalya! Aslında gökyüzüne değil Gazi milletin göğsüne takılmıştı:  Mahyada ÇANAKKALE GEÇİLMEZ yazıyordu...

HMS Agamemnon vuruldu – HMS Queen Elİzabeth kaçtı; 18 Mart deniz savaşında düşmanın moralini bozan, yerle bir eden bir olay oldu. İngiliz donanmasının en yeni, en güçlü zırhlılardan biri M.Ö. 500 de tam da bu coğrafyada Truvalıları yenen Akhalar’ın komutanı Agamemnon’un adını taşıyordu. Türk topçusu tam isabet bir atışla HMS (majestelerinin gemisi) Agamemnon zırhlısının çelik yeleğini parçalamış, batmaktan kıl payı kurtulan zırhlı Malta adasında onarılana kadar aylarca savaş dışı kalmıştı. Antik Yunan’ı batı uygarlığının 3 temel direğinden biri ve ana kaynağı sayan, sembollere büyük önem veren İngilizlerin esin kaynağı, savaşlarda güç sembolu, 2500 yıllık zafer simgesi, bileği bükülmez, yenilmez efsane Agamemnon’un vurulmasıyla düşmanın mâneviyatı bozuldu. Yoksa bu olay aynı kötü akıbetin tüm birleşik kuvvetlerin başına da geleceğinin öncü uyarısı mıydı? Bunun korkusu daha ilk günden İngilizlerin yüreğine yerleşti. Denizde güç ve zafer timsali 16,500 tonluk HMS Agamemnon’un temsil ettiği Royal kraliyetin fiyakası olanca cakasıyla (çalımı, gösterişiyle) İngiliz askerinin gözü önünde parçalanmış tükenmiş dibe vurmuştu. Royal Admiralty (İngiliz Amirallik dairesi) bu olay üzerine Kraliyet donanmasının en yeni en modern en güçlü gemisi HMS Queen Elizabeth’i de benzer bir âkıbete uğramaması için savaş sahnesinden geri çekti. Bu uğursuz boğazda donanmanın gururu bayrak gemisi HMS Queen Elizabeth’in başına bir iş gelirse bunu İngiliz kamuoyuna anlatmak mümkün olamazdı.

SUBAYLARIN GÖREVİ

Sadece aristokratların, seçkinlerin komutan olabildiği, yüksek rütbe ve makam alabildiği Avrupa Kraliyet ordularının aksine Türk ordusunun çekirdeği ana kaynağı toprağın koynunda büyüyen, kadrini kıymetini bilen köylü çocuklarıydı. Bu gerçek milli bir orduydu. Devlet göreve çağırınca koşup gitmek, anaya ataya itaat etmekle birdi. Seferberlik ilanı üzerine köylerden kasabalardan şehirlerden vatan savunmasına çağrılan ve çağrılmadan gönüllü olan eli silah tutan binlerce insan askerlik şubelerine başvurdu.

Kışlalar doldu bugün

doldu boşaldı bugün

gel kardaş görüşelim

ayrılık oldu bugün…

Mehmetçik için düşmanın ırkı millliyeti rengi hiç fark etmezdi! Savaş meydanında karşısına çıkanı ayırt etmeden düşman bilir ama onları istilaya, savaşmaya, can almaya kan dökmeye süren emperyalist kurgunun ne menem birşey olduğunu bilmezdi. Yoksa bu alçak itikat uygarlık libası giyinmiş, maddeye tapan yeni bir din miydi? Türk ordu töresinde asker komutanına bakar, anası babası kadar komutanın da sözünü dinlerdi. Subayların birinci görevi düşmanın kimliğini ve meşum uğursuz niyetini askere anlatmaktı. Bizim askerin yüreğinde kazanması, fethetmesi zor bir kale vardı. Subayların görevi bu sessiz ve muhkem kalenin kilidini açmak, orada saklı durağan cevheri, Türkün savaşçı damarını uyandırmak, ateşlemekti…

Subaylar erlere düşmanın; ülkemizi işgal etmek, toprağımıza el koymak, halkı tutsak etmek, özgürlüğünü elinden almak için geldiğini anlattılar. İstila ordusu insanların canını almak alın terine emeğine üretimine el koymak için savaşacaktı. Irkçı batının ahlâksız ahlâkı kendi zatında kendisinden başka herkesi köle edinme hakkı görüyordu. Askerler Çanakkale’de milletin canını malını emeğini alın terini ırzını namusunu onurunu koruyacaktı, Mehmetçik ölecek ama geçit vermeyecekti. Bunlar sade bizim değil tüm insanlığın ortak değerleriydi ve birilerinin bunu emperyalist batının başına vura vura öğretmesi gerekiyordu. O büyük dersi vermek biz Türklere nasip oldu. Savaştan 33 yıl sonra 1948’de yayınlanan insan hakları evrensel beyannamesinde yazılı ilkeler Mehmetciğin Çanakkale’de ölümüne savunduğu ilkelerdi.

Subaylar konuyu askerin anlayacağı dilde kelâm-ı has ile en açık en özlü en yalın sözlerle anlattılar. Mehmetçiğe emperyalizmin ne olduğunu, Batının sadece ve yalnız çıkara kenetlenmiş bencil siyasetini Anadolu insanına öğretmek, uşakların, kızanların, dadaşların pir-ü pak (saf ve temiz) iyilik dağarcığına işlemek kolay değildi.

