Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

“Mebusluk ve Meclis-i Mebusan Bahriye Encümen Reisliği Yılları”

Hazinedarzade Mahmut Mazhar Bey… 18. Yüzyıldan itibaren Karadeniz bölgesinde varlık sürdüren hanedan ailelerden olan Hazinedar ailesinin, 20. Yüzyılda yaşayan son fertlerinden…

Yüksek tahsil görmüş, genç yaşına rağmen Trabzon Vilayeti Trabzon Sancağı Ordu Kazasında birçok kez İdare Meclisi Azalığı görevinde bulunmuş; fındık, maden ve kereste ticareti ile iştigal olmuştur.

Büyük kısmı günümüze kadar intikal eden şahsi arşivinde bulunan belgelerden elde edilen bilgiler doğrultusunda hazırlanarak yaşamını ele aldığım; “Hazinedar Mahmut Mazhar Bey-I”  başlıklı çalışma Ordu Hayat Gazetesi’nin 20-21-22-23-24.11.2023 tarih ve 5306, 5307, 5308, 5309 ve 5310 sayılı nüshalarında, Ordu Kazası İdare Meclisi Azalığı, mebusluğa aday gösterilmesi ve seçilmesi konularının işlendiği “Hazinedar Mahmut Mazhar Bey-II” başlıklı çalışma ise yine Ordu Hayat Gazetesi’nin 11-12-13-14.12.2023 tarih ve 5324, 5325, 5326 ve 5327 sayılı nüshalarında yayınlanmıştı.

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-
Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

Bu iki çalışmanın devamı olan III. Çalışmada; Mahmut Mazhar Bey’in,  Trabzon Mebusu olarak İstanbul’daki siyasi faaliyetleri, Meclis-i Mebusan-ı Osmanî Bahriye Encümeni Reisi olarak donanmanım modernizasyonu ve donanma personel durumu ile personel yetiştirilmesine ilişkin yenilikçi görüşleri ile Osmanlı ceza hukukunun iyileştirilmesi girişimleri ve fikirlerini ele alınacaktır. I ve II. Çalışmaları anımsamak adına her iki çalışma içeriğini kısaca tekrar etmekte fayda olacağını düşünmekteyim:

1867 yılında Hazinerdarzade Osman Bey ve Şıhmanzade Fatma Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Osman ve Fatma çiftinin sekiz çocuğu olduğu bilinmektedir. Sakine, Refika, Belkıs, Afet ve Tuti adlarındaki beş kız çocukları küçük yaşta hatta kimi iki-üç aylık iken vefat etmiştir. Mahmut Mazhar Bey’in hayatta kalan iki kardeşinden biri; ağabeyi Mehmet Emin Bey ve diğeri kız kardeşi Ziyneti Hanım’dır. Aile tarafından tutulan şecereden anlaşılan;  Süleyman Behram Bey, Mehmet Emin Bey, Ali Bey (1784-1835), Mehmet Emin Bey ve babası Osman Bey; Hazinedarzade soyu şeceresindeki sıralı büyükleridir.

Arşiv evraklarının incelenmesinden anlaşıldığı üzere babası Hazinedar Osman Bey ile amcaları: Hazinedar Ali ve Hazinedar İbrahim Bey’ler dönemin Trabzon Valisi Sırrı Bey tarafından 12 Eylül 1880 (7 Şevval 297-31 Ağustos sene 291) tarihinde Sultan Abdülhamit Han’a sunulmak üzere gönderilen “Canik Sancağından başka diğer livalardaki kıdem, haysiyet, emlak ve servetçe mümtaz olanların isim ve şöhretleri ve vilayet dâhilinde vuku bulan cinayetlerin yıllarıyla suçluların isim ve şöhretleri” konulu evrakta Ordu Kazasının kıdem, haysiyet, emlak ve servetçe mümtaz olanlar arasında gösterilmektedirler (BOA Fon Kodu: Y.PRK. UM. Dosya No: 2, Gömlek No: 40).

Trabzon Vilâyeti Ordu Kazası Güvercinlik Karyesi 1/1 mesken numarası ile kayıtlı bulunduğu nüfus kayıt defterinde: “Sanat ve sıfat ve hizmet ve intihab-ı salahiyeti” hanesinde “eşraftan” ve orta boylu elâ gözlü ve sol bacağının özürlü olduğu bilgisi mevcuttur.

Mekteb-i Mülkiye mezunudur. Bir evliliği olmuştur. Şıhmanzade Ahmet Bey’in kızı Ayşe Hanım’la ( ? / 1918) olan bu evliliğinden iki erkek ve bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Eşi Ayşe Hanım 1918 yılı sonbaharında da Bolaman’da vefat etmiştir. Ağabeyi Mehmet Emin Bey de kardeşi ile aynı aileden; Şıhmanzade Ahmet Bey’in diğer kızı Bal Hanım’la evlenmiştir. Kız kardeşi Ziyneti’nin, Cumhuriyetin ilanından sonraki süreçte Ordu’nun II. Belediye Reisi olacak olan Kalfazade Rıfat Bey’le evlendiği ve bu evlilikten çocuklarının olmadığı da bilinen bir durumdur. Ziyneti Hanım (Kalfaoğlu) 1956 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Edirnekapı Sakızağacı şehitliğinde metfundur.

Bahsettiğimiz üzere; Mahmut ve Ayşe çiftinin üç çocukları olmuştur. Çocuklarından ilki olan;  Namık Kemal (-soy ağacında yazılı adı Faik):  bebekken ölmüştür. İkinci çocukları, Beşir Fuat Bey (1908-1978)’dir. İlkokul ve ortaokulu Ordu’da okuyan Beşir Fuat orta mektep son sınıfta eğitimine bir yıl ara verdikten sonra İstanbul’a giderek Amerikan Okulu Robert Koleje yazılır, liseyi kolejde okuyarak İngilizce öğrenmiştir. Dayısı Şıhmanoğlu Ahmet Bey’in kızı Nurten Hanımla evlenmiş bu evlilikken bir erkek çocuk (Mahmut Mazhar) dünyaya gelmişse de kısa süre hayata tutunmuş ve vefat etmiştir. Beşir Bey’in kabri Bolaman’da mevcut aile kabristanlığındadır. Üçüncü çocukları ise Şerefnur Hanım (1913-1966)’dır. Şerefnur; 4 yaşında annesini, 10 yaşında babasını kaybeder. Halası Ziyneti Hanım ve eniştesi Ahmet Rıfat Bey tarafından büyütülmüştür. Hala Ziyneti Hanım; büyüdükçe serpilip güzelleşen mal mülk sahibi genç kız Şerefnur’u kaçırılır korkusuyla orta mektebe göndermek istemez, ilkokuldan sonra, evde özel eğitim görmesine karar verir. Ordu Osmanlı Bankası Şube Müdürünün eşi Madam Faverio’dan Avrupa tarzı görgü, aile ve toplum adabı, giyim kuşam, Fransızca ve piyano dersleri alır, başka bir hocadan ud çalmayı talim eder, Yenipazar’da babasından kalan çiftlikte ata binmeyi öğrenir. Şerefnur 20 Temmuz 1927 de Tirebolu’lu Kademzâde Hafız Mustafa Efendi’nin oğlu Hasan Tahsin Bey’le nişanlanır ve 1929’da evlenirler. 1966 yılında vefat eden Şerefnur Hanım ve eşi Hasan Tahsin Efendinin kabirleri İstanbul Edirnekapı şehitliğindedir.

Oldukça merhametli ve iyiliksever olduğu bilinen Mahmut Mazhar Bey’in; Beşir Fuat ve Şerefnur Hanım’dan hariç bir de büyüttüğü ve himayesinde bulundurduğu Rasim adında manevi oğlu vardır. Rasim Efendi o dönem Ordu Kazası Perşembe Nahiyesi Doğanlı Karyesinden Gebeşoğulları ailesine mensuptur. Gerekçesini ve şartlar tam olarak bilmemekle birlikte Mahmut Mazhar Bey’in Rasim Efendiyi yedi yaş civarında iken himayesine aldığı, 1921 senesinde evlendirdiği ve 1925 yılında ise Namık isimli bir çocuk sahibi olduğu aileden gelen nakil bilgidir. Edinilen bilgiye göre; Mahmut Mazhar Bey’in tüm mirasını iki çocuğu ve Rasim Efendi arasında eşit bir şekilde taksim etmiştir.

Şahsi evraklarında ve DAB Osmanlı Arşivinde yapılan araştırmada Osmanlı Devletince verilen “Rütbe-i sâlise” (1894) ve “Rütbe-i saniye” (1901) nişanı ve Dördüncü rütbeden “Nişan-ı Âlî-i Osmânî (1895) ile ödüllendirildiği bilgisine ulaşılmıştır.

Kereste, fındık, keten, tuğla ve kiremit ticaretinin yanı sıra maden işletmeciliği ve kira gelirleri Mahmut Mazhar Bey’in başlıca gelir kaynakları arasındadır. Yaşayan tek torunu Mazhar Osman Kademoğlu’nun naklettiği bilgiye göre; Mahmut Mazhar Bey’in; Bolaman ile Fatsa arasında Yenipazar mevkiinde kardeşi Ziyneti Hanım’ın eşi Kalfazade Rıfat Bey’le ortak olarak tesis edip işlettikleri tuğla imalatı yapan ve deniz yoluyla Marsilya’dan gelen kiremitlerin depolanıp pazarlandığı bir fabrikasının olduğu öğrenilmiştir. Kendisine has yükleme ve boşaltma iskelesi de olan bu fabrika Harb-i Umumi’de Rus bombardımanında kullanılamaz hale gelmiştir. Kademoğlu’nun naklettiğine göre; fabrika kalıntıları Karadeniz sahil yolu inşasına kadar varolduğu ancak sahil yolu çalışması ile tamamen ortadan kaldırılmıştır. Mahmut Mazhar Bey’in kişisel arşivinde bulunan: S&M METEXSA şirketinden gelen 12 January: Ocak 1898 tarihli mektup ve Hacışerifzade Abdullah Bey (Bafra’dan) tarafından gönderilen 14 Eylül 1327  [27 Eylül 1911]   tarihli mektup incelendiğinde kereste ticareti yapmış olduğunu öğrenmekteyiz. Hacışerifzade Abdullah Efendi’den gelen bu mektup çevrisinden başka bir detaya daha ulaşmaktayız o da; Jean Paul Carminati’nin de o tarihte Mazhar Bey’le birlikte Fatsa ve Bolaman sahasında kereste ticareti yaptığıdır.

Maden işletmeciliği ile iştigal ettiği ailesince de nakledilen Mahmut Mazhar Bey’in çok sayıda maden işletme ruhsatı aldığı bilinmektedir. Bunlar örnek olması açısından; “…Ordu Kazasına muaf (bağlı) Bolaman Nahiyesinin Zavi ve Yon karyesinin Batak mevkiinde Karnik Matokyan Efendi (bazı belgelerde Manokyan olarak geçmektedir) ile birlikte maden arama ruhsatı aldığına dair (DAB: CA; Dosya No: 3508, Gömlek No: 263100, Tarih: 18 Safer 1327: 11 Mart 1909)  arşiv evrakını aktarabiliriz.

2 Eylül 1894, 28 Ağustos 1906 ve 25 Haziran 1908 tarihinde; Ordu Kazası İdare Meclisi azalığına tayin edilen Hazinedar Mahmut Mazhar Bey;  30 Temmuz 1908 tarihinde Trabzon Vilayeti Trabzon Sancağı Mebusu seçilmiştir. 16 Aralık 1908 tarihinde Meclis-i Mebusan’ın açılış töreni için İstanbul’a hareket etmesiyle başlayan mebusluk süresinde (1908-1912);  Meclis-i Mebusan Bahriye Encümen Reisi olarak 4 yıl görev yaptı.

MEBUS ADAYLIĞI VE SEÇİMİ (SÜREÇ VE EVRAKLAR):

Mahmut Mazhar Bey’in evrakları arasında bulunan ve Trabzon’dan Kırzâde Şevki Bey’in kendisine yazmış olduğu 14 Ağustos 1324 (27 Ağustos 1908) tarihli mektup içeriğinden anladığımız; o tarihlerde yaklaşan mebus seçiminde aday olması yönünde Hazinedar Mahmut Mazhar Bey’e teklif sunulduğu ancak kendisinin bu teklife sıcak bakmadığı gelen mektuba cevaben; kendisinin bu hizmete layık olamayacağını, her yönden daha münasib ve layık olan Hazinedarzade Bahaeddin Bey’i telgraf ile tavsiye etmiş olduğudur. Ancak Kırzade Şevki Bey müteakiben gönderdiği mektubunda; Hazinedar Bahaeddin Bey’in “hakkıyla tanınmaması, adaylık için seçimde azınlıkta kalacağının aşikar olması dolayısıyla Mahmut Mazhar Bey’den aday olmasını arzu ettiklerini” bildirmektedir.

Torunu Mazhar Osman Kademoğlu’nun şuan hayatta olmayan kaynak kişiler Ziyneti Kalfaoğlu ve Rasim Doğan’dan naklen aktardığı bilgiye göre: Mahmut Mazhar Bey’in adaylık sürecinde Trabzonlu İbrahim Cudî Efendi’nin kendisine teklif edilen mebus adaylığından Mahmut Mazhar lehine çekilmiştir. Halası Ziyneti Hanım ve Rasim Doğan’ın sağlıklarında iken anlatmış olduklarına göre;  1908 seçiminde Trabzon mebusluğu önce Trabzonlu lisaniyat (dil bilimi) âlimi muallim İbrahim Cudî efendiye teklif edilmiştir. Lügat-ı Cudî (Arapça Farsça Türkçe lügat) yazarı İbrahim Cudî Efendi Doğu Karadeniz ve umum Kafkasya havalisinde âlim ve aydın kişiliğiyle tanınmıştır. Kendisine yapılan teklif karşısında büyük tevazu göstererek - Mahmut Mazhar bey varken benim onun önü sıra mebus olmam doğru değildir, Mahmut Mazhar bey bu makam için benden daha liyakatlidir demiş ve mebusluk için Mahmut Bey’in adını önermişti.

Diğer taraftan yukarıda ifade etmiş olduğumuz Mahmut Mazhar Bey’e mebus seçimlerine katılması yönünde evvelce sunulan teklife sıcak bakmadığı şeklindeki tespitimizi destekleyen bir belge daha vardır ki bu belgenin tarihi Kırzâde Şevki Bey’in mektubundan yaklaşık bir ay öncesine aittir. 30 Temmuz 1908 tarihli bu belge: Ordu Kaymakamı imza ve mührünü taşıyan 311 sayı numaralı resmi evraktır. Dâhiliye Nezareti’nden gelen ve mebus seçimi usulleri ile adayların taşıması gereken şartları açıklayan, seçimin ve oy kullanılmasının ne şekilde yapılacağını ifade eden Nezaret evrakının tebliğidir.

Sürece ilişkin birçok belge bulunmakla birlikte bu detay belgeleri bir başka çalışma içeriğinde kullanmayı tercih etmekteyiz. Adaylık, seçim ve oy sayımlarının sonucunda; Hazinedar Mahmut Mazhar Bey, 114 oyla Trabzon Vilayeti (Merkez Trabzon Sancağı adına) mebusu olarak Osmanlı Mebusan Meclisi’ne girmiştir. Mebusluk mazbatası incelendiğinde; mazbata tarihinin 2 Aralık 1908 olduğu ve dönemin Trabzon Valisi Arif Paşa ve diğer üyelerin imza ve mühürlerinin olduğu görülmektedir.

MEBUS SEÇİMİN ARDINDAN İSTANBUL’A DAVET…

Mebus seçilmesinin ardından gerek telgraf gerekse posta yoluyla birçok yazı alan Mahmut Mazhar Bey’e son olarak Kâmil Paşa kabinesinin Dâhiliye Nazırı Hüseyin Hilmi Paşa’dan bir evrak gelmiştir. Bâb-ı Âlî’den gelen evrakın latinize halinden anlaşıldığı üzere: Meclis 14 Kanun-i evvel (Aralık) Perşembe günü açılacak bu kapsamda açılışa davetli olanlar ve mebuslar siyah kıyafetli olarak saat 7’de daire-i mahsusa da hazır bulunacaklardır. Dâhiliye Nazırı Hüseyin Hilmi Paşa imzalı-mühürlü davet evrakı aşağıda sunulmuştur:

Bâb-ı Âlî, Dâire-i Umur-ı Dâhiliye, Mektûbî Kalemi, Adet 641,Trabzon Mebusu Mahmud Bey’e: Allah’ın yardımıyla mebusanın (meclisin) Kanunievvel’in dördüncü Perşembe günü saat yedide daire-i mahsusasına (özel dairesine) icra-yı resm-i küşâdı [açılış töreni] padişah iradesi gereği olarak 14 Kanun-i evvel Perşembe günü saat yedide siyah elbise giyerek daire-i mezkurede hazır bulunmaları temenni edilmektedir efendim. 22 Zilkade 1326 ve 3 Kanunievvel (Aralık) 1324. Nazır-ı Umur-ı Dâhiliye (mühür)  Hüseyin Hilmi (Dâhiliye Nazırı Hüseyin Hilmi Paşa)

Heyecanlı ve hummalı bir hazırlık sürecinin ardından Ordu ve Bolaman’daki işlerinin sorumluluğunu ve takibini damatları Kalfazade Rıfat Efendi’ye bırakan Hazinedar Mahmut Mazhar Bey beraberinde; eşi Ayşe Hanım, kız kardeşi Ziyneti Hanım, oğlu Beşir Fuat ve oğlu gibi himaye ettiği Gebeşzade Rasim Efendi olduğu halde bindikleri tarifeli pota vapuru ile İstanbul seyahatine çıkmışlardır.

Trabzon Belediye Reisi Nemlizade Mehmed Cemal Bey’den kendisine ulaşan 24 Kasım 1908 tarihli yazıdan anlaşıldığı üzere yukarıda ifade edilen posta vapuru “Gürcü” vapuruydu. 24 Kasım tarihli bu belgeden gene anladığımız vapura 29 Kasım 1908 tarihinde binileceği, Mehmed Cemal Bey’in kardeşi ve arkadaşlarının da bu vapurda seyahat edecekleri, vapurun Trabzon’dan hareketine müteakip kendisine telgraf ile bilgi verileceğidir. Bir başka belge ise (24 Kasım 1908 tarihli) Mahmut Mazhar Bey’e İstanbul’a gidişi için harcırah verilmesine dairdir;

Ordu Mal Müdürlüğü’ne: Trabzon mebusu Hazinedarzade Mahmud Bey’in harcırahının nezâret-i celîlenin mübellağ [tebliğ olunmuş] emr-i telgrafîsi [telgraf emri] hükmüne tevfikan [uygun olarak] hemen tesviyesiyle senedinin meclis-i idâre-i kazâdan [Ordu İdare Meclisinden] tasdik ettirilerek makamında irsali 11 Teşrinisani 1324  (24 Kasım 1908)

Arşivinde bulunan belgeden tespit edildiği üzere; Mahmut Mazhar Bey’e 30 Kasım 1908 tarihli maaş pusulası ile ilk maaşı olarak beş bin kuruş peşin ödenmiştir. Bu belge detayından şu da ortaya çıkmaktadır: vapur seyahati Trabzon Belediye Reisi’nin işaret ettiği tarihten daha erken bir günde gerçekleşmiş ve kendisi ile beraberindeki aile fertleri 30 Kasım 1908 tarihinde İstanbul’a ulaşmış olduğudur.

Aile, İstanbul’a gelişinin ardından Gülhane Parkı’na çok yakın bir yerden Mahmut Mazhar Bey’in kiraladığı eve yerleşmiştir. İstanbul’da bulundukları sürece bu evde yukarıda da adlarını zikrettiğimiz; kız kardeşi Ziynetti, eşi ve oğlu Beşir Fuat ve himaye ettiği Rasim Efendi ile birlikte yaşayacaklardır.

Mahmut Mazhar Bey, Meclis-i Mebusuna katıldığında; II. Abdülhamit tahtta,  Hükümetin başında ise Sadrazam Kamil Paşa bulunmaktaydı. İmparatorluk’taki genel siyasi durum ise şöyleydi: “…Malî darlık yüzünden yer yer patlak veren iç ayaklanmalar, yeni yeni muhtariyet istekleri, dış politikada karşılaşılan güçlükler, devletin işleyişindeki aksaklıklardan doğrudan etkilenen genç memur ve subaylar arasında tepkiler uyandırdı ve zamanla gizli bir muhalefet cephesi oluştu. Devrin aydınları imparatorluğun kurtuluşu için tek çıkar yolun meşrutiyet olduğuna inanıyorlardı. İttihat ve Terakkî Komitesi’nin başı çektiği bu harekette Türk aydınları Ermeni, Rum, Bulgar ve Arap gibi çeşitli unsurlara mensup komitacılarla “ittihâd-ı anâsır” fikri etrafında anlaştılar. Komşu devletlerin yeni bir müdahaleye hazırlanmaları üzerine Makedonya’da bir araya gelmiş olan bazı Türk subayları padişahı Kānûn-ı Esâsî’yi ilân etmeye zorladılar. II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilân etti. II. Meşrutiyet adı verilen bu olay, beklenenin aksine imparatorluğun dağılmasını daha da hızlandırdı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Meclisi’ne üye gönderilmesine engel olmak için 5 Ekim 1908’de Bosna-Hersek’i işgal etti. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilân etti. Bir gün sonra da Girit, Yunanistan ile birleştiğini açıkladı. II. Meşrutiyet’in ilk seçimleri Türkler’le Türk olmayanların mücadelesi şeklinde geçti. İşin içine birtakım dış müdahaleler de karıştı. Türk cephesini, orduya dayanan, devlet ve hükümete hâkim olan İttihat ve Terakkî Komitesi ile adem-i merkeziyetçi Ahrar Fırkası temsil etti. Öteki unsur içinde de en şiddetli mücadeleyi, Yunanistan’ın telkinleri ve Fener Patrikhânesi’nin tâlimatı ile hareket eden Rumlar yaptı. 17 Aralık 1908 günü bizzat padişahın açtığı mecliste Türk mebuslarının sayısı diğer unsurlardan azdı. Abdülhamid’in de öteden beri korktuğu husus bu idi. Nitekim daha meclisin açılışının ilk günlerinde hıristiyan unsurlar millî gruplar halinde mücadeleye geçtikten başka, Arap ve Arnavut gibi müslüman unsurlar da çok geçmeden Türkler’e yüz çevirmeye başladılar…” https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulhamid-ii / Cevdet KÜÇÜK

TBMM arşivlerini incelemediğimizde; tüm mebuslar gibi Hazinedar Mahmut Mazhar Bey’in de memleket ve devlet meselelerine dair yapılan görüşmelerde söz aldığı ve fikirlerini cesurca çekinmeden ifade ettiğini görmekteyiz.

Birçok konuda kürsüden yada sırasından görüşmelere iştirak eden Mazhar Bey, Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey’in riyasetinde sürdürülen ve Meclis-i Mebusanın çıkardığı ilk kanun olarak kabul edilen “Serseri ve Mazanne-i Su” Eşhas Hakkında Kanun’un 24 Mart 1909 tarihinde başlayan görüşmelerin ilerleyen safhasında da söz alarak fikrini dile getirmiştir.  İlgili kanunun “ortak hükümler” görüşmelerinde İstanbul Mebusu Kozmidi Efendi, Varteks Efendi ve Selanik Mebusu Honeus Efendi; “…istibdat devrinde dahi uygulanmayan dayağın, hürriyet devrinde uygulanmasının doğru olmadığını…” belirterek kaldırılmasını, kanunda bir ceza şekli olarak yer verilmemesini istemişlerdi. Yeni kanun çalışması sırasında dayağa karşı net duruş sergileyen, dayağın bir ceza olarak kabulüne muhalif olan Mahmut Mazhar Bey; “… darbın, işkence ve eziyet çeşidinden bir ceza olduğunu…” belirterek “…bu cezanın Kanun-i Esasinin 26. Maddesine aykırı olduğunu…” da meclis kürsüsünden ifade etmiştir. (OLGUN, s:271-273)

Mahmut Mazhar Bey’in meclis faaliyetlerine örnek olması açısından bir başka konuya daha değinebiliriz. Şöyle ki: Osmanlı hâkimiyetinde bulunan Kudüs şehrinde; “Davud Şehri” ve “Kutsal Kabir Şehri”nin gerçekliğini araştırmak maksadıyla kazı yapmak arzusunda bulunan bir kısım İngiliz arkeolog İstanbul’dan istedikleri izin belgesi henüz gelmeden dönemin Kudüs Mutasarrıfı ve Jandarma Kumandanıyla İngiliz Krallığının Kudüs Konsolosu aracılığı ile temas kurmuşlardı. İngiliz Kraliyet Mühendislik Kolordusundan Yüzbaşı Warren Osmanlı paşasını, Tapınak Dağı olarak bilinen ve Kutsal Tapınak olan Harem-i Şerif’in içerisinde kazı yapmamak kaydıyla planladıkları kazıyı başlatmaya ikna etmiştir. Bu vesileyle başlayan kazılar 1911 yılında oniki maddelik sözleşmenin imzalanmasıyla resmileşmiş olsa da Kudüs Mebusları; Ruhi El-Halidi, Nafız ve Sa’d El-Hüseyni Meclis-i Mebusan’a: Mescid-i Aksa’da Mihrab-ı Şerife altında kazı yapılması ve çıkarılan eserlerin akıbeti ile ilgili olarak 3 Mayıs 1911 tarihli bir soru önergesi vermişlerdi. Önerge üzerine kazı yerinde gözlemci durumunda görevli bir kısım mebusların da katılımıyla 8 Mayıs 1911 tarihinde bağlayan görüşmelere birçok mebus iştirak etmiş söz alarak görüşmelere katılan Mahmut Mazhar Bey’de önerge doğrultusunda fikirlerini ifade etmiştir. (SAYILIR)

DONANMANIN ISLAHI VE MODERNİZSYONU HAKKINDAKİ FİKİRLERİ VE BEYANLARI…

Mebus seçimin akabinde Trabzon Vilayeti Mebusu olarak Meclis Bahriye Encümen Reisliğini görevinide üstlenen Mahmut Mazhar Bey; modern, akılcı ve bilimin rehberliğinde yaşamış ve kendisini müspet ilimlerle geliştirmiş biriydi.

Ona göre; II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesiyle dağılan istibdat rejimi ve kabinesinin zarar verdiği devlet teşkilatlarının başında Bahriye Nezareti gelmektedir. İstibdat rejiminde, donanma erkânının karnını doyurmaktan başka bir işin yapmayan donanma ancak Haliç’te bağlı kalmalıydı. Bu dönemde Donanma; eğitim ve tatbikat yapmıyor ve yaptırılmıyor idi. Böylelikle Donanma ve personeli tembelleşmişti de. Kırk yaşını geçmiş zabitler emekliye sevk edilerek Donanma kadrosunun gençleştirilmesi de kaçınılmaz bir ihtiyaç idi.

Mahmut Mazhar Bey, Meclis-i Mebusanın 30 Mayıs 1325 tarihli ve “ Tahdid-i Sin Nizamnamesi” hakkındaki oturumunda (Devre:1, İ:91, 30 Mayıs 1325 -1909) bu görüşlerine ek olarak sözlerine şöyle etmektedir: “… Şimdi nazariyat ameliyata tatbik edilmezse müsmir olmaz. Bunun için Bahriyenin ve terakki genç vücuda ve faal dimağa malik zabitanın vücuduna münhasırdır. Çünkü sefain-i Bahriyenin idaresi mücerret fünunu bahriyeye mütevakkıftır. Fünunu Bahriye ise teceddüt ve tahayyül etmektedir. Kırk yaşına vasıl olduktan sonra zabitan yeniliği (teknolojiyi) ve tahavvülatı fenniyeyi takip edemez. Onun için kırk yaşında olan olan zabitlerin kırk yaşından ziyade de emekli edilmesi, tekemmülat ve terakkiyatı Bahriyemiz için büyük bir manidir. Bu nokta-i nazardan, Tahdid-i Sin Nizamnamesinin kabulünü teklif ederim.”

Mazhar Bey’in meclis kürsüsünde bu düşüncelerini ifade etmesinin ardından söz alan Karesi Mebusu Ali Galip Bey; meclise sunulan Tahdid-i Sin Nizamnamesi ile Bahriye kadrosundaki zabitanın 4 aşamada emekliliğe sevk edileceğini hatırlatarak bir anda çok sayıda bahriye zabitinin emekliliğe sevkinde mahsurlu olacağı endişesini dile getirmiştir.

Ali Galip Bey’in ardından söz alan Mahmut Mazhar Bey; “ Özellikle onca parayla İngiltere’den getirtilen Gambıl Paşa, tecrübesinden istifade edilmek için getirtilmiş(tir). Onun verdiği görüş ve düşüncelerini bildiren yazısı ve gösterdiği gayret kabul edilmeyecek olursa varlığından nasıl istifade olunur? Bahriyemiz için Tahdid-i Sin Nizamnamesi (yaş haddi kanunu) önemlidir. Bunu tezyit etmek terakkisine mani olmak demektir.” Burada şu bilgiyi de aktaralım: Amiral Gambıl ikili anlaşmalar doğrultusunda Osmanlı Donanmasının ıslahı maksadıyla İngiltere’den gelen amiraldir.

1908-1912 yılları arasında gerek mebus olarak gerekse Bahriye Encümen Reisi sıfatıyla Donanmanın modernizasyonu, personelin çağın gereksinimleri ile yetiştirilmesi konularındaki hassasiyetini sürdüren Mahmut Mazhar Bey’in günümüze intikal eden şahsi arşivinde mevcut bir mektup dikkatimizi çekmiştir.

İsimsiz imzasız olarak gönderilen bu mektup; yukarıda bahsi geçen görüşme tarihinden önce, 2 Mart 1325 (15 Mart 1909) tarihinde Mahmut Mazhar Bey’e gönderilmiştir. Mektupta değinilen konular ve donanma personeline dair yapılan tespitler, aktarılan durum esasen düşündürücü olmakla birlikte Mahmut Mazhar Bey’in gayretlerindeki haklılığını da ortaya koymaktadır. Kısmen sadeleştirilmiş mektubu aşağıda sunuyoruz:

“Huzûr-ı âlîlerine, Efendim, Gerek bahriye encümeninde bulunmaktan ve gerekse Trabzon havâlîsi mebusu bulunmaklığınızdan bahriye işleri hakkında zât-ı âlîlerini haberdar etmek isteriz. Baskıcı uğursuz devirde (Abdülhamit dönemi) bahriyenin durumunu açıklamak insanın düşünce kapasitesinin üstünde bir güç ise de mümkün mertebe ileride bir çeşit sızıltıya meydan vermemek için istihbaratı hamiyyeten vecibeden add eyleriz (insanlık onuru adına boyun borcu sayarız) şöyle ki:

İlk iş olarak zavallı bahriye ve bahriyelilerimizin kapılmış olduğu o yıkıcı döngüye baştan sona her bir şubesinde zevâl ve inkırâz (yok olma, yıkım) ananesiyle başlamış dahilî külle yevmin [devlet bünyesinde her gün] birtakım reiskârda olan [makam sahibi] mensubiyet-i haşeratın bîçâre zabıtanın tahsisatlarını gasp ile geçim kaynaklarını bozarak maaşlarını ve tayinatlarını sadaka kabilinden alarak ömür geçirip ve ümitsiz bir halde adalete muntazır bulunan bahriyeliler: Allah’ın yardımı ile inkılâb-ı meşrutiyetin tecellisinden Cenab-ı Rabbu’l-âlemîne [Allah’a] hamd u senâlar etmekte idik. Yaralı kalbimizin iyileşmesinden ümitli iken yüzbinlerce kere yazıklar olsun inkılâb-ı Osmanî; yine zalimlere, devr-i istibdâd hainlerine, damatlara, paşa çocuklarına, padişahın yanında çalışanlara o amansız, insafsız zalimlere, o kirli vicdanlılara tekrar bir meydan-ı cevlengâh oluyor. Mazlumlara zulüm yeri olan ve kadro adıyla açığa çıkarıp ümitsiz bir halde zulümler icra ediliyor. Yazık bu milletin adaletine!!!

Zabitan-ı bahriye nice senelerden beri emekli edilmemiş ve bu defa muayene neticesinde yaklaşık bin yedi yüz kadarının emekliliği icra edilmekle fazlası imha edilmiş iken mağdur ve üzgün zabitanın bir kısmı kadro haricine çıkarılıyor. Tensikat-ı bahriye meclisi hiçbir bahriye zabitanının reyi olmayarak hod be-hod kendi kendine kurulmuş bir takım zorbalardan oluşmaktadır. Haddizatında bu mağdur ve bîçare zabitlere edilen şu muamelenin [konusu geçen] netice itibarıyla tehlikeli hal kazanacağından şüphe yoktur.


Bütün emeklilerin ve kadro haricinin ve bunlara eklenecek çocukları ve ailelerinin birleşmesiyle cinayet hareketlerine vesile teşkil edeceğine de yine şüphemiz yoktur. Bununla beraber şu feryat ve tazallüm [şikâyet] hal meselesinin Avrupa âlemine ve özellikle düşmanlarımıza karşı ne şekil ve tarzda aksedeceğini de muhterem meclis-i mebusanımızın şerefli kulaklarına arz eder ve tensikat-ı bahriyemizin tekâudlerle iktifasıyla [emeklilerle yetinmesiyle] mevcudun bir tarz-ı âdilânede ıslah ve istihdamlarına sarf-ı mâhasal-ı gayret edilmesinin [ne gerekiyorsa yapılmasının] bahriyemize emr u tebliğini muhterem meclis-i mebusânımızın adaletli icraatlarından bekliyoruz. Zira emekdârânın ağlayıp inlemeleriyle kurulacak bina hiçbir vecihle pâyidâr [var] olamayacağı şüphesiz olmağla bahriye namına aracılık ve mukaddes vatana hizmet-i aliyyelerini istirhama cesaret ederiz. 2 Mart 1325 (15 Mart 1909), “Millet Meclisine” Feryat, “Bahriyeden”.

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

………

2 Mart 1325 tarihli bu mektup isimsiz gönderilmiş olsa da Mazhar Bey’in arşivindeki diğer mektupların çevrisini yapan Eski Türkçe uzmanının ağırlıklı kanaati bu mektubun Bahriye Mühendislerinden Ahmet Paşa’ya ait olduğu yönündedir. Zira Yukarıdaki mektupta Mahmut yerine Mehmed yazan kişi (-Ahmed Paşa)  bir sonraki isim ve adres mevcut mektuplarında da Mahmut yerine “Mehmed” yazmıştır. Ayrıca rika formundaki el yazısı da birbirleriyle uyuşmaktadır. Burada şu noktaya da dikkat çekmekte fayda var, mektup II. Abdülhamit’in tahtta olduğu son günlere denk gelmektedir. Bu cümleden hareketle isimsiz yazılması esasen bir çekincenin de sonucudur.

Ahmet Paşa, Mahmut Mazhar Bey’e gönderdiği bir başka mektupta da İngiliz Amiralin İstanbul’a gelmesinin manasız olduğundan bahisle Donanmada mevcut, az sayıda da olsa bazı zabitlerin Donanmanın modernizasyonu için yeterli olduğu yönündeki düşüncelerini aktarmıştır. Ahmet Paşa’nın bu mektubu aşağıdaki gibidir: 

“Trabzon mebus-ı muhteremi Mehmed (Mahmut) Mazhar Bey Efendi Hazretleri’ne, El-maruz. Daha önce takdim ettiğim bir kıta arîza-i âcizânemle de arz ve ityân bildirdiğim üzere bendeniz yirmi beş sene Avrupanın ve Amerikanın bilcümle makine ve mühendis dârülfünûn ve dârussınâaları [fabrikaları] bizzat görüp tetkik ve tahkik etmiş ve netice-i tetkikatını dahi bize gayet elverişli bir surete şekillendirerek meclis-i âlî-i mebusâna bir layiha takdim eylemiş idim. Esasen celbi beyhude olan İngiliz amirali daire-i bahriyede hiçbir erbâb-ı iktidardan bir zat tesadüf edemediği ve onlardan biriyle bile görüşmediğinden bilumum bahriye ümerasını ceheleden (cahillerden) addederek Amerika ve Avrupa dârussınâalarını gezmek üzere altı ay müddetle bir binbaşı ile iki yüzbaşının Avrupa’ya gönderilmesi hakkında bir rapor tanzim etmiş olduğu istihbar edildi ( haber alındı).

Tek amacım kişisel çıkar sağlama olmadığını ispat için evvela bu mülk ve millete daima bedava hizmet etmeye hazır olduğumu arz eder ve bundan başka adı geçen İngiliz amiralinin İstanbul’da göremediği ve fakat İngiltere’nin birinci sınıf makinist diplomasını haiz ve İngiliz makine heyet-i fenniyesi aza-yı daimesinden olup üç dört senedir Avrupa’da makine fenniyle iştigal eylemiş ve son olarak Dersaadet’e avdet etmiş olan Binbaşı Sırrı Bey gibi nadir bulunan(lar) var iken tekraren fuzuli masarifata girerek Avrupa’ya zabıtan(subay) gönderilmesinin pek beyhude olduğunu beyan filvaki bahriyenin yeni nazırı Rıza Paşa Hazretleri çok namuslu denilmesine layık bir zat-ı muhterem ise de gerek bahriye işlerindeki bilgisizliği gerek bahriyede bulunan ve hakkıyla şayan-ı takdir bulunan fen üstadları ile müşavere etmediğinden belki amiralin raporunu destekleme cihetine gitmesi muhtemel bulunduğundan maruzatımın meclis-i âlîde nazar-ı dikkate alınmasını vatanın menfaatlerinden ve mukaddes vazifelerden olduğu arz eylerim efendim.” İmza: Bahriye ferikânından ve Londra makine hayet-i fenniyesi ve cemiyeti aza-yı daimîsinden  Ahmed

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

……….

Bahriye mühendislerinden Ahmet Paşa’nın Mahmut Mazhar Bey’e yazmış olduğu 24 Mart 1909 tarihli bir başka mektup ise, esasen Ahmet Paşa’nın bahriyenin modernizasyonunda kendi ismini öne çıkartma eyleminde olduğu hissini uyandırmaktadır. Ahmet Paşa 24 Mart tarihli mektubunda şunlardan bahsetmektedir: 

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

Trabzon mebus-ı muhteremi Mehmed (Mahmut) Mazhar Bey Efendi hazretlerine,
Maruz. Bugünkü gazetede “Londra’dan celb olunacak zabitan hakkında izahat vermek üzere bahriye erkan-ı harbiye müdürü Miralay İhsan Bey gelip izahat i’tâ eylemiştir” diye okudum. Daha önce de yazdığım vecihle bahriye nazırı ahval-i bahriyeye vâkıf olmadığı gibi İhsan Bey de oldukça tefennün etmiş bir bahriye zabiti ise de hiçbir memuriyette bulunmayarak merhum bahriye nazırı Hasan Paşa’nın yaverliğinde yetişmiş olduğu gibi mesleği de makine mühendisi ve çarkçı olmadığından bu cihette asla vukufu yoktur. Yine tekrar ederim ki makine mühendisliği ve çarkçılık için hariçden adam celbine asla ve kat’â lüzum yoktur günahtır. Bizim muktedir adamlar sefil boş geziyor. Yazdıklarımı ispata hazırım. Bendeniz İngiltere ve Amerika’da da marufum. Londra makine mühendisi heyet ve cemiyetinde yirmi iki senelik azayım. Bunlar İngiltere fen-i matbuatıyla sabittir. Meclis-i mebusânın açılışını müteakip Ebuzziya Tevfik Bey marifetiyle fabrikalarımız ve çarkçılık hakkında bir layiha vermiştim. Şimdiye kadar kâle alınmadığına hayretteyim. Hususât-ı bahriyeye gelince bahriye kaymakamı Mümtaz Bey’den sual olunmalı. Bunun kadar muktedir yoktur. Bunları bir iltica veyahut bir şey talep etmek için yazmıyorum. Ancak millet ve vatana hizmet içindir. Benim İngiltere’de İngiltere’den celp edeceğiniz adamdan ziyade mesleğimce şöhretim vardır. Ve oraya gidip de çalışırsam buradaki tahsisatımın iki mislini alabilirim. Fakat Allah nasib etmesin. Maksadım vatana hizmettir. Yine tekrar ederim ki iktidarım hakkında vesaire hakkında yazdığım hususat İngiltere fen-i evrak ve matbuatıyla sabittir. Layihamın mütalaasını tekrar istirham eylerim efendim. Ahmed. 11 Mart 1325 (24 Mart 1909)

……….

Sık aralıklarla Mahmut Mazhar Bey’e imzalı ve imzasız mektuplar yazan Ahmet Paşa son olarak 23 Haziran 1909 tarihinde, Tahdid-i Sin Nizamnamesi’nin meclisten geçirilmesinden sonra yazmıştır. Diğer mektuplarında olduğu gibi “şahsi bir menfaatim” yok cümlesini yineleyen paşanın son mektubu şu şekildedir:

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

Meclis-i Mebusan’da Encümen-i Bahriye Reisi Bey Efendi’ye
El-maruz. Bugünkü İttihâd gazetesinde bahriye hakkında bir kadro düzenlemesi gördüm. Bu da birinci erkân-ı harb-ı bahriye ikinci tersane kumandanlığı üçüncü tersane-i âmire memuriyeti ve dördüncü memurîn-i mülkiye ve levazım şubelerini içermektedir.

Teessüf olunur ki vatan ve donanmaya en şiddetli, en çok lüzumu olan makine mühendisliği ve çarkçı sınıfı hakkında bir şey yoktur. Maksadım kişisel çıkarlarım değildir bir şey talep etmiyorum. Bunlara dair rapor ve ders programı ve defalarca mektuplar takdim ettiğimden tekrarla tafsilattan vazgeçip yalnız şunu beyan ederim ki; bugün bir donanmanın muzaffer olması değil çarkçı ateşçi heyetine kalmıştır. Zira onlar layıkıyla ve lazım gelen maharetle ateş yakamayıp da kazandaki buharı istenilen basınçta tutamazlarsa gemi istenilen hızda ilerleyemez ve harp kaybedilir. Bugün fabrikalara gidilirse ileri gelenlerin cümlesi (hepsi) yanımda yetişmiştir. Ve adeta kurucusu gibi olduğum ve bence layiha ve program ve mektuplar takdim ettiğim halde hususi olarak merak için olsun hala kimsenin benden bir şey sual etmediğine de [soru sormadığına] son derece de hayretteyim.  Bâkî verdiğim rahatsızlığın afvını istirham ederim efendim. Ahmed. 10 Haziran 1325 (23 Haziran 1909)

……….

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

Bu tarihlerde yaşanan bir başka gelişme ise, Azapkapı’da bulunan Bahriye Kulübü’nün Hazinedar Mahmut Mazhar Bey’i kulübe davetidir. Kulübün, bahriye hakkında sohbet toplantısı düzenleyeceklerinden hareketle Mahmut Mazhar Bey’in Azapkapı’ya davet ettiklerine ilişkin 21 Haziran 1909 tarihli davetiyenin latinize ve kısmen sadeleştirilmiş hali aşağıdaki gibidir:

Bahriye  Kulübü, Azebkapusu. Saadetlü efendim hazretleri, Deniz kuvvetlerimizin şan ve şerefini yükseltmek için her türlü meşru vesilelere başvurmak cümle-i makâsıdında(n) [amaçların tamamından] bulunan kulübümüzde şeref bulmak ve bu güzel vesile ile bahriyemiz hakkında bazı sohbetlerde bulunmak üzere önümüzdeki Cuma günü öğleden sonra teşriflerinizin beklendiği maruzdur. Ol bâbda emr u irade efendim hazretlerinindir. 8 Haziran 1325  (21 Haziran 1909) Pazartesi. Mühür, (Zabitan-ı bahriye kulübü), Mustafa.

….……

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey’in arşivinde mevcut mektup ve davetiyeleri bu çalışmaya koymaktan maksadımız; dönemin şartlarını yansıtmaları açısındandır. Zira bir kısım personel donamanın Haliç başta olmak üzere Türk tersanelerinde İngiliz ıslah heyeti tarafından modernize edilmesindense yurt dışına çıkmış vede yurt dışıyla irtibatı devam eden personelin bu çalışmalarda öne çıkması gerektiğini arzu ediyor olduğu görülmektedir. Diğer taraftan çağın gereklerini yerine getirememiş bir hükümet ve çağın ve aynı sulara sınır ülke donamalarının gerisinde kalmış bir donanmanın var olduğu gerçeği de sabittir.

DONANMANIN DURUMU… Hazinedar Mahmut Mazhar Bey’in Bahriye Encümen Reisi olduğu 1908 yılı ve kısa zaman öncesinde, Osmanlı Donanmanın durumuna bir göz atalım:

Deniz gücü, yalnız gemi almak, yapmak değildir. Tersane, personel, üs gibi birimlerin birbirleriyle işbirliği içerisinde çalışmasıyla meydana gelir. Osmanlı Devleti’nde ise, bu kurum yeterince gelişme kaydedememiştir. Bu hususta ilk önemli çalışmayı 3 Şubat 1909’da İstanbul’a İngiliz Kraliyet Donanması'nın izniyle gelen; fakat devrin üst düzey komutanlarından Topçu Feriki Ali Rıza Paşa ile ters düşerek görevinden azledilip, 5 Mayıs 1909’da Ali Rıza Paşa’nın görevinden alınmasıyla beraber yeniden görevine dönen Amiral Dougles Gamble yapmıştır.

Gamble Paşa, hizmet süresi dahilinde, araştırma ve incelemelerine askerî komuta düzeyinden ve teşkilâtlanmadan başlamış, bahriye nezareti için bir proje hazırlamıştır. Bu tasarıda Osmanlı Bahriye Nezaretinin İngilizlerin “Admiralty” teşkilâtına benzer bir yapılanmaya gitmesine karar verilmiştir.

Tasarıya göre nezaret; deniz kurmay başkanlığı, personel, materyal, levazım olarak dört daireye ayrılmış, bunun yanında müsteşarlık, hukuk müşavirliği büroları da ek olarak kurulmuştur. Amiral Gamble tarafından dört ana daire olarak hizmete geçirilen Bahriye Nezareti, deniz kuvvetlerinin en selâhiyetli idare makamı statüsüne getirilmiş ve Osmanlı Bahriyesi, İngiliz Deniz Kuvvetleri teşkilât ve stratejisi temellerine uygun olarak oluşturulmuştur.

Dönem itibariyle donanmada ıslahat, kadro ve kuruluş değişikliklerine bakıldığında 1909’da iki tümen, bir filotilla, bir onarım gemisi ve bir onarım yatı hizmete alınmıştır.

Bahriye Nezareti’nde yalnız yapısal değişimler değil, fizikî değişimler de çağın gerekleri doğrultusunda uygulanmaya -savaş arifesinde olunmasına rağmen-devam edilmiştir, Osmanlı’nın deniz politikasında, 1909 yılının sonlarına doğru önemli bir değişim olmuş, “deniz inşaat programı” ile birlikte, Osmanlı Mebuslar Meclisi tarafından tersane ve fabrikalar için 35 milyon Osmanlı lirası tahsisat ayrılırken, halkın girişimleriyle kurulan bir cemiyet vasıtasıyla da bir satın alma programı başlatılmıştır. Türk bürokrasisinin ve halkının varolan tüm isteğine rağmen zaman zaman alınan yanlış kararlar neticesinde Türklerin “güçlü donanma” hayalleri bir türlü gerçekleşememiştir. Çünkü her İngiliz askerînin ve bürokratının düşündüğü gibi Amiral Gamble da, Akdeniz ve çevre bölgelerde hakim olan başka bir devletin varlığını kabullenemediğinden programı Türkleri meşgul edecek; ama asla uyandırmayacak bazı değişikliklere gitmiş, almayı tasarladığı gemileri küçük kruvazör filolarından tercih etmiştir. Türkler ise bunun aksine büyük devletlerin okyanuslara egemen olmak maksadıyla donanmalarına kattığı dretnotların tercih edilmesi yönünde Gamble Paşa’ya baskı yapmalarına rağmen, Paşa tarafından desteklenmeyen bu teklif türlü anlaşmazlıklara yol açmıştır. Bu gelişme üzerine Amiral Gambie, 9 Şubat 1910’da vazifesini tamamlamasına 11 ay kalmış olmasına rağmen, makamını bırakarak ülkesine dönmüş ve 4. Harp Filosu’nda, Birinci Dünya Savaşı’nda Türklere karşı savaşmıştı…

Türk donanmasının bir başka zafiyeti de budur; Yabancı ellerde şekil almaya çalışırken yine aynı yabancı ellere karşı mücadelede bulunmuştur. Ülke savunmasının en ciddî kolu olan donanmanın içyüzünün biliniyor olması karşı tedbirlerin alınmasında da kolaylık sağlamıştır.

1908 yılında 15 zırhlı, 11 kruvazör, 40 torpidobot, 7 gambot, 52 vapur ve 2 denizaltıdan yalnızca: 4 zırhlı, 2 kruvazör, 18 torpidobot, 2 taşıt gemisi kullanıma hazır durumdaydı. Bu filonun durumu 1909’da Karadeniz’de yapılan manevra ve 3 Temmuz’da V. Mehmet Reşat için düzenlenen törende tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Ancak, 1909 yılında Osmanlı Bahriye Nezareti önemli bir projeyi hızla Mebusan Meclisi’ne sunmuştur. Projeye göre; ilk etapta Deniz Kuvvetleri için on yıl sürecek program dâhilinde (1 Şubat 1325) 1909’dan itibaren beş milyon lira ayrılmıştır. Proje, Deniz Kuvvetlerinin yanında nakliye filosunu da güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Çünkü kabotaj hakkı olmayan Osmanlı gemilerinin yabancı devletlerin deniz taşıtlarıyla rekabet edebilmesi mümkün değildir. Seyr-ü Sefain Teşkilâtı’nın imkânları kısıtlıydı. Kıyı nakliyatının büyük kısmı yabancı vapurlarla yapılıyordu.

Osmanlı Devletinin seferberlikte devletin askerî nakliyatı gerçekleştirebilecek filosu yoktur. Bu maksatla askerî nakliyatı temin edebilmek için, Harbiye Nezareti’ne Meclis-i Mebusan 1910 (1326) yılında 15 613 714 kuruş bütçe ayrılmıştır. Yalnız bu bütçenin 150 bin lirası nakliyat-ı askerîye de kullanılacaktır. Fakat bunun uygulanabilirliğinin az olduğu fark edilince, hedef küçültme yöntemiyle neticeye varılmak istenmiştir. (Umut C. Karadoğan (2008). Birinci Dünya Savaşı’na Girerken Donanmada Yapılan Islah Çalışmaları ve Yabancı Uzmanlar. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XXIV, 757-796.)

Akademisyen Umut Cafer Karadoğan’ın tespitlerine ilave olarak; Hazinedar Mahmut Mazhar Bey’in Aralık 1909 döneminde Meclis-i Mebusan’a sunduğu önerge incelendiğinde II. Meşrutiyet ilanı sonrası yaşanan menfi haller bir mebus tespiti ile net olarak anlaşılmaktadır.

MECLİSE SUNDUĞU ÖNERGE…

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

Meclisi Mebusânı Riyaseti’ne

(Meclis Başkanlığına)


Mülk-ü milletimizin temin ve idâme-i hayatı için bulunması gereken kuvvetlerin en mühim bir rüknünü teşkil eden kuvve-i bahriyemizin otuz kadar seneden beri kasti olarak düşürüldüğü hufre-i harâbî ve perişanlık çukurunun; bugün her Osmanlı’nın yüreğini cızlatacak kadar derin olduğu cümlenizce malumdur.
Mazinin bu yanlışları ve üzüntüleri; devr-i mesud-i meşrutiyetimizde tazmin ve teskin edeceğimiz hakkında beslenilen tatlı ümitler; maalesef ilgili nezaretin (bakanlığın) geçmiş döneme (-Abdülhamit dönemi) rahmet okutacak derecede olan tembellik ve lakaydisiyle tamamıyla yok olmaya yüz tutmuştur.

Bahriye Nezaretinin bir buçuk senelik gayet kıymettar bir meşrutiyet devrini boşu boşuna geçirdiği; ıslahat-ı idareye her yerden ziyade muhtaç olan binaenaleyh ihtiyacât-ı kanuniye altında en ziyade ezilen bîçâre Bahriyeye ait hemen hiçbir kanun ve nizamname tanzim edip meclise göndermemesiyle sabittir.


Tahmin edilemez bir zayiat teşkil eden bu zaman israfında vazgeçmek; sahipsiz Bahriyede kanunsuzluk ve idaresizlik yüzünden vukua gelen veya suistimal artık tahammül sınırının tamamıyla üstüne çıkmıştır. İşte iddiayı ispata ve vicdanlarınızı aydınlatmaya hizmet edecek bazı suistimalleri aşağıda heyet-i umumiyeye arz ediyoruz.


1- Eski gemilerin satılması meselesi gayet büyük bir suistimale kaynak olmuştur. İnce hesaplar ile her an ispata hazırız ki eski gemilerin kıymeti yüz altmış yedi bin lira tutuyor. Bu hesaba; satılan torpido makineleri dâhil değildir. Bu makineler içinde yukarı ki tutara beher beygir kuvveti asgari olarak üç buçuk liradan otuz beş bin lira daha zam edecek olursak; genel toplam iki yüz bin liradan ziyade bir büyük meblağ çıkar. Gerek bozma masarifi ve mavna ücretiyle bu miyânda satılacak olan Aziziye ve Osmaniye zırhlıları için azami olarak altmış bin lira daha önce zikredilen toplamdan tenzil edilecek olursa; baki yüz kırk bin lira eder ki bu miktar gemilerin gerçek fiyatını teşkil eder. Hâlbuki ihale fiyatı altmış bin liradır! Filhakika gerçekte ihale işine maliye nezareti memur ise de öncelikle mal sahibi olan bahriyenin; satacağı malın kıymetini keşfettirerek ona göre hareket etmesi lazım gelmez miydi? Belgelenmiş araştırmalarımız, bahriye nazırının etrafında bulunan birkaç kişinin verdiği rapor üzerine muameleye girişildiğini ve asıl bu işte alakadar olması lazım gelen resmi kurumlara katiyen bilgi verilmediğini meydana koyuyor. Hatta yine belgeli istihbaratımıza dayanarak temin ederiz ki; hazine-i milletin zarardan korunmasını şiddetle arzu eden bazı himmetkar zabitanın hususi müracaatları bile verimsiz kalmıştır. Hulasa şunu iddia ederiz ki bu meselede hazine-i millet açıktan açığa seksen bin lira kaybetti. Bu zarar ve ziyan ise sırf bahriye nazırının tembellik ve görev bilmezliğinden ileri gelmiştir. Binaenaleyh mesuliyet kendilerine tevcih eder.


2- Ahşap havuzun feshi için üç yüz elli liraya talep zuhur etmişken bahriye nezareti katiyen nazar-ı itibara almayarak mezkûr havuzun üç bin beş yüz kırk lira masrafla bozulmasına sebebiyet verdi ki işin için suiistimal girdiği anlaşılıyor. Hazine-i milletten “350” lira yerine “3540” lira çıktı demektir. Bunun müsebbibi kimdir ve hakkında ne muamele yapılmıştır?


3- Aynı vecihle iki köhne dubanın tamiri için de tamam iki bin yedi yüz altmış beş lira sarf eylemişlerdir ki bunda da bir noksanın, bir suiistimalin vücudu tezahür ediyor. Binaenaleyh müsebbibi mesul edilmiş mi?


4- Hamidiye kruvazörü Bozcaada’da pervanesini böldürdü. Kanatlarının bir kısmı kırıldı. Bugün değiştirilmesi birkaç bin liraya muhtaçtır. Bunun hakkında bir şey yapılmış ve müsebbibi mesul edilmiş midir?


5- Bahriye Nazırının biraderi Miralay Galip Bey maluliyeti cihetiyle istibdat devrinden beri tersaneye devam edemiyor(-çalışmıyor); fakat tam ödenek (maaş) alıyordu. Lakin devr-i meşrutiyetle katiyen kâbil-i telif olmayan (uyuşmayan) bu hale müsamaha edilerek bir buçuk senedir tersaneye adım atmadığı halde maaşını hangi hakka hangi kanuna, hangi usule tevfikan yine tam olarak alıyor? Meclis-i âlînin yaptığı kanunların hükmü acaba bahriyede tamamıyla cari olmuyor mu? 

MECLİS BASKININDAN KURTULUŞ (31 Mart Vakası – 1908- ) :

Tarihimize “31 Mart Vakası” olarak geçen II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanma ve darbe teşebbüsü hakkında bir çoğumunuz az yada çok bilgi sahibidir. Bu vaka döneminde; Rumeli'den İstanbul'a getirilip Taşkışla’ya yerleştirilen ve terhislerine rağmen Taş Kışla ’da tutulan 4’üncü Avcı Tabur’undan 90 civarı er, 12-13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart'ı 31'e bağlayan gece) başında çavuşları olmak üzere ayaklanmış ve kışladaki komutayı ellerine geçirerek bazı subayları hapsetmiştir. Taburun sabaha doğru kışladan çıkarak Ayasofya Meydanı'na ilerlemesiyle isyan diğer kışlalara da yayıldı. Sayıları 5-6 bini bulan askerler, "Şeriat isteriz! Padişahım, çok yaşa!" sözleriyle meydanda toplandılar. Onlara katılan yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de gelerek mektepli subayların orduyu Frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyetinin başı altından çıktığı, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını ifade eden konuşmalar yaptılar.

Ayaklanmacılar, kalabalığın artmasından sonra meydana yakın bir mesafedeki Meclis binasını kuşattılar. Hükûmetten Harbiye Nazırının ve Mahmut Muhtar Paşa’nın görevlerinden alınmasını, eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın yeniden göreve getirilmesini istediler. Şeyhülislam Ziyaettin Efendi'yi de aracı kıldılar. Kısa bir süre içinde İstanbul'un tüm semtleri isyancı erler tarafından kontrol altına alındı. İsyancıların isteklerinin kabul edildiği kararını alan Osmanlı kabinesi bunu isyancılara ulaştırmaya çalışırken isyancılar kuşattıkları Meclis binasını işgal ettiler. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Ahmed Rıza Bey'e benzediği için; Lâzkiye Milletvekili Emir Arslan Bey de Hüseyin Cahit Bey sanılarak öldürülürken Bahriye Nazırı Rıza Paşa ağır yaralandı. Milletvekillerinin öldürülmesi, Şura-yı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilmesi üzerine Padişah'ın isteği ile kabine istifa etti. İsyancıların görüşleri doğrultusunda 14 Nisan 1909'da Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu ve göreve başladı (vikipedia alıntı). Meclis-i Mebusana yapılan bu baskın sırasında Mahmut Mazhar Bey’de meclis binasındaydı. Himayesindeki Rasim Efendi ve kız kardeşi Ziyneti hanımdan nakil olarak günümüze kadar gelen bilgiye göre Mazhar Bey o gün baskıncıların elinden kurtuluşuna kendisini tanıyan Ordulu bir zabitin sebep olduğunu, o zabit kendisini kargaşa içerisinde aman efendim ortalıkta gezinmeyin diyerek bir dolabın içerisine soktuğunu ve ortalık sükunete ulaşıncaya kadar da dolabın içerisinde kaldığını anlattığını öