Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir

Türk Ulusunun kurtarıcısı, Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önderimiz Atatürk’ün bizlere yön ve ilham veren çok sayıda veciz sözü mevcuttur. Bu sözlerin her birinin derin anlamı yanında bir de hikâyesi vardır: Nerede, ne amaçla, hangi şartlar altında söylendiği gibi. Biz bu çalışmamızda, her eğitim öğretim yuvamızın, her ilim irfan mekânımızın girişinde yer alan “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözünü ele alacağız.

Atatürk’ün, Türk tarihindeki müstesna yeri işaret edilirken, ilk akla gelen özelliği; “vatan kurtarıcılığı” ve “devlet kuruculuğu” vasıflarından sonra hemen hatırlanan yönü; “çağdaşlaşma önderi” olduğudur.1 Türkiye’de, bilime dayanmayan bir uygarlığın çağdaş uygarlıklarla boy ölçüşemeyeceği gerçeğinin açık ve net olarak kavranması aşamasına Mustafa Kemal Atatürk ile ulaşılmıştır.2 Tarihimizde, Tanzimat’tan sonra önemli değişiklikler ve yenilikler yapılmasına rağmen, büyük düşünce ve bilim sistemleri ile bunların uygulanmasından doğan bilim ve teknik, tüm çabalara rağmen Osmanlı ülkesine girememiştir. Atatürk’ü Osmanlı padişahlarından ve ıslahatçılarından ayıran özellik, aklı ve bilimi rehber sayıp, bunun uygulanmasına bizzat nezaret etmesidir. O’na göre medeniyet; bilimin rehberliğinde yürümektir.

Atatürk, Batı’nın temel bilimlere Rönesans’tan sonra verdiği önemin sonucu olarak, 19’ncu yüzyılda sanayi devrimini gerçekleştirdiğini çok iyi değerlendirmiş, onun için de, tüm ilerleme ve yeniliklerin temelinde “çağdaş bilim”in bulunduğunu Türk milletine her fırsatta telkin etmiştir. O, devlet ve toplum hayatımızda hurafelere dayanan her türlü etkiye son vermenin, hayatı boyunca mücadelesini vermişti.3 “Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur ”diyen Atatürk, aklın rehberinin bilgi, ilim olduğuna da yürekten inanmıştı.4 Atatürk, bilim ve fen olarak ifade ettiği ‘tekniği’, çağdaş uygarlık yolunda ilerlemenin temeli saymış, bilimi akılcı bir düşünce ile ön plâna çıkararak, akılla bilimi bağdaştırmıştır. Cumhuriyetin ilânı, harf devrimi, eğitim ve hukuk alanındaki yenilikler, kılık kıyafet ve medeni nitelikteki değişiklikler, Modern Üniversite Reformu, Türk Tarih ve Dil Kurumları’nın oluşturulması, hep aklın ve bilimin öncülüğünde gerçekleştirilmiştir.5 

Yüce Atatürk’ün Türk milletine bilim ve tekniği sürekli olarak tavsiye eden konuşmaları içinde biri var ki; bizler millet olarak onu kendimize baş tacı yaptık. İşte, “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” özdeyişini içeren bu cümle bizim rehberimiz oldu. Bu sözün geçtiği konuşmanın Samsun’da yapılmış olması, Samsun ve Samsunlular için, belki Millî Mücadele’nin ilk adımının Samsun’da atılması kadar, belki de Yüce Ata’mızın doğum gününü 19 Mayıs olarak ilân etmesi kadar gurur verici olmuştur.6

İnsanlar kendilerine ilham ve kuvvet kaynağı olacak parolalar ve atasözleri arar ve bulurlar. Fakat bunların mutlaka bir yetersiz tarafı, tutarsız bir yanı vardır. Bu yüzden belirli bir dönem ya da şartların değişmesi sonucu önemlerini yitirmeye başlarlar. “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözü, bu eksik ve yetersizliklerden tamamen uzak kalan, bu gibi özel şart ve zaman kayıtları ile bağıntılı olmayan engin görüşlü ve şümullü bir sözdür. Bütün insanlığa uygulanması mümkün olan ve bugün olduğu gibi, yarın ve her zaman için gerçekliğini muhafaza edecek olan bir vecizedir. Bugün Ankara’da, Atatürk Bulvarı üzerindeki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binasının cephesinde, “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” cümlesinin büyük harflerle ve kabartmalı olarak yazıldığını görürüz. Modern hayat ve uygar toplum vasıflarını ve ilmin insan için önemini bundan daha isabetli bir şekilde özlendirmek her halde imkânsızdır.7 

İlim, medeni dünyanın belkemiğidir. Uygarlık ve çağdaşlaşma yolunda en çok ilerleyen milletler, ilme en çok kafa yoran, değer veren milletlerdir. İnsan kafası, tabiatın bildiği en gür, en doğurucu ve en verimli enerji kaynağıdır. Kafası sayesinde insan çok çeşitli ve engin başarılar göstermiştir. Bunların en göze çarpanı ve en göz kamaştıranı da şüphesiz ki ilimdir.8 

Atatürkçülük hedeflerinden en önemlisi; ilim, teknoloji ve aklın rehberliği altında sürekli olarak çağdaşlaşmadır. Dr.Reşat Galip’in; “Sizin bırakacağınız ideoloji nedir?” sorusuna Atatürk: “Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış düstur bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır... Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar” diyerek, bizlere ilmi rehber edinmemizi işaret etmiş, böylece Atatürkçülüğün ne olduğunu da net olarak açıklamıştır.9 “Onuncu Yıl Nutku” olarak bilinen, 1933 yılı Cumhuriyet Bayramı kutlamaları açılış konuşmasında da, “Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde, kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir” sözleriyle dile getirmiş, çağdaş uygarlığa ulaşmanın gerçek yolunu gelecek kuşaklara göstermiştir.10 

Veciz Sözün Tarihçesi: Büyük kurtarıcı, Ulu Önder Atatürk, Cumhuriyet’in ilanı sonrası yıllarda, yapılanları yerinde görmek, Türk Milletine çalışma aşkı ve moral vermek, onların dertlerini yerinde incelemek, aradaki engelleri kaldırarak vatandaşlarla yakından temasa geçmek amacıyla 29 Ağustos 1924 tarihinde Ankara’dan hareketle, 30 Ağustos Dumlupınar Zaferi’nin yıl dönümünü kutlamışlar, 11 Eylül’de Bursa’nın Kurtuluşunu şereflendirmişler, oradan Mudanya’ya geçerek Hamidiye kruvazörü ile Trabzon’a hareket etmişlerdir. 15 Eylül’de Trabzon’a gelen Cumhurbaşkanı Rize, Giresun ve Ordu’yu ziyaret ettikten sonra 20 Eylül 1924 Cumartesi sabahı Samsun’a varmışlardır. Dört günlük Samsun ziyareti sonrası, 24 Eylül sabahı Erzurum’a gitmek üzere Merzifon-Amasya istikametinde yola koyulmuş, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars, Kayseri, Yozgat, Kırşehir üzerinden devam eden seyahat 50 gün sürmüş ve 18 Ekim 1924’te Ankara’ya varmaları ile sona ermiştir.11 

Biz şimdi, Yüce Atamızın Samsun’a bu ikinci gelişlerinin – ilk geliş malum, 19 Mayıs 1919’dur- üçüncü günü, 22 Eylül 1924 Salı akşamına gidelim. Atatürk, Samsunlu öğretmenlerin düzenlediği Samsun İstiklal Ticaret Mektebi’nde akşam çayına davet edilir. Ziyaret, öğrencilerin piyano eşliğinde söyledikleri milli marşlarla başlar, iki saat devam eden bu çayda biri bayan üç öğretmen ile bir müfettiş konuşma yapar. İlk önce, Necmi Terakki Kız Okulu Başöğretmeni Sabiha Hanım heyecanlı bir konuşma yapar. Konuşmasında şunlara değinir : “…Bugün sizin huzurunuzda hayatımızın en mutlu saatlerini yaşadıkça bu samimi ve değerli dakikalar bizleri ihya ediyor… Çünkü siz, alçak düşmanların parçalamak istedikleri yüce namusumuzu kurtarmak için, güçlü bir azim ve iman ile dikenler üstünde koşarak çalıştınız. Çünkü siz, öksüz kalan, ezilen bir millete vatan aşkının ne kadar yüksek ve ne derece kudretli olduğunu anlattınız. Onlara istiklal ve Cumhuriyet gibi pek kıymetli iki taç giydirdiniz…”12 

 Sabiha Hanım’ın konuşmasının ardından Ortaokul Müdür Yardımcısı Mustafa Mümtaz Bey de öğretmenler adına, Yüce Ata’ya minnet ve sevgi duyguları içeren bir konuşma yapar.13 Bu konuşma sonrasında, Kılınç Dede İlkokulu öğretmenlerinden Hoca Mustafa Behçet Efendi, ilmin büyüklüğünü, felaketlerin ilme kıymet verilmemesinden ileri geldiğini söyleyerek, Kur’anı Kerim’den “Vettini Vezzeytini” suresini14 tefsir ederek izahata çalışır.15 En son olarak, Canik İlköğretim Müfettişi Hamdi Bey de, İstiklal Savaşı’nda çekilen sıkıntıları hatırlatıp, Yüce Ata’yı şiirlerle öven konuşma yapar.16 

Öğretmenler ve müfettişin konuşmalarına karşılık olmak üzere Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) da bir konuşma yapar. İşte, Atatürk bu akşamki konuşmasında Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin ya da kısaca Atatürkçülüğün temel felsefesinin yer aldığı ünlü sözlerini söyleyecektir. Atatürk, “sayın hanımefendiler, sayın beyefendiler” hitabıyla ve kendisini çaya davet eden öğretmenlere teşekkür ederek başladığı konuşmasına, “beyinleri ilim ve fen ile donanmış kıymetli insanlardan oluşan bir topluluğun huzurlarında bulunmaktan memnun olduğunu” belirtikten sonra şöyle devam eder: 

“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fen’dir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki gelişmelerini anlamak ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen lisanının çizdiği kuralları, şu kadar bin yıl sonra bugün aynen tatbike kalkışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir...”17 

Atatürk, böylece, hayatı boyunca dilinden düşürmediği, bizlere sürekli rehber gösterdiği akıl ve bilimin önemini en anlamlı biçimde ifade etmiştir. Dört sayfa tutarında olan bu uzun konuşmadan klişe olarak seçilip, eğitim toplantı salonlarımıza astığımız diğer bir cümle ise; 

“En önemli, en temel nokta, eğitim meselesidir. Eğitimdir ki; bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı yüce bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder”18 sözleri olmuştur.

Aslen, kendisinin fazla övülmesinden haz etmeyen Atatürk, bu konuşma içerisinde şu uyarıda bulunur: “Hemşerimiz Hanımefendi ve ondan sonra beyanatta bulunan muhterem, hassas arkadaşlarımız uzak geçmişi çok güzel belirterek açıkladılar. Yakın geçmişin acılarını da gerçekten kalpleri parçalayacak şekilde anlattılar. Bu vesile ile şahsıma karşı birçok iltifatta bulunmak nezaketini gösterdiler. Bu iltifatlar samimi ve kalpten olduğu için çok memnumun, duyguluyum ve teşekkür borçluyum. Yalnız sizden olan bir şahsa sizden fazla önem vermek, her şeyi milletin bir ferdinin kişiliğinde toplamak, geçmişe, bugüne ve geleceğe, bütün bu zamanlara ait bir toplumsal açıklamasını ve ortaya çıkarılmasını böyle yüksek toplumun mütevazı bir şahsiyetinden beklemek elbette ki lâyık ve gerekli değildir.”19

Atatürk yine bu konuşmasında milli eğitimin önemini gerçek bir örnekle gözler önüne sermiştir. Şu tespiti yapıyor Yüce Atatürk: “Yeryüzünde üç yüz milyondan fazla Müslüman vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle, terbiye ve ahlâk almaktadırlar. Fakat maalesef gerçek olay şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret ve aşağılanma zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlâk onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek insanlık meziyetlerini vermemiştir, veremiyor. Çünkü terbiyelerinin hedefi millî değildir.”20     

Bu uzun konuşmada yer alan bir hususa da dikkat çekelim. Atatürk, “Tin” Suresi’nin tefsirini yapan Hoca Efendi için şunları söylüyor: “…Hoca Efendi bu fikrini izah için “Vettini vezzeytȗni ilȃh…” ȃyetini kendince açıkladılar. İncir ve zeytin çekirdeğinden kural çıkardılar. Birindeki çokluğu, diğerindeki tekliği işaret ettiler. Âyetin anlamı bu mudur? Değil midir? Bir şey demeyeceğim. Yalnız, bu seyahatim esnasında tesadüfen bu ȃyetin manasını ben diğer bir hoca efendiden sormuştum. Bunun için yarım saat kadar incelemeye ihtiyacı olduğunu söyledi. Ömrünü medreselerde din ilimlerini öğrenmek ve öğretmekle geçiren bir zat, bir kitabın bir satırını Türkçe ifade etmek için böyle bir ihtiyacı ileri sürerse millet, milletin fertleri ne desin? ”21       

Atatürk bu gezi sırasında Trabzon’da bulunduğu günlerde, 15 Eylül 1924 günü, Trabzon Lisesi Dinî İlimler Öğretmeni’ne “Tin” suresinin meal ve tefsirini sorar, yeterli karşılık alamayınca, “insaf edin, bir medreseden icazet alıp, bir suale cevap veremeyen bu ulemayı neyleyim”22 diyerek kızgınlığını dile getirir. Burada, Kılınç Dede İlkokulu öğretmenlerinden Hoca Mustafa Behçet Efendi’nin, “ben de sizlere Kuran’ı Kerim’den  “Tin” suresini okuyup, izahatını yapmaya çalışacağım” şeklinde konuşma yapması, Samsun Milli Eğitimi’nin, Cumhurbaşkanı’nın Trabzon’da bu sureyi sorduklarından haberdar edildiğini akla getiriyor.

Atatürk: “Bu toplantıda söylenen sözler o kadar hislenip duygulanmama sebep oldu ki, kulağımda o kadar ilahî bir uyum meydana getirdi ki, bunu bozmamak için bir kelime bile söz etmek niyetinde değildim. Fakat karşınızda bulunmanın ruhumda meydana getirdiği zabtedilemeyen memnuniyet beni hislerimi ve düşüncelerimi açıklamaya sevketti. Beni dinlemek zahmetine katlandığınızdan dolayı hepinize teşekkür ederim”23 diyerek sözlerini tamamladıktan sonra, onuruna verilen bu çay partisinden ayrılırken, okul hatıra defterine şu notları yazdı:

“Bütün Türkiye’ye şamil Muallimler Birliği’nin, bütün milleti münevver birlik haline getirdiği zaman, Türk Milletinin nasıl bir demir kütle olacağını düşünmek cidden büyük bir zevk ve saadettir.”24

Sonuç: Atatürk, Cumhuriyet Dönemi eğitim sistemi için iki temel ilke hedeflemiştir. Birinci ilke; eğitimin toplum ihtiyaçlarına cevap vermesi, bu yönde eğitim verilmesi, ikinci ilke ise eğitimin çağın gereklerine uygun olmasıdır. Atatürkçü düşüncenin diğer ideolojilerden ayrılan yönü; Atatürk’ün katı doktriner bir tutum izlememesi, aklı ve bilimi rehber almasıdır. Yaptığı devrimler ve gerçekleştirdiği değişiklikler, Türk Milletinin ihtiyaçlarından ve içinde bulunulan durumun gereklerinden doğmuştur. Bundan dolayıdır ki; Atatürkçü Düşünce Sistemi, soyut bir kavram olan ideolojinin katı, değişmez ve donmuş tutumu ile hiçbir zaman bağdaşamaz. Atatürk, kendi ifadesiyle; “...Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünümü ile medeni bir toplum haline ulaştırmaktır. Devrimlerimizin ana ilkesi budur”25 sözleriyle amaç ve hedefi belirlemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden beri kendisine güç veren ve Atatürk ilke ve İnkılâpları olarak anılan çeşitli prensiplerin yanında, her zaman dayandığı iki temel ilke söz konusu olmuştur. Bunlar, şartları içerisinde demokratik yönetim şekli ve bilimsel düşünce yapısıdır. Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti ve çağdaş Türk toplumunun tüm kurumları, bir yandan “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir”, öte yandan “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” ilkesine dayanır. Bu iki temel ilke tüm çağdaş Türk kültürünün eksenini oluşturagelmiştir. Her iki ilkeyi, birer slogan olmaktan çıkarmak, gerekçeleriyle öğrenilmesini ve benimsenmesini sağlamak, Türkiye Cumhuriyeti’nin başarısının gereğidir.26

Sonuç olarak denilebilir ki; “Atatürk’ün, Türk milletine en büyük hizmeti, özgür bilimsel düşünmeyi anlamayı ve yaygınlaştırmayı, ilim ve tekniği inkılâbına temel yapmış olmasıdır.”27 Mustafa Kemal Atatürk, gerçek kurtuluşun bilimde, akılda, çağdaş eğitimde aranması gerektiğini en iyi gören ve bu konuda en köklü adımları atan, en güçlü atılımları büyük bir kararlılıkla gerçekleştiren kişi olarak çağımıza ve Türk tarihine damgasını vurmuş, ölümsüz liderdir. Ünlü gazeteci ve yazar Şevket Rado, “Atatürk’ün en mühim sözlerinden biri, Hayatta En hakiki Mürşit İlimdir” sözüdür dedikten sonra, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu söz, ‘İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri’ gibi zafere ulaştırıcı bir işarettir.”28 Prof.Dr. Ergün Aybars da konu ile ilgili şunları söyler: “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözü bile, yalnız Türk Ulusu için değil, bütün Doğu uluslarının kendisine yol gösterici olarak seçmeleri gereken bir ilke olmuştur. Binlerce yıldır dini mürşit seçen Doğu toplumlarının içinde Atatürk’ün bu sözü bir devrimdir.29

Bilindiği gibi Atatürk Kurtuluş Savaşımızın başından itibaren Türk Milleti’nin önüne üç misak (yemin/ant) koymuştur: Birincisi; Hürriyet, istiklal ve Anavatan sınırları için “Misak-ı Milli”, ikincisi; 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde “Misak-ı İktisadi”, Üçüncüsü de; 20 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanının ardından kurulan ilk kabinede kabul edilen “Maarif Misakı”30. Kanaatimizce, Maarif Misakı’nın amacını, uygulamasını ve hedefini en iyi yansıtan söz; “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir!”.

 

 

Not: Bu makale Anıtkabir Dergisi’nin Yıl:18, Sayı:70, Temmuz 2018 tarihli nüshasında “Atatürk, özgür Düşünce ve Bilim” başlığıyla yayımlanmıştır.



1 Prof.Dr.Abdurrahman Çaycı; “Atatürk Bilim ve Üniversite”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt IV, Sayı 10, Kasım 1987, s.61.
2 Sevim Tekeli ve Diğerleri, Bilim Tarihi, Doruk Yayımcılık, Ankara 1997, s.181.
3 İsmet Giritli, “Atatürkçü Çağdaşlaşmada Bilim ve Teknoloji”, A.A.M.D., C.III., Sayı 8, Mart 1987, s.359.
4 Afet İnan, Atatürk ve İlim, M.S.B. ARGE Bşk.lığı, Genkur. Basımevi, Ankara 1963, s.2.
5 Suat Akgül, “Atatürkçü Düşünce Sisteminde Akılcılık ve Bilim” Atatürk Haftası Armağanı, Ankara 1995, s.56.
6 Özen Topçu; Atatürk ve Samsun, Samsun Fuarlar Birliği Yayını, Erol Ofset, Samsun 2005, s.110.
7 Aydın Sayılı, Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, s.1.
8 Sayılı, a.g.e, s.10-11.
9 Cemil Uğurlu; “Atatürk’te Bilimsel Düşünüş”, Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 348, Kasım 1996, s.67.
10 Dinçer Ülkü, “Atatürk ve Bilim”, H.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Dergisi, Ankara 1987, s.23.
11 Nuri Onat; Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Sonbahar Gezileri, Çağdaş Yayınları, İst. 1984. Reşit Metel; Atatürk ve Donanma, Gnkur. Dz.K.K.lığı Yayınları, İst. 1966.
12 Metel; a.g.e., s.79,80. Onat; a.g.e., s.100,101.
13 Metel; a.g.e., s.80,81.
14 Kur’an-ı Kerim’in 95 nci suresi olan ‘Tin’ suresinin mealinde, Kutsal meyvelerden (İncir, Zeytin) ve Kutsal topraklardan (Sina Dağı ve Medine Şehri) bahsedildikten sonra, ‘Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık’ açıklamaları yer alır. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, Hürriyet Ofset, İstanbul 1994, s.565.
15 Sadi Borak; Atatürk ve Din, Anıl Yayınevi, İst. 1962. Metel; a.g.e., s.81.
16 Metel; a.g.e., s.82,83.
17 ATATÜRKÇÜLÜK (Birinci Kitap) Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Gnkur Basımevi, Ank. 1983, s.63.
18 ATATÜRKÇÜLÜK (Birinci Kitap, s.69.
19 ATATÜRKÇÜLÜK (Birinci Kitap, s.63.
20 ATATÜRKÇÜLÜK (Birinci Kitap, s.69.
21 ATATÜRKÇÜLÜK (Birinci Kitap, s.69.
22 Münir Hayri Egeli; Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar, Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitapçılık, İst. 1959, s.65.
23 ATATÜRKÇÜLÜK (Birinci Kitap, s.71.
24 Samsun İl Yıllığı 1967, Ayyıldız Matbaası, Ank. 1974, s.134.
25 Arı İnan; Düşünceleriyle Atatürk, TTK Yayınları, 2.Baskı, Ank. 1991 ,s.254.
26 Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2.Baskı, TTK. Basımevi, Ankara 1995, s.6-7.
27 Ahmet Mumcu, “Atatürk ve Bilim”, A.A.M.D., Sayı 216, Kasım 1985, s.1.
28 Şevket Rado; “Hayatta En hakiki Mürşit İlimdir”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı 10, Ekim 1982, s.4.
29 Ergün Aybars; Atatürk, Çağdaşlaşma ve Laik Demokrasi, İleri Kitapevi, İzmir 1994, s.13.
30 Enver Behnan Şapolyo; “Atatürk ve Maarif Misakı”, Türk Kültürü Dergisi, sayı:40, Şubat 1966, s.87.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Özen Topçu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.