Anadolu ve Rumeli kırsalından gelen saf köy çocukları bu kadar kötü bir niyeti hayal bile edemiyordu. Gâvurun bu topraklarda ne işi vardı?  Amennâ ve saddaknâ (inandık ve tasdik ettik) gelsin konuğumuz olsun ayranımızı içsin yufkamızı aşımızı yesin isterse gece yatısına kalsın köyümüzü yaylamızı ovamızı görsündü ama bunca top tüfekle, demir gemilerle, teyyareyle, tahtelbahirle (denizaltıyla) gelmek neyin nesiydi? Ne demekti? Bu nasıl bir vicdan, ne hayın ne gaddar bir niyetti! O halde günah bizden gitti! Kavgaya gelen kavga bulacak rüzgâr eken fırtına biçecekti!.

Çanakkale Müttefikler için bir çıkar savaşıydı. Türkler içinse  “olmak ya da olmamak” yaşamak ya da ölmek savaşıydı. Çanakkale ya batının çakma rüyasına ket vuracak ya da Türkün bahtını karartacaktı!

ÇANAKKALE OSMANLI’NIN SON İKİ ZAFERİNDEN BİRİ

Sanayi çağını ıskalayan Avrupa’dan geri kalan, sürekli toprak kaybeden imparatorlukta; Türk köylüsü ordunun ana insan kaynağıydı. 4 imparatorluğu tarih sahnesinden silen Birinci Dünya Savaşında Çanakkale’ye saldıran müttefiklerin ateş gücü karşısında dağlar taşlar çatlayacak toprak göğe savrulacak, deniz tutuşup yanacak, savaş çok kanlı olacaktı ve aynen öyle oldu. 600 yıllık Devlet-i aliyye tarih sahnesinden çekilirken düşmanlarına kök söktürdü. Çanakkale Osmanlı’nın son 2 zaferinden biriydi: Çanakkale ve Kut-ül Ammâre.

Vatan savunması depo alaylarında toplanan acemi erata anlatıldı çavuşların, erlerin aklına yazıldı, nefsine yüklendi. Bu öğretiler itikat kuvetinde birer kutsal telkindi. Gelecek zaferin kurgusunda vatan manzaraları, toprağı vatan yapan yaşayan canlı ögeleri, hayatın ta kendisi vardı. Bir muhayyel ve mücerret (sanal ve soyut) kavram olan vatan; ona sarılıp inandıkça, uğrunda savaştıkça, taaruzda, savunmada, her süngü parlayışında, her mermi patlayışında an be an deşifre oluyor, hayalden resme, soyuttan gerçeğe, dağa denize ovaya ormana suya pınara ağaca çiçeğe anaya babaya eşe sevgiliye dönüşüyor, tüm yaşamı içine alarak büyüyor belginleşiyordu. Çanakkale vatan duygusunun yeniden keşfedildiği gaybdan gerçeğe, sanaldan varlığa evrildiği gökten yere indiği savaş oldu!.

Çanakkale uzak ve yakın topraklar için yapılan bir savaştı,  Anadolu”da haçlı seferlerinden Sultan 1. Kılıçarslan’dan ve Moğol istilasından beri görülmemiş bir şey olmuş düşman kapıya dayanmıştı, cepheye yakın köylerde top sesleri yankılanıyordu, Anası babası, eşi çocukları, sözlüsü, nişanlısı, evi barkı, tavuğu ineği, koyunu keçisi, kedisi köpeği, atı eşeği, okulu, çeşmesi, camisi, namazgâhı, kabristanı, değirmeni, dergâhı, yatırı, türbesi hepsi oradaydı ve bunların herbirinin başka bir kutsiyeti vazgeçilmezliği vardı. Yakını kaybetmek uzakların yolunu açmak demekti, ayak bastığımız her adım en yakun her karış toprak son asker düşene kadar savunulacaktı.

BOŞA DÖNEN KASNAK

Harb-ı umumi (genel savaş) denilen Birinci Dünya Savaşı o güne kadar dünya tarihinde yaşanmış en geniş kapsamlı savaş oldu. Bir ucu Avrupa’da, Atlantik’te, bir ucu Afrika’da, Uzak Doğu’da ve Pasifik’de olmak üzere Dünya coğrafyasını ele geçirmek isteyen emperyalist kampların orduları çarpışıyordu. Ya Çanakkale? Bu büyük savaşın tek ve biricik farklı sahnesi! Çanakkale bir yanda emperyalist (sömürgeci yağmacı) orduların bir yanda vatan savunması yapan milli ordunun yer aldığı hakla batılın hesaplaştığı yerdi. Bu farklı sahnede renk renk çeşit çeşit tür tür oyuncular vardı.  İngiliz, Fransız Rus Alman siyasiler, omuzları sırma apoletli, göğüsleri altın ve madalya dolu muhteris potansiyel katiller,  savaş senaristleri, yönetmenler (generaller), aktörler (askerler) Britanyalı, Fransalı, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Kanadalı, Senegalli, Afrikalı, Bedevî, Mısrî ve Arap, Hindî ve Gurka askerler.

Mehmet Akif Ersoy’un deyişiyle:                                                                                                                

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,                                                                                     

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.                                                                                        

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .                                                                                                     

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;                                                                                                

Sâde bir hâdise var ortada: vahşetler denk.

İngiliz - Fransız deniz kara ve hava güçlerinden oluşan savaş çarkı geldi Çanakkale boğazına kuruldu. Avrupa bu çarkın karşısına çıkacak direnecek orduyu çelik dişleri arasında öğütüp çekip bitireceğine, un ufak edeceğine inanıyordu. Oysa bu çelik çark avara kasnak gibi aylarca boşa dönüp durdu. İngiliz savaş lordlarının bunu anlaması idrak etmesi 9 ay sürdü.

1915 yılında tarihin en büyük anfibik (çıkartma) harekâtı -  ilk deniz kara hava savaşı                                                                              

Birinci dünya savaşı; yeni strateji ve taktiklerin uygulandığı modern savaşın öncüsü, başka bir deyişle savaşın çağdaş evreye geçişidir. Gerek dünya coğrafyasında yayıldığı alanın büyüklüğüyle, gerek yeni silahların yüksek yıkım gücüyle gelecek 50 yılın savaş modelini belirleyen, savaşın cephe gerisini, sivil yaşamı etkisi altına aldığı topyekün savaş kavramının ilk ortaya çıktığı sahneydi.

1915 yılına kadar tarihin gördüğü en büyük anfibik harekât (çıkarma) Çanakkale’de yapıldı. Aynı günde 7 ayrı yerde 60 bin askerin anfibik (deniz kara ortak harekât) çıkarma yaptığı savaş. Savaş gemilerinden ve monitorlardan açılan topçu ateşiyle desteklenen, havadan sabit gözetleme balonlarının ve uçakların askeri birliklerin intikalini (yer değiştirmesini) ve tüm hareketleri izlediği istihbarat sağladığı, topçulara nokta hedef gösterdiği savaş. Çanakkale’de yapılan çıkarmalarda kazanılan deneyimler anfibik harekâta yenilikler getirdi. Gelibolu; 2. Dünya savaşında Anziyo (İtalya) ve Normandi (Kuzey Fransa) çıkarmalarına, pasifik adalarında anfibik harekâta örnek oldu.

Çanakkale uçak, uçak gemisi, dretnot, denizaltı, torpido, mayın, makineli tüfek, el bombası, şarapnel, dikenli tel, zırhlı araç, gözetleme balonu, kara mayını ve yeraltı (lağım) savaşının uygulandığı ama teknik üstünlüğün insan iradesine yenildiği savaştı.

Askeri teknolojideki gelişmelerin verdiği aşırı güven duygusu kusursuz işleyen mekaniğin, pırıltılı dev çelik namluların ruhlara hükmetmesi, yüksek ateş gücü bomba ölüm makinaları karşısında bireyin mutlaka yetersiz kalacağına ve yenileceğine inanan maddeden başka beşeri kuvvetleri insanın sabır ve direncini ruhsal ve mânevi gücünü cesareti yeterince dikkate almayan hatta yok sayan, ilkeleri sadece ve yalnız daha çok çelik, daha çok patlayıcı bazında ölçülenmiş emperyal savaş vizyonu teknolojide çağın gerisinde kalan Osmanlı’yı hiç sayıyordu.

Büyük savaş öncesi İngiltere ve Fransa’yla uzlaşma arayışına giren Osmanlı devlet adamları batılı başkentlerde soğuk karşılanmış, uzlaşmak için Osmanlı’dan kabul edemeyeceği ödünler istenmiş, parası ödenmiş 2 savaş gemisine İngiltere tarafından el konarak Osmanlı devletiyle uzlaşma yolları kapatılmış adeta savaşa çanak tutulmuştu.

Balkan savaşını kaybeden devletin itibarı sarsılmış Avrupalı siyasilerin gözünde yenilen ordunun hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmamıştı, savaşta işe yaramaz aksine ayak bağı olurdu, Osmanlı; ittifakı istenmeyen bir devlet konumundaydı. Ama Büyük Britanya yanıldı küçümsediği hasta adamla 4 yıl savaşmak zorunda kaldı. Bu savaşın asıl nedeni Britanya’nın Doğu Akdenizi ve Hindistan yolunu kontrol eden Osmanlı topraklarnda, petrol zengini coğrafyada gözü vardı. Hidrokarbon yakıt çağına geçildiği yıllarda sömürgeci devlet gelecek yüzyılda tüm makinaların ana tahrik kaynağı olacak petrolün başkaları tarafından kullanılmasına razı olamazdı, pahası ne olursa olsun petrol yataklarını ele geçirmeliydi.

TÜRKLERE KARŞI YAPILAN EN TEKNİK SANVAŞ VE YENİ SİLAHLAR                                                                                      

Gelibolu çıkarması modern silahlarla donatılmış kara deniz ve hava kuvvetlerinin eşgüdümüyle yapılan ve savaş tarihinin o zamana kadar gördüğü en büyük anfibik harekâtdı. Son teknik imkânlarla savaşın tahrip skalası (yıkım yelpazesi) birkaç kat büyümüştü. Osmanlı’nın bu güce direneceği akla ziyandı. Acaba gerçekten öyle mi olacaktı. Bu postülayı sınamanın bedeli çok kanlı oldu.

Çanakkale savaşı; Batının o güne kadar doğuya (Türklere) karşı yaptığı en teknik savaştı. Daha önceki savaşlarda atölyelerde kalıba dökülen dökme demir gülle atan toplarla ya da el tezgâhlarında üretilen kılıç kargı ve tüfek ateşiyle denenmiş olan Türklerin sanayi ürünü seri ateşli silahlarla, gemi toplarının yüksek imha gücüyle, binlerce çelik misket saçan şarapnelle, makineli tüfekle, uçaklarla denizaltılarla sınandığı, dünyanın daha önce görmediği yeni savaş usulleriyle yüzleştiği sahne oldu. Askerin siperden çıkıp koşarak atıldığı süngü savaşı ise cesaretin korkusuzluğun özverinin bugün dahi aşılamamış olan en aşkın evresi tepe noktasıydı. 

