İstanbul’un Resmen İşgali (16 Mart 1920)

Giriş: Mondros Mütarekesi sonrası 13 Kasım 1918’de İstanbul İtilaf Devletleri’nin askerî denetimi altına alınmıştı. Aradan 16 ay 3 gün geçtikten sonra Osmanlı başkenti bu kez resmen işgal edildi. Bu eylemin amacı, tasarladıkları barış şartlarını (Sevr)Türklere kabul ettirmede karşılaştıkları güçlükleri ortadan kaldırmaktı.[1] Bu güçlüğün kaynağı da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Ankara’da başlayan milli hareketti. İngilizler, milli hareketin başarıya ulaşmasının yol açabileceği olumsuzlukları düşünmek bile istemiyorlardı. Onların tercihi, milli harekete düşman bir hükümetin başa geçmesi ve milli hareketi bastırmasıydı.[2]

16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesiyle Türkleri artık İstanbul’da zor günler bekleyecekti. Bazı Ermeni ve Rum grupların işgal güçleriyle işbirliği yaparak Türklere karşı giriştikleri hareketler Türkler için dayanılmaz boyutlara varacaktı. Meskenlere el koyuyorlar, Türklere hakaret ediyorlar, değerli eşyalarını gasp ediyorlardı. Hatta halkın bayrak, ezan gibi kutsal değerlerine saldırıyorlardı. Posta paketleriyle yurtdışına sikke ve külçeler halinde altın da kaçırıyorlardı.[3]

Bilindiği gibi, İstanbul’un ilk defa fiili olarak işgal edildiği 13 Kasım 1918 tarihi ile işgal güçlerinin kenti resmen terk ettiği 6 Ekim 1923 arasını kapsayan yaklaşık 5 yıllık dönem “Mütareke Dönemi” olarak adlandırılır. İşte bu Mütareke Dönemi İstanbul’undaki yaşam birçok romana konu olmuştur. Atilla İlhan’ın “Dersaadette Sabah Ezanları”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Sodom ve Gomore”, Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Sahnenin Dışındakiler”, Halide Edip’in “Ateşten Gömlek”, Mithat Cemal’in “Üç İstanbul”, Hıfzı Topuz’un “Çamlıca’nın Üç Gülü”, Peyami Safa’nın “Biz İnsanlar”, Münevver Ayaslı’nın “Pertev Bey’in Üç Kızı”, Hilmi Ziya’nın “Yarım Adam”…[4]

Biz bu çalışmamızda, Türk tarihinin en kara günlerinden olan 16 Mart 1920 olayından birkaç kesit sunmaya çalışacağız.

İstanbul’un İşgali İçin Öne Sürülen Bahaneler: Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı başlarında müttefikler kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşmalarla Osmanlı topraklarını paylaşmışlar, İstanbul ve çevresini de Ruslara bırakmışlardı. Ancak Rusya’da başlayan 1917 Bolşevik İhtilalı sonrası Çarlık Rusya’sının yıkılması ve Rusların savaştan çekilmesiyle İstanbul’a bu kez İngilizler göz diktiler.

Lord Curzon, o yılların İngiliz devlet adamları arasında Türk düşmanlığını en ileri vardıranların başında yer alıyordu. Lloyd George ile birlikte, Türklere karşı sonsuz bir hınç besliyorlardı. Türklerin Almanya’nın yanında savaşa girmiş olması İngiltere’ye pahalıya mal olmuştu. Bunun intikamını almak istiyorlardı. İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nın iki yıl kadar süreceğini ve bu iki yılda sömürge askerlerini kullanmakla yetineceklerini hesaplamışlardı. Türkiye bu hesabı bozmuş, savaş iki yıl uzamıştı. Savaşın son iki yılında İngilizler kendi çocuklarını cepheye sürmek, tarihlerinde ilk defa mecburi askerlik koymak durumunda kalmışlardı. Bundan Türkleri sorumlu tutuyorlardı.[5]