Makineli tüfek…

Dakikada 200 mermi yakan makinalı tüfek vurduğu bedeni delik deşik ediyordu. Tarlada ekin biçen tırpan gibi hızlı ve verimli çalışan bu ölüm makinalarının kahreden gücü çok can pahasına anlaşıldı. Makineli tüfek ateşinden korunmak için binlerce kum torbası gerekiyordu – Türk tarafında zayiatın büyük bölümünün savunma sırasında değil ama karşı saldırılar sırasında verilmiş olmasının bir nedeni açılan yoğun makineli tüfek ateşiydi. Düşmanın makineli tüfek sayısı bire üç üstündü. Türk tarafında bu açığı biraz azaltmak için Midilli kruvazöründen sökülen 12 makinalı tüfek birliklere dağıtılmıştı.

Gemi topları 

Denizden görünen savunma hatları donanma ateşinden çok kayıp veriyordu. Türk siperlerinin yarımadanın derinliğine değil ama daha çok düşman hatlarına paralel organize olması ve ileri hatlara kuvvet yığılması tek bir top mermisiyle çok sayıda askerin ölmesine yol açıyor, tahkimat malzemesinin kıtlığı nedeniyle yeterli korunak ve sığınma tesisleri yapılamıyordu.

Torpido

Suüstü gemilerinden ve denizaltıdan ateşlenen torpidolar en büyük zırhlılardan en küçük nakliye gemilerine hasta ve yaralı taşıyan Kızılay işaretli gemilerin bile korkulu rüyası olmuştu. Torpido toplu ölüm demekti, çok acımasız bir silahtı.

Şarapnel    

Oldukça yeni bir silahtı. 38 cm.lik bir top mermisinin patlamasından çevreye saçılan on bin çelik misketin sadece yüzde üçü isabet etse bile bir atışta 300 askeri ölü veya yaralı olarak saf dışı bırakabiliyordu.

Aynalı tüfek          

Savaşın son evresinde İngilizlerin kullandığı basit ama etkili bir sistemdi. Ahşap üçgen bir düzenek üzerine iki ayna eklenerek sıradan piyade tüfeği periskoplu bir silaha dönüşüyor, asker siperden çıkmadan düşmanı periskoptan görerek vuruyordu.

Monitör

Üzerine top yüklenen, istimbotla çekilerek hareket eden monitörler (yüzer platform veya dubalar) denizaltı ve mayın tehlikesine, sahil bataryalarının ateşine karşı maliyeti yüksek savaş gemilerini tehlikeye atmadan denizden kara hedeflerine ateş açmakta kullanılıyordu.

 Zırhlı arabalar

Kamyonet şasisi üzerine oturan zırhlı otomobillerde bir sürücü ve bir de mitralyözcü (makinalı tüfekçi) iki asker bulunuyor şoför arabayı sürerken makinalı tüfekçi iki parmak eninde mazgal aralığından ateş açıyor. Derin çukurlarla, tümseklerle, taşlık, kayalık engebeli arazi şartlarına uygun olarak alt yapısı çelik levhalarla güçlendirilmiş olan bu araçlarda şoförün önünde cam yerine çelik zırhlı panolar bulunuyor şoför korumalı aralıktan dışarıyı görebiliyordu. Zırhlı arabalar siperlere berkitilmiş savunma yuvalarına yaklaşarak ateş ediyor, arkasına ekli demir çengelle dikenli telleri söküp alıyordu. Yine birinci dünya savaşında kullanıma giren ve düz arazide çok etkili olan tank Çanakkale’de kullanılmadı. Yarımadada arazinin dar ve engebeli olması mekanik yapısı ve ikide birde kopan paletleriyle henüz emekleme evresinde olan tank kullanımına uygun değildi.

X-Layter (X-Lighter) çıkarma aracı                   

25 Nisan çıkarmalarında gemilerden sahile asker taşıyan kürekli filikaların yeterli sayıda asker almadığı, güvenli ve hızlı olmadığının farkına varan İngilizler askeri kıyıya taşıyacak, kıyıda kumsala oturarak sabit duracak,  boyu 35m eni 7m,  başında açılıp kapanan çıkarma rampası olan, bir seferde 500 asker taşıyan, kurşun geçirmez çelik gövdeli,  orta yerinde yüksek bir platform üzerinde makineli tüfek monteli ve motorlu 200 adet  X-Layter (X-Lighter) çıkarma aracını hizmete soktular. İki seferde 1 tabur (1000) asker taşıyan X-Layter anfibik harekata sürat ve kolaylık sağladı. Bu araçlar ilk olarak Suvla’da Anafarta çıkarmalarında kullanıldı.

Uçak, uçak gemisi ve tarassut (gözlem) balonları, Zeplinler                     

Çanakkale savaşı hava kuvvetlerinin ilk kullanıldığı sahnelerden biriydi. İngiliz hava gücü Çanakkale’ye 7000 tonluk HMS ARC ROYAL uçak gemisi ile geldi. Uçaklar geminin güvertesinden vinçle alınarak denize indiriliyor ve denizden havalanıyordu. 7 uçak taşıyan ARC ROYAL e sonradan birçok uçak daha katıldı. Bu uçaklar gözlem yaparak, havadan fotoğraf çekerek keşif ve alçak uçuş yaparak yürüyüş halinde (intikal eden) birliklere saldırıyordu. Başlıca silahları bomba, çivi ve makineli tüfekti. Çanakkale’de müttefiklerin 42 uçağına karşılık Türk tarafının sadece 3 uçaktan ibaret olan hava kuvveti sonradan artarak 7 uçak sayısına ulaştı. O yıllarda daha kuruluş aşamasında olan Türk hava gücü Çanakkale’de üstün düşman kuvvetleri karşısında büyük iş başardı bu savaşlarda onlarca kahraman havacı yetişti.

Hava aracı olarak uçaklardan başka tarassut (gözetleme) balonları vardı. Arıburnu çıkarması balonlarla uçaklarla desteklendi saldırı kuvvetlerine ve topçulara uçaklar ve sabit balonlar hedef gösteriyor hangi yönde kaç km’ye atış yapılacağını Türk birliklerinin yerini, yürüyüş yönünü, topçu bataryalarının konumunu bildiriyordu.

Denizaltı  

Denizaltı ilk olarak birinci dünya savaşında denizde bir kuvvet çarpanı niteliği kazanan yeni bir silahtı. Müttefik denizaltılarına karşı önlem olarak boğaza denizaltı engel ağları çekildi. Buna rağmen İngiliz denizaltıları Marmara’ya sızarak lojistik nakliyatı (erzak cephane ve asker naklini) önemli boyutta tehdit ettiler gemilerimizi batırarak taşımayı aksattılar. Düşman denizaltıları 96 günde 94 gemimizi batırdılar. Bu olayların birinde yaralılarımızı cephe gerisine hastaneye taşıyan Halep vapuru İngiliz denizaltısı tarafından torpillenerek batırılmış 200 yaralı asker şehit edilmişti. Medeni İngilizler üzerinde kızılay işareti bulunan hastane gemilerine bile torpil atıyorlardı. Buna karşılık Türk sahil bataryaları 5 ocakta Fransız Saphir denizaltısını batırmış, 30 Ekim 1915 günü Kilitbahir'de topçu eri Müstecip onbaşı Fransız denizaltısı Turquoise'ı esir almıştı. Periskopu kırılan denizaltı satha çıkarak teslim olmuştu. Başkaca Sultanhisar torpidosu İngiliz E-2 denizaltısını teslime zorladı ele geçirdi.

Yeraltında savaş (Lağım savaşı)

Savaş uzadıkça taraflar düşmanı habersiz yakalayacak baskın nitelikli savaş metodları arayışına girdiler. Bunlardan biri lağım faaliyetiydi. Toprak altında tünel kazarak düşman siperlerinin altına patlayıcı (dinamit) yerleştiriliyor siperler patlatılarak havaya uçuruluyordu. Askerlerin kulağını yere dayayarak kazma kürek seslerini dinlediği ve karşı tünel kazarak önlem aldığı dehşet savaşıydı. “Esat paşa tünel açma konusunda bilgilerinden yararlanmak için Zonguldak’tan usta madenciler istedi.  Öncelikli sorun düşmanın nerede tünel kazdığını anlamak ve karşı önlem almaktı. Pratik zekâlı biri bir çözüm buldu. Yeri dinlemek için orta boy yemek kazanları kullanılacaktı. Kazanın ağız kısmını toprağa, kulağını da kazanın dibine dayıyor ve yeraltını dinliyorlardı. Eğer düşman tünel kazıyorsa uzakta bile olsa kazma tıkırtısı kazanın içinde yankılanarak büyüyor yerin kazıldığı anlaşılıyordu. Bu ilkel zor zaman aygıtı çok işe yaradı düşmanın yeraltı etkinlikleri izlenmeye lağıma karşı önlem alınmaya başlandı”. (DİRİLİŞ-Turgut Özakman).

ÇANAKKALE DENİZDEN SAVUNULAMADI

Birinci dünya savaşına girdiğimiz 1914 Ekiminde Adalar Denizi’ni (Ege’yi), Çanakkale Boğazı’nı ve Gelibolu yarımadasını savunacak, düşmanı anakaraya yaklaştırmayacak güçte deniz kuvvetimiz yoktu. Eğer olsaydı Muttefikler Bozcaada’ya ve İmroz’a gelemez bu 2 adada üs kuramaz, yığınak yapamaz ve yarımadaya çıkarma ve kara harekâtı yapamazdı. Sözün özü donanma gücümüz yetmediği için savaşı karada kabul etmek zorunda kaldık. Bunun bedeli büyük oldu. Binlerce askerimiz doğduğu yaşadığı ektiği biçtiği topraklarda can verdi. Şehitlere ana sütü kadar helâl sularda düşman zırhlıları dolaşıyordu, onları kovacak gemilerimiz yoktu.

Denizde ölmeyen karada ölecekti!

Çanakkale düşmanı karaya çıkarmadan denizden savunulabilirdi, savunulamadı. Osmanlı denizcileşme ülküsünü yitirmiş, karanın en kolay denizden savunulacağını unutmuştu. Doğu Akdeniz’i, Girit’i, Rodos’u, Onikiada’yı, Adalar Denizi’ni (Ege) çoktan kaybetmişti. Denize hükmeden Müttefikler Çanakkale savaşına bizden bin adım önde başladılar!

KARA SAVAŞLARI - AKDENİZ SEFERİ KUVVETLERİ

18 Mart yenilgisi İngiltere’de şok etkisi yaptı. İnanılmaz birşey olmuş birleşik armada Dardanel boğazını geçememişti. Toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere denizde yenilmişti. İmparatorluk savaş konseyinin elbette bir B planı vardı. Bu plan donanmanın Marmara’ya güvenli geçişini sağlamak için Gelibolu yarımadasında Boğaza hakim tepeleri ele geçirmeyi öngörüyordu. Boğaz savaşı için Bahr-i sefid kuvvayi seferiyesi (Akdeniz seferi kuvvetleri) Mediterranean Expeditionary Force (MEF)) adı altında İskenderiye’de (Mısır) 75,000 asker toplandı. Bu kuvvetin dökümü şöyleydi:

-        İngiliz Anavatan Birliklerinden 29.tümen (17,000 asker)

-        Avustralya, Yeni Zelanda ordu birlikleri ANZAK kolordusu (30,000 asker).

-        İngiliz Kraliyet Deniz Tümeni (10,000 asker).

-        Fransız müstemleke (sömürge) tümeni (16,000 asker).

-        16,000 hayvan (at, katır v.b.)

-        İngiliz Fransız birleşik donanmasının 85 savaş gemisi 470 top + 250 yardımcı gemi ve deniz aracı.

25 Nisan 1915 sabahından 9 Ocak 1916 sabahına kadar 259 gün süren Çanakkale kara savaşlarında 33.000 hektar alanda büyük çarpışmalar yaşandı, büyük kayıplar verildi. Iki tarafta toplam bir milyon askerin katıldığı Çanakkale; topoğrafyadan yararlanmanın öne çıktığı, kurmay zekânın, komutanlık yeteneğinin, bireysel direnme gücünün, bedensel ve ruhsal takatın kazandığı, teknik üstünlüğün kazanmaya yetmediği ve emperyalist orduların kaybettiği ilk savaş olarak tarihe geçecekti.

TÜRK TARAFI – SAVUNMA KUVVETLERİ

Denizden Marmaray’a geçemeyen düşmanın geçiti karadan zorlayacağı kesindi. Bu Türkler için yeni bir durum değildi, Gelibolu yarımadasında anfibik harekât (çıkarma) ve kara savaşları bekleniyor, bunun için gerekli önlemler alınıyordu.

Müttefik donanmanın 18 Mart deniz savaşında üçü mayına çarparak batan ve dördü ağır yaralı 7 zırhlı kaybederek geri çekilmesi, İtilaf devletlerinin yenilebilir bir güç olduğunu göstermiş, Türk tarafında askerin özgüveni artmıştı. Subaylar denizde yendiğimiz düşmanı karada haydi haydi yeneriz diyordu..Boğazı savunmak için kurulan 5.Ordu’nun komutanlığına (Liman Von Sanders) Liman paşa atandı. 5.Ordu birlikleri Çanakkale’de 4 ayrı gurup olarak konuşlanacaktı.

1.Grup – 1. ve 7. Tümen Saros ve Bolayır                                                                 

2.Grup – 3. ve 11. Tümen Çanakkale’de                                                                                           3.Grup – 9. Tümen Yarımadanın güneyinde Seddülbahir ve Kabatepe mıntıkasında.                                                                                                                                                                                    4.Grup- 19.Tümen Ordu yedeği olarak yarımadada Maltepe Bigalı arasında. Gruplar arasında 1 - 2 günlük yürüyüş mesafesi vardı.

Çanakkale’de; kara kuvvetlerinden ibaret tek kuvvet çarpanına dayalı Türk ordusu, kara deniz hava ve denizaltı gücü olmak üzere 4 kuvvet çarpanına sahip 4 boyutlu düşmanla savaşacak, güçlerin eşit olmadığı bir savaş olacaktı. Türk savunma kuvvetlerinin tek üstünlüğü (avantajı) Gelibolu Yarımada’sında kıyı başlarını ve belli başlı yükseltileri tutmuş olmasıydı.

Müttefiklerin en büyük artısı 3 tarafı denizlerle çevrili yarımadada müttefik donanmanın 470 namlulu ateş gücüne ek olarak karaya çıkarılacak olan 100’den çok kara topuna sahip olmalarıydı. Türk birlikleri atış menzili 18 kilometreye ulaşan gemi toplarıyla denizden sargıya alınmıştı. Bu durum düşmana büyük bir ateş üstünlüğü sağlıyordu. Türk tarafında tabya ve bataryalarda 74 adet müstahkem mevki topu + 82 havan ve obüs  + 58 adet küçük çaplı olmak üzere toplam 214 top vardı. Makineli tüfek sayısı ve mühimmat çokluğu itibariyle de düşman büyük fark atıyordu. Türk topçusunun bir bir sayarak ateşlediği mermilere karşılık düşman topçusu sınırsız sayıda mermi yakabiliyordu buna ek olarak İngiliz Fransız ortak hava kuvvetinin 18 uçakla başlayan ve giderek 42 uçağa yükselen sayısal üstünlüğüne karşı Türk tarafı başlangıçta 3 uçağı olan ve savaşın son evresinde bile en çok 7 uçak uçurabilen kuvvetti.

Namlu sayısı, sınırsız mühimmat, silahların teknik üstünlüğü karşısında savaşı dengeleyecek, iki ordunun kazanma şansını eşitleyecek tek ilke tek strateji ölümüne savaşmaktı ve bizim askerimiz bunu yaptı, Türk milletin kaabiliyeti karakteri eğilmez bükülmez inadı buna uygundu.                     

18 Mart günü topçu mülâzım (teğmen) Aşir Arkay’ın - Çarpışan kuvvetlerin insana dehşet verici farkı karşısında bizde galibiyet ümidi yok gibiydi dediği, ümitsizliğin önce ümide ve sonra zafere dönüştüğü savaştı.

SAVAŞIN ANA ETMENİ – COĞRAFYA

Çanakkale’de savaşın yazgısı coğrafyanın ve topoğrafyanın dikte ettiği ilkeleri hangi komutanın doğru okuyacağında ve savaşın değişken seyyaliyeti (akışkanlığı) ve dinamizmi içersinde ele geçecek anlık fırsatları kullanma noktasında düğümleniyordu.. Bu açıdan bakınca kendi vatan toprağını savunacak olan Türklerin kazanma olasılığı daha çoktu ve sonunda strateji bilimi haklı çıkacak zafer yakıştığı yerde hak edende kalacaktı.

Yaklaşık 5 km lik bir çizgiden oluşan Seddülbahir cephesiyle yine yaklaşık 15 km lik Arıburnu cephesinde karşılıklı 350,000 askerin savaştığı zamanlar oldu. Çıkarma ertesi dar kıyıbaşına sıkışan müttefiklerin cephe gerileri yok denecek kadar azdı. Kıyıdan içeriye en çok 4-5 km girebilmiş olmaları düşman birliklerine hareket alanı bırakmıyor arazide yaşanan yer darlığı ve sıkışıklık askerlerin psikolojisini bozuyordu. Bir baskın veya bozgun durumunda kaçacak sığınacak yer yoktu, denize dökülmek tam da bu coğrafyaya uyan bir tabirdi.

Yarımadanın güneyinde arazi daha az engebeli olduğu için Seddülbahir’de savunmanın mantığı toprağı olabildiğince derin kazarak yerleşmek,  Arıburnu’nda ise arazi engebeli olduğu için düşman hatlarına olabildiğince yakın olmaktı.  Baskın ve sürpriz burada çok önemli bir faktördü. Ateş hattında askerler aralıksız alarmda uyanık ve süngüler takılmış olarak bulunmak zorundaydı. Dalgınlık, sere serpelik, hayal kurma, uyuklama rüya görme gibi doğal beşeri hallere izin yoktu. Ön hat siperlerde hayat duruyor motamot, yüzde yüz askerlik başlıyordu.

Buna karşılık Türklerin en büyük gücü kendi öz vatan toprağını savunmanın, mutlak haklı olmanın ateşlediği ruh gücüyle zirve yapan bedensel takat, irade, direniş ve mutlak kazanma azmi birlikte yoğrulup yumruk olmuş bir itikat kuvvetiyle kalplerde yer etmişti. Bu mânevi kuvvetlere ek olarak Türk birlikleri avucunun içi gibi ezbere bildiği yarımada topoğrafyasında askeri stratejinin dikte ettiği en uygun noktalara yerleşmiş boğaza hâkim olan yükseltileri tutmuştu.

Türk deniz gücü zamanın dünya devi müttefik donanma karşısında Adalar Denizine (Egeye) çıkacak düşmanı denizde karşılayacak durumda değildi. Gemi sayısı ve donanımı ancak Marmara denizinde lojistik nakliyata koruma sağlamaya yetiyordu. Donanmanın eski atıl zırhlılarından sökülen gemi topları karada topçu birliklerine katılmıştı. Muharip birimler ancak baskın yaparak varlığını gösteren çok iyi eğitilmiş personeli bıçak gibi bilenmiş küçük gemilerden ibaretti. Bu gemiler minimal gücüyle üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirdi.

Bu kahraman gemilerden: 8 Mart 1915 gecesi Karanlık limana döktüğü mayınlarla 3 düşman zırhlısını yok eden Nusrat mayın gemisi, Morto limanınında İngilizlerin HMS Goliat zırhlısını gece baskın yaparak 3 torpidoyla batıran Muavenet-i Milliye muhribi, İngiliz denizaltısı AE-2 yi 2,5 saat süren ısrarlı bir deniz savaşından sonra teslim alan Sultanhisar torpidosunu, Marmaraya sızan İngiliz ve Avustralya denizaltılarının ölüm tehdidine karşın İstanbul’dan Akçay’a asker taşıyan Şirket-i Hayriye vapurlarını sayabiliriz. Bunlar kendi küçük ama başarısı büyük kahraman gemiler olarak tarihe geçtiler.

SİPERLER - SAVUNMA ve TAARRUZ ÜSLERİ

Dar ve uzun yarımada coğrafyasının şekillendirdiği savunma hatları geriye doğru derinliği fazla olmayan fakat denizden gelerek karaya yürüyen düşman saflarına koşut uzun ve dolambaçlı siperlerden oluşuyordu. Siperler topoğrafyanın zorunlu kıldığı engebelere göre düz ya da yay gibi eğri, inişli çıkışlı köşeli dönüşlü, duvarları kalaslarla kütüklerle berkitilmiş, kum torbalarıyla perdelenmiş adam boyunu aşkın derinlikte, karmaşık bir şebeke oluşturuyor bu nedenle düşman siperleriyle Türk siperleri yer yer 20-30 metreye kadar birbirine yaklaşıyor ve uzaklaşıyordu bir yerde siperler neredeyse birbirine girecek kadar yanaşmış arada sadece birkaç metre kalmıştı.

Ulaşım yollarının gündüz donanma ateşine açık olması hem de tayyare saldırılarından korunmak için savaş alanından geride konuşlanan İhtiyat birliklerinin ön hatlara intikali yorucu gece yürüyüşüyle yapılıyor, saatlerce yürüyen asker kısa bir dinlenme molasından sonra savaşa giriyordu…

Metrekareye düşen top mermisi, tüfek ateşi ve makinalıların aralıksız mermi yağmuru nedeniyle çatışma alanının büyüklüğüne oranla çok fazla cephane yakılan bir savaş olmuş ve bunun sonucu olarak asker zayiatı da çok yüksek sayılara tırmanmıştı.

Akdeniz seferi kuvvet komutanları yaptıkları ilk kestirimlere göre 80 bin askerle Gelibolu yarımadasının ele geçeceğini hesap etmişler ama kısa zamanda bu sayının yetersiz olduğunu anlamış, ek olarak 50 bin ve daha sonra 60 bin asker daha takviye istemiş ve almıştı. Osmanlı’nın Kanal (Süveyş) saldırısının başarısız olması üzerine İngilizler Mısır’da konuşlanan 50 bin askeri de Çanakkale’ye getirmişti. Savaş sürdükçe Türk direnişi karşısında bir türlü sayısal hesapları tutmayan müttefikler Çanakkale seferi boyunca yarımadaya 500 binden çok asker yığmak zorunda kaldılar. Türk tarafı da Çanakkale’ye 500 bini aşkın asker sevk etmişti. Her iki ordunun bu kadar çok askeri Çanakkale savaşına ayırması dünya savaşının gidişatını da etkilemişti.

Müttefiklerin ana hedefi donanmanın Çanakkale boğazından sorunsuz bir şekilde geçişini sağlamaktı. Bunun için yapılacak anfibik (deniz kara ortak) harekâtın ağırlık merkezi Gelibolu yarımadası olacaktı. Yarımadanın kuzeyinde Kabatepe Arıburnu arasına ve güneyde üçgen bir çıkıntı şeklinde Ege’ye uzanan Seddülbahir’de 5 ayrı yere çıkarma yapılacak, karaya çıkan birlikler kıyıda tutunduktan sonra donanma desteğinde iç kesimlere yürüyerek tepeleri ele geçirecekti. 60,000 askerin katılacağı harekâtın ikinci evresinde kuzeyden ve güneyden ilerleyecek birlikler Boğaza hâkim Kilitbahir platosunda buluşacaktı. Kilitbahir bataryaları susturulduktan, Kepez burnuyla geçit arasında yer alan 10 sıra (377) mayın taranıp temizlendikten sonra birleşik donanma mayından arınmış güvenli suyolundan Marmara’ya çıkarak İstanbul’a ulaşacaktı.

Suvla’dan Eski Hisarlığa kadar bütün güney bölgesi Eceabat komutanlığına bağlıydı. 19.tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal Seddülbahir’e yaptığı teftişten deniz yoluyla Eceabat’a dönerken yarımadanın Rumeli yakasında yer alan büyük dağ kitlesini işaret ederek “Kocadağı ele geçiren Gelibolu yarımadasına hakim olur.” demişti. İngiliz Fransız birleşik komuta heyeti elbette bu gerçeğin farkındaydı. Amiral gemisi HMS Queen Elizabeth zırhlısının subay salonunda harita üzerinde yoğun kurmay etkinliğiyle hazırlanan plana göre Kabatepe’nin kuzeyine 30,000 kişilik Anzak kolordusu, Seddülbahir’e İngilizlerin 29. tümen (17,000 asker) ve Fransız kuvvetleri çıkacaktı buraya ayrılan kuvvet toplam 40,000 kadardı.

Ana planı örtmek için 2 yerde aldatma amaçlı gösteri yapılacaktı. Fransızlar Anadolu yakasında Beşike’de, İngilizler Saros körfezinde çıkarma yapacakmış gibi donanma gezdirerek gövde gösterisi yaparken bir Fransız alayı da Kumkale’ye çıkarak buradaki Türk birliklerini oyalayacak, boğazın Rumeli yakasında Seddülbahir’e destek olmasını engelleyecekti. Bu yalancı gösterilerin amacı ikisi Maydos’ta ikisi Anadolu yakasında yedek (ihtiyat) olarak bekletilen 36,000 (4 tümen) askerin savaşa katılmasını önlenmekti. General Hamilton’un aldatma planı başarılı oldu. Saros körfezinde çıkarma bekleyerek oyalanan 5. Ordu komutanı Liman Paşa’nın Seddülbahir’de ve Arıburnu’da başlayan çıkarmaları ciddiye almaması ve ana çıkarmanın Saros körfezinden olacağında ısrar etmesi, asıl çıkarma yerlerine takviye göndermekte gecikmesi müttefiklerin karada tutunmasına ve savaşın uzmasına sebep oldu.

Kabatepe Arıburnu çıkarmasını 30,000 kişilik Anzak kolordusu yapacaktı. Kıyıları sarp bayırları fundalık Kabatepe Kocaçimen Conkbayırı hattı engebeli, doğal engellerle dolu, savaşması zor bir yerdi. Burası için Anzak kolordusunun seçilmesi rastlantı değildi. Anzak askerlerinin çoğu sivil yaşamında kazma kürek kullanmış, çapa sallamış, ekin biçmiş taş taşımış at binmiş toprak adamı ya da altın arayıcı, madenci ve iyi silah kullanan avcılardan oluşuyordu.  Anzak askeri düzeni savaşçı yeteneği olan gözü pek ve savaşa kolay alışacak, motive olacak (isteklenecek) avantürist (macera heveslisi) kimi para canlı, kimi eski vatanı İngiltere için savaşmayı göze alan gönüllüleri seçmişti.

Yıllar öncesinden gezgin ya da arkeolog kimliğiyle Türkiye’ye gelerek askeri bölgeleri adım adım dolaşan İngiliz ajanlarının yaptığı 1/20,000 ölçeğinde ayrıntılı haritalar subaylara dağıtıdı. Birlikler savaş alanında araziyi haritadan okuyarak ilerleyecek, plan matematik kesinliğiyle işleyecekti. Müttefik komutanlara göre bu plan 3 gün içinde sonuç alacaktı. Kilitbahir platosundan aşağı inecek birlikler Türk sahil bataryalarını ele geçirerek suyolunu açacak, donanmanın boğazdan güvenli geçişini sağlayacak bir altın vuruştu.

Devamı yarın...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kademoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.