İngilizler, Mondros Mütarekesi’nden iki hafta sonra, mütareke hükümlerine aykırı olarak 13 Kasım 1918’de İstanbul’u işgal etti. Ancak Osmanlı yönetimine dokunmadılar. Padişah ve hükümeti, sanki hiçbir şey olmamış gibi yönetimlerini sürdürüyordu. İngilizlerin amacı, ileride yapılacak barış antlaşması şartlarını Türklere kayıtsız şartsız kabul ettirmekti. Ancak Anadolu’da başlayan direniş gittikçe güçlenmekteydi. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Misak-ı Milli’nin kabul edilmesi, Anadolu’da Kuva-yı Milliye ruhunun şahlanması ve Batı Anadolu’daki Yunan ordusunun aleyhindeki gelişmeler İtilaf Devletleri’ni harekete geçirmiş, daha sert politikalara yönelmelerine sebep olmuştur.[6]

Müttefik Devletlerin Dışişleri Bakanları o günlerde Türkiye’yi dize getirecek barış şartlarını (Sevr) görüşmek üzere Londra’da toplanmıştı. İngiltere Başbakanı Lloyd George, Londra Konferansı’nın 28 Şubat 1920 tarihli oturumunda, artık güçlerini gösterme zamanının geldiğini, 5 Mart’taki oturumunda ise Maraş olaylarının büyük devletlerin prestijine leke sürdüğünü ileri sürüyordu.[7] İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck, 29 Şubat 1920’de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a çok gizli ibaresiyle gönderdiği raporda; “direnişi kırmak için İstanbul Hükümeti nezdinde boş yere teşebbüslerde bulunmaktansa İstanbul’un fiili olarak işgal edilmesi gerekeceğini…” bildiriyordu.[8]

Londra Konferansı’nda İstanbul’un işgali artık ilk madde olmuştu. Lord Curzon’a göre Türklerin özellikle Anadolu’daki M. Kemal Paşa önderliğinde giderek büyüyen Kuva-yı Milliye hareketinin İngilizlere kafa tutan tavrı İstanbul’un işgaline sebep olmuştu ve İstanbul’un işgali müttefiklerin kararlılığının ve gücünün ispatı olacaktı.[9]

Üç müttefik (İngiltere, Fransa ve İtalya) Osmanlı başkentini işgal etmek için kesin kararlarını vermeye çalışırken, İstanbul’daki İngiliz birlikleri 9 Mart’ta işgalin öncüsü sayılabilecek bir girişimde bulundular. Anadolu’daki milliyetçi hareketin yönetildiği merkezlerden biri olan Türkocağı Merkezi’ni işgal ederek faaliyetlerine son verdiler.[10] Artık İstanbul’un işgaline ramak kalmıştı. Ancak geçerli bir bahane bulunmalıydı. O bahane de Maraş olayları olacaktı.

Mondros Mütarekesi sonrası günlerde başlayan işgaller kapsamında Fransızlar 21 Aralık 1918’de Adana’yı işgal ederek tüm Kilikya bölgesine yayılmaya başladılar. Fransızlar bu bölgede başlattıkları işgaller sırasında Ermenilerden hem askerî hem de idarî yönden yararlandılar. Gn. Gouraud’un emrindeki altı taburdan üçü Ermenilerden meydana gelmişti.[11] Maraş bölgesinde bir süreden beri Fransızlarla yapılan kanlı çarpışmalardan sonra, Türk güçleri 12 Ocak 1920’de Maraş’a girmişlerdi.[12] Bu çarpışmalarda Fransız üniforması giymiş Ermeniler de ölüyordu. İtilaf Devletleri bu durumu “Ermeni kırımı” gibi göstermeye çalıştılar. 28 Şubat 1920 günü Lord Curzon, “Kilikya’da çok ciddi bir durum var” diyerek önlem alınmasını savunuyordu. Birinci önlem de İstanbul’da eyleme geçmek olacaktı. Curzon, “Müttefikler, ya Türkleri İstanbul’dan çıkarma tehdidinde, ya da başka bir harekette bulunmalıdır” diyordu.[13]

3 Mart 1920 günü İngiltere Başbakanı Lloyd George da, hazırlanmakta olan ağır barış şartlarını Türklere kabul ettirebilmek için İstanbul’un işgal edilmesi gerektiğini savunarak, şunları söylüyordu:

“Padişaha resmen İstanbul’da kalabileceği söylenmişti. Sonuç ne oldu? Ermeniler (Maraş’ta) kıyıma uğradı… Barış konferansı kararlarına direnme istekleri daha fazla arttı. İşte bu, Türklerle tatlı konuşmanın sonucudur… Türklerin akıllarını başlarına getirmek için bir kuvvet gösterisi gerekiyor.”[14]

İngiliz basınında çıkan haberler de, İngiliz kamuoyuna işgal gerekçelerini şöyle bildiriyordu: “Milli organizasyona başlayan bu adi adamlar (M.Kemal ve arkadaşları) ne Hükümete ne de Sultana itaat etmiyorlar. Kendi halkının ızdırabına sebep oluyorlar. İstanbul Üniversitesi konferansları da bu hareketi artırdı. İstanbul’un Türklerde kalacağını söyledik. Hıristiyanlara saldırmayın, olay çıkartmayın dedik, fakat dinlemediler. En sonunda işgal zorunda kaldık” diyerek işgali haklı göstermeye çalışıyorlardı.[15]

İşgal Başlıyor: 16 Mart 1920 Salı sabahı saat 09.30 sularında İngiliz Yüksek Komiserliği Baştercümanı Andrew Ryan, randevusuz ve habersiz, Osmanlı Sadrazamı Salih Paşa’yı ziyaret ederek kendisine İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserlerinin ortak notasını sunar. Notada, İstanbul’un o gün saat 10.00’da işgal edileceği ve Barış Antlaşmasının (yani Sevr’in) yürürlüğe konulmasına kadar süreceği bildiriliyordu. Yine bu notada M.Kemal ve öteki milliyetçi liderlerin Osmanlı Hükümeti’nce tanınmadıklarının hemen açıklanması da isteniyor, onların öncelikle Kilikya olaylarından sorumlu oldukları öne sürülüyordu.[16]

İngiliz istihbarat raporlarında, başkentin işgalinin bazı sorumsuz telgrafçılar tarafından abartılarak Ankara’ya tellendiği bilgisi yer alır. Türk telgrafçıları işgal olayını abartmamışlardır. Tam tersine, İngilizler o gün kalleşçe kan dökmüşlerdir. Resmen işgal 10’da başlayacak diyorlardı. Bunu yarım saat kadar önce Osmanlı Hükümeti’ne duyuruyorlardı. Oysa dört saat önce saldırıya geçmişlerdi. Yani savaş ilan etmeden savaşa başlamak gibi bir kalleşlik etmişlerdi.[17]

O sabah saat 06.00 sularında elli kişilik bir İngiliz birliği, otomobillerle Şehzadebaşı’ndaki X. Kafkas Tümeni’nin karargâhını giderek, karargâhın önünde bulunan nöbetçiye saldırıp etkisiz hale getirmişler, yardıma koşan nöbetçi onbaşıyı ateş ederek yaraladıktan sonra koğuşlara hücum ederek henüz uykuda bulunan askerlere ateş açmışlardır. Bunun sonucunda 5 er şehit olmuş, 10’u da yaralanmıştır. Bunların arasında Tümenin silahsız bando erleri de bulunuyordu. İngilizler, Ütğm. Nail ile Hesap Memuru Arslan ve Alay Kâtibi Bekir Zeki’yi yanlarına alıp götürdüler.[18]

Kafkas Tümen Karargâhı’nda meydana gelen bu kanlı olayın ardından, şehrin stratejik noktalarını askerî kontrol altına almaya başlayan İtilaf güçleri Beyoğlu, Galata, Beşiktaş, Şişli, Kasımpaşa, Kadıköy ve Üsküdar gibi bölgelerdeki caddelere makineli tüfeklerle donatılmış müfrezeler yerleştirdiler ve buralara giriş çıkışı yasakladılar. Bazı yerlerde ise yol kenarlarına siperler kazıp, yanlarına silah çatarak halkı korku ve heyecana düşürecek bir vaziyet içine girdiler.[19] İşgal sürerken telefon ve telgraf görüşmeleri yasaklanmış, Boğaz’daki deniz ulaşımı durdurulmuştu.[20]

Osmanlı Parlamentosu, Hükümet daireleri ve bakanlıklar da işgale uğrayacaktı. Saat 10’da Harbiye Nezareti giren İngiliz deniz piyadeleri bütün odalara silahlı nöbetçiler yerleştirdiler, rastladıkları subayların tabancalarını aldılar, muhafız ve inzibat birliğindeki tüm silah ve cephaneyi topladılar. Kasımpaşa’daki Bahriye Nezareti de yine İngiliz Deniz piyadeleri tarafından işgal edildi.[21] İşgal, orantısız bir kaba kuvvet kullanılarak, dipçiklerle, ölüm tehditleriyle gözdağı verilerek sürüyordu. Gazeteci Yunus Nadi, işgal güçlerinin bu şekilde davranmalarına bir mana veremediğini söyleyerek şu yorumu yapar:

“16 Mart İstanbul işgali, ortalığa mümkün olduğu kadar fazla dehşet vermek isteyen tertibat ile vuku bulmuştu. Haddi zatında bunu vahşiyane bir nümayiş addetmek mümkündür. İstanbul zaten müttefiklerin işgali altında bulunuyordu; karaya istedikleri kadar asker çıkarmışlardı, daha istedikleri kadar çıkarabilmeye de bir mani görmemekte idiler. O zamanın hükümetine – hatta ortada bir meclis bulunmasına rağmen- sadece bir nota vermekle de fiili ve zaten çok tecavüzkâr işgali resmi bir tasallut ve tahakküm haline sokmuş olurlardı. Hal böyle iken onlar bu işe mȃksus ve kuvvetin azametinden ziyade, vahşetini göstermeye yeter tertibat ile hususi bir mahiyet ve manzara vermeye itina etmişlerdir.”[22]

16 Mart günü İstanbul’da başta Rauf (Orbay) ve Kara Vasıf Beyler olmak üzere Milli Mücadele tarafları birçok aydın ve komutan tutuklanmıştır. İstanbul Muhafızlığı’nın (Merkez Komutanlığı’nın) 16 Mart 1920 günü yapılan tutuklamalarla ilgili raporuna şunlar kayıtlıdır:[23]

İngilizler tarafından alınıp götürülen zevatı esamisini mübeyyin cetvet.

1.Sabık Harbiye Nazırı Cemal Paşa (saat 6’da yüz kişilik bir müfreze ile abluka edilerek odasından gecelikle çıkartılarak Moda cihetine götürülmüştür.)

2. Erkan-ı Harbiyye-i Umumiye Sabık Reisi Cevat Paşa hazretleri. (Nişantaşı’ndaki konaklarından bir İngiliz Müfrezesi tarafından alınmış ve götürülmüştür.)

3. Ayan Meclisi azasından Çürüksulu Mahmut Paşa Hazretleri. (Evinden bir İngiliz Müfrezesi tarafından alınmış ve götürülmüştür.)

4. Sivas Mebusu Vasıf Bey. (Mebusan Meclisi’den alınarak götürülmüştür.)

5. Sivas Mebusu Rauf Bey. (Keza, Mebusan Meclisi’den alınarak götürülmüştür.)

Manastırlı Hamdi Bey: Atatürk, İstanbul’un işgalini ilk defa Manastırlı Hamdi’den öğrenmiş, hemen Anadolu’daki kolordu komutanlıklarına ve bağımsız sancaklara durumu iletmiş, alınacak tedbirleri bildirmişti. Hatta Edirne’de bulunan 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar (Eğilmez) Bey bile işgali, Mustafa Kemal Paşanın çektiği şifreli telgraftan öğrenmiştir.[24] Atatürk, ileride ‘Martonaltı’ soyadını alacak olan telgrafçı Manastırlı Hamdi Bey’i şöyle tanıtır:

“Bu vatansever ve cesur manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felȃketinden haber almak için kimbilir ne kadar çok beklemek zorunda kalacaktık. İstanbul’da bulunan nȃzır, mebus, komutan ve teşkilȃtımızdan bir kimsenin çıkıp da bize vaktinde haber vermeyi düşünmemiş olduğu anlaşılıyor.

Demek ki, hepsini heyecan ve korku bürümüştü. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş olduklarına hükmetmek, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf Memuru Hamdi Efendi, daha sonra Ankara’ya gelerek karargȃhımız telgraf memurluğu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü burada açıkça ifade etmeyi millî ve vatanî görevlerimden sayarım.”[25]

Atatürk, 16 Mart 1920 günü, Manastırlı Hamdi ile olan nefes nefese telgraf muhaberesini şöyle naklediyor:

Efendiler, 1920 senesi Martının 16’ncı günü öğleden önce, saat 10.00’da makine başında şöyle bir telgraf geldi:

“Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp, oradaki askerlerle çarpışarak, sonunda şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize arz olunur.   Manastırlı Hamdi.”

Manastırlı Hamdi devamında şu telgrafı çeker:

“Bizim en çok güvendiğimiz bir arkadaşımız var ki, yalnız o değil, herkes, yani gelenler söylüyor. Şimdi de Harbiye’nin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu Telgrafhanesi’nin önünde İngiliz askerlerinin bulunduğunu öğrendik, fakat telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri bilinmiyor.”

Tam bu sırada bu kez Harbiye telgrafhanesi telgraf memuru Ali Bey’den M. Kemal Paşa’ya şu telgraf ulaşır:

“Sabahleyin İngilizler basarak altı kişiyi şehit ettiler, on beş kadar da yaralı var. Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi işte, İngiliz askerleri Nezarete giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.”

Bu telgrafın kesilmesinin ardından manastırlı Hamdi Bey tekrar Mustafa Kemal Paşa’yla makine başında iletişime geçer:

“Harbiye Telgrafhanesi’ni de İngiliz askerleri işgal edip teli kestikleri gibi, bir yandan Tophane’yi işgal ediyorlar, bir yandan da zırhlılardan asker çıkarıyor. Durum ağırlaşıyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var. Paşa Hazretleri yüksek emirlerinizi bekliyorum… Manastırlı Hamdi”

Manastırlı Hamdi Bey daha detaylı bilgiler vermeye devam eder:

“Sabahleyin bizim asker uykuda iken, İngiliz deniz askerleri karakola gelip giriyor. Askerlerimiz uykudan şaşkınlık içinde kalkınca çarpışmaya başlanıyor. Sonunda bizden 6 kişi şehit oluyor, 15 kişi yaralanıyor. Bunun üzerine, zaten mel’unluklarını tasarlamışlar ki, hemen zırhlıları rıhtıma yanaştırıp bir yandan Beyoğlu tarafını ve Tophane’yi, bir yandan da Harbiye Nezareti’ni işgal etmişlerdir. Şimdi artık, ne Tophane’yi ne de Harbiye Telgrafhanesi’ni bulmak imkanı olmuyor.

Şimdi aldığım habere göre işgal Derince’ye kadar yayılıyormuş, efendim.

İşte Beyoğlu Telgrafhanesi de yok. Orayı da işgal ettiler galiba, Allah korusun, burayı işgal etmesinler. İşte Beyoğlu telgraf memurları, müdürleri geldiler, kovmuşlar.

Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım, efendim.”

“Milletvekilleri ile ilgili haber aldınız mı? Meclis Telgrafhanesi cevap veriyor mu?” diye sordum.

Hamdi Efendi: “Evet veriyor.” Karşılığını verdi.

Efendiler, bundan sonra artık Hamdi Efendi’nin sözünü işitemedik. İstanbul Merkezi’nin de işgal edilmiş olduğuna hükmettik.[26]

İstanbul’un İşgalinde İlginç Bir Olay: Akşam Gazetesi yazarı Falih Rıfkı Atay, 16 Mart 1920 günü başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor:

Bir İngiliz subayı ile İngiliz üniformalı bir Ermeni tercüman odaya girdi. Subay:

- Siz kimsiniz? Diye sordu.

Tutuklanacağımı sanıyordum. İlkönce kimliğimi gizlemek hatırımdan geçti, bir faydası olmayacağını düşünerek gazetenin yazı işlerine bakan sorumlu olduğumu ve adımı söyledim. Hemen cebinden bir kağıt çıkartarak:

- Şimdi bunu dizdireceksiniz, gazeteye basacaksınız, o zamana kadar burada kalacağız, dedi.

Uzattığı kȃğıt, İstanbul’un işgal bildirisi idi.

- Hiçbir yerini değiştirmeyeceksiniz, diyordu.

Bildiri öyle yazılmıştı ki, bu işgalin sebebi Türklerin suçları olduğunu sayıp dökenler, bizim hükümet midir, işgal makamları mıydı, belli değildi. Bildiride “muharebe” sözünün tam Ermeni şivesiyle “mahrebe” yazıldığı dikkatime çarptı. Mürettiphaneye götürdüğüm vakit, baş diziciye usulca:

- Sakın bu kelimeyi düzeltmeyiniz, dedim.

Tek başarımız, bu kelimeyi olduğu gibi basarak, işgal bildirisinin yabancı kaleminden çıkma ve Ermeni şivesiyle Türkçeye çevrilme olduğunu “Akşam” okurlarına anlatmaktı.[27]

M. Kemal Paşa’nın İşgal Karşısında Aldığı Tedbirler: Henüz İstanbul işgal edilmeden önce gerçekleri gören ve Milli Mücadele’nin Anadolu’da ve özellikle Ankara’da teşkilatlanmasında ısrar eden Atatürk, 12 Mart 1920’de Ankara’dan İstanbul’a çektiği telgrafta; “İngiliz müfettişi olarak Ankara’da bulunan Yzb. Vitol’ün ağır eşyalarıyla birlikte Ankara’yı terk ettiğini ve İstanbul’da mühim ve vahim hadiselerin tahakkuk edeceğini, arkadaşlarının gafil avlanmayarak sürat ve emniyetle Anadolu’ya geçmek için tertibat almaları gerektiğini” bildirmiştir.[28]

Gerçekten de, Konya’daki İtalyan müferzesi11/12 Mart gecesi Konya’yı terk etmiş, bu tarihten önce de Anadolu’nun bazı şehirlerinde bulunan İngiliz kontrol subay ve memurları da İstanbul’a çağrılmıştı.[29] Yine aynı şekilde Batum’daki İngiliz birliklerinden bir kısmı İstanbul’a getirilmiş, ayrıca Malta’daki İngiliz amirallik filosunun İstanbul’a gelmesi öngörülmüştü.[30] Bütün bu girişimler M.Kemal’in gözünden kaçmıyordu.

M. Kemal Paşa İstanbul’un işgal edilmesine ve Meclis’in basılmasına çok sert tepki göstermiş, belli başlı Avrupa devletleri ve ABD parlamentolarına telgraflar çekerek olayı şiddetle kınamıştır.[31] 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edilip Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin basılması, bazı milletvekillerinin yanı sıra 150 Türk’ün tutuklanması üzerine Atatürk’ün aldığı ilk tedbir, Anadolu’da bulunan bütün İngiliz subay ve memurlarını tutuklatmak olmuştur.[32]

Mustafa Kemal’in başvurduğu önlemler şunlardır:

* İstanbul ile haberleşmenin derhal kesilmesi,

* İstanbul’da yapılan tutuklamalara karşılık Anadolu’da İtilaf Devletleri subaylarının tutuklanması,

* Anadolu’ya düşman askerî naklinin engellenmesi için Geyve ve Ulukışla civarındaki demiryolu köprülerinin tahrip edilmesi ve Konya’daki Anadolu hat komiser yardımcısının derhal demiryollarına el koyması,

* Anadolu’daki bütün malî kuruluşların kıymetli eşya ve para miktarını tespit ettirerek İstanbul’a gönderilmesinin engellenmesi.[33]

Atatürk’ün, günümüz Amerika Birleşik Devletleri gücü ve konumunda bulunan o günün Britanya İmparatorluğu’nun subaylarını tutuklatması büyük bir cesaret, kararlılık ve basiret (ileriyi görme) örneğidir. Bir ülkenin başkentini işgal edip milletvekillerini, bakanlarını, komutan ve aydınlarını esir almak cüretini ve utanmazlığını gösteren İngilizlerden bu insanların geri alınması ancak takas yoluyla olabilirdi. Atatürk’ün tutuklattığı İngiliz subayları arasında Erzurum’da bulunan Yb. Alfred Rawlinson da vardı. Bu kişi, tutuklananlar arasındaki en önemli subaydı. Çünkü, ağabeyi Gn. Sir Henry Rawlinson Hindistan Genel valisiydi ve Yb. Rawlinson’un kendisi de Lord Curzon’un yeğeniyle evliydi.[34]

Bilal Şimşir, “Malta Sürgünleri” adlı eserinde, İstanbul’un işgal edildiği haberini alarak Kazım Karabekir Paşa’nın yanına gelen Erzurum Valisi Reşit Bey’in korku ve telaş içinde; “Acaba Rawlinson da şimdi Erzurum telgrafhanesini işgal ile haberleşmeyi kontrol altına alırsa ne yaparız?” dediğinden bahsederek, Vali’nin Erzurum’da 15 bin kişilik kolorduya bir İngiliz yarbayının tek başına meydan okuyarak telgrafhaneye el koyacağını düşünebilmesini, M. Kemal Paşa’nın böyle bir yılgınlık hali içerisinde bulunulan bir ortamda tutuklama emri verdiğine dikkat çekmektedir.[35]

Sonuç: Kuşkusuz, 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesi tarihimizin kara günlerinden biridir. Ancak bu olay İngilizlere pahalıya mal olacak, onların beklemedikleri ve hoşlanmadıkları gelişmeler yaşanacaktır. Her şerde bir hayır vardır, derler. Ben İstanbul’un resmen işgalini ve Türklere yapılan dayanılmaz hakaret, haksızlık, baskı ve zorbalıkları düşününce aklıma Halide Edip Adıvar’ın işgali protesto eden mitinglerinde söylediği şu sözünü hatırlarım: “Kardeşlerim! Bilin ki, gecenin en karanlık olduğu, bir türlü sabahın olmadığı zaman, günün ağarmasının en yakın olduğu zamandır.” Gerçekten de bu işgal, yeni Türk devletinin tohumlarının atılıp yeşereceği zemini hazırlamıştır.

Bilindiği gibi, işgalden hemen 3 gün sonra, M.Kemal Paşa, 19 Mart 1920’de ünlü “ Seçim Beyannamesi”ni yayımlayacak, 35 gün sonra da Ankara’da Yeni Türk Devletinin temeli olan TBMM açılacaktır. Eğer İstanbul işgal edilip Osmanlı Parlamentosu çalışamaz hale getirilmeseydi, herhalde Ankara’da Meclis’in açılması bu kadar hızlı gerçekleşemezdi. Büyük tarihçi Cemal Kutay, 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin İngiliz askerleri tarafından basılmasının ardından, Meclis’in, “Bu şartlar içinde devamına imkân görmediğimiz meclis çalışmalarına ara veriyoruz” denilerek 18 Mart 920 Perşembe günü toplantılarına SON vermesinin aslında bir BAŞLANGIÇ olduğunu, ancak o günlerde en nikbin (iyimser) olanlar bile İstanbul’un işgalinden 37 gün sonra Ankara’da adı Büyük Millet Meclisi olarak milletin kaderini ele alacak bir Meclis’in toplanacağına asla ihtimal vermezdi, yorumunu yapar.[36]

Çalışmamı, büyük Atatürkçü Hanri Benazus’un İstanbul’un işgaline varan gelişmeleri değerlendiren yazısı ile bitirmek istiyorum. Şöyle diyor değerli yazar:

İngiliz Muhipler Cemiyeti: Papaz Frew, Tercüman Ryan ve General Deeds operasyonu yönetenlerdi, kendilerine kucak açan Sait Molla başta olmak üzere birçok hainle el ele verdiler.

İngiliz Muhipler Cemiyeti’ni içeriden birileri kurmalıydı… Sait Molla’da karar kılındı.

Taktik: İslamcı teşkilatlarla işbirliği yapılarak büyük kitleleri etkilemekti.

Sonuç: “İngiliz İslam’ı” olacaktı.

21 Mayıs 1919’da Alemdar Gazetesi sevinçle İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kuruluşunu ilan etti. Birkaç ay sonra Sait Molla, Papaz Frew’e yazdığı mektupta Cemiyetin gizli amaçlarını teyit etti:

1. Anadolu’da isyan çıkarmak,     2. Milli Mücadele’yi felç etmek, 3. Kurtuluş için tek yolun İngiliz himayesi olduğunu yaymak, 4. Suriye, Filistin ve Irak’ı İngiltere’ye bağlamak için çalışmak.

Çalışmalar sonuç verdi. 1919 ve 1920’de Anzavur İsyanı, Bolu-Düzce İsyanları, Konya-Bozkır İsyanı, Cemil Çeto İsyanı, Pontus Rum İsyanı, Yozgat, Zile İsyanı İngilizlerden gelen altınlarla örgütlendi. Devamı da gelecekti. İngiliz Muhipler Cemiyeti kurulduktan yaklaşık bir yıl sonra İstanbul’u İngiliz çizmesi çiğneyecekti… 16 Mart 1920’de İstanbul işgal altına girdi. Türkler sokağa çıkamaz hale geldi.[37]

Not: Bu makale, Düşünce ve Tarih Dergisi’nin Yıl:7, Sayı:78, Mart 2021 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.



[1] Şerafettin Turan; Türk Devrim Tarihi, 2. Kitap, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, Ank. 2012, s.98.
[2] Bilal N. Şimşir; İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), TTK Yayınları, Ank. 1992, s.469.
[3] Dr. Ş. Can Erdem; “İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u Resmen İşgali ve Faaliyetleri”, www.atam.gov.tr.
[4] Alev Coşkun; Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Cumhuriyet Kitapları, 14. Baskı, İst. 2009, s.139.
[5] Bilal N. Şimşir; Ankara… Ankara…Bir Başkentin Doğuşu, İletişim Yayınları, 2. Baskı, Ank. 2006, s.69.
[6] Temuçin Faik Ertan; başlangıcından Günümüze Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Siyasal Kitapevi, 2. Baskı, Ank. 2012, s.111.
[7] Bige Yavuz; Kurtuluş Savaşı Dönemi’nde Türk-Fransız İlişkileri, TTK Yayınları, Ank. 1994, s.64.
[8] Bilal N. Şimşir; İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), Cilt 1, TTK Yayınları, 2. Baskı, Ank. 1992, s.411.
[9] Zekeriya Türkmen; “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım 1918-16 Mart 1920)”, AAMD, Sayı:53, Temmuz 2002, s.361.
[10] Ş. Turan; a.g.e., s.102.
[11] E.Semih Yalçın; Atatürk İlkeleri ve İnkılȃp Tarihi, Berikan Yayınları, Ank. 2008, s.154.
[12] Salȃhi R. Sonyel; Gizli Belgelerle Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, AAM Yay., Ank. 2010, s.86.
[13] Şimşir; Ankara… Ankara…, s.81.
[14] Şimşir; Ankara… Ankara…, s.82.
[15] Ergün Aybars; “Milli Mücadele’de İngiliz Basını”, AAMD, sayı:12, Temmuz 1988, s.623,624.
[16] Ş. Turan; a.g.e., s.104.
[17] Bilal N. Şimşir; Ankara… Ankara…Bir Başkentin Doğuşu, İletişim yayınları, 2. Baskı, Ank. 2006, s.91.
[18] Ş. Turan; a.g.e., s.91.
[19] Gürkan Fırat Saylar; “İstanbul’un Resmen İşgali (16 Mart 1920)”, Marmara Üniversitesi Öneri Dergisi, Cilt 11, sayı:41, Ocak 2014, Ss.17-40, s.29. www.dergipark.gov.tr
[20] Ş. Turan; a.g.e., s.105.
[21] Ş. Turan; a.g.e., aynı yer.
[22] Yunus Nadi; Ankara’nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İst. 1955, s.12.
[23] Sabahattin Selek; Milli Mücadele, Ulusal Kurtuluş Savaşı, Cilt II, Milliyet Yayınları, İst. 2011., s.4.
[24] Yücel Özkaya; “İstanbul’un İşgali Üzerine Aydınların Ankara’ya Kaçış Olayı”, www.atam.gov.tr.
[25] “Manastırlı Hamdi Efendi”; Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, www.atam.gov.tr.
[26] Sabahattin Selek; Milli Mücadele, Ulusal Kurtuluş Savaşı, Cilt II, Milliyet Yayınları, İst. 2011., s.5. “İstanbul’un İşgali”; Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, www.atam.gov.tr.
[27] Falih Rıfkı Atay; Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık, İst. 1969, s.215.
[28] Yunus Nadi; Ankara’nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İst. 1955, s.10,11.
[29] Cemal Kutay; Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt 18, Alioğlu Yay. 2. Baskı, İst. 1981, s.10934.
[30] Ş. Turan; a.g.e., s.104.
[31] Ertan; a.g.e., s.112.
[32] Turgut Özkaman; Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınevi, 2. Baskı, İst. 1998, s.332.
[33] Sina Akşin; İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele(1919-1920), s.425.
[34] Rahmi Doğanay; “İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları ve Rawlinson’un Etkisi”, Ankara Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Mayıs-Kasım 2002, Ss.57-73, s.58, dipnot 3. www.dergipark.org.tr.
[35] Bial N. Şimşir; Malta Sürgünleri, Bilgi Yayınevi, Ank. 1985, s.176.
[36] Kutay; a.g.e., Cilt 18, s.10931, 10949.
[37] Hanri Banazus; Niçin Atatürk, Bizim Kitaplar, İst. 2012, s.63.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Özen Topçu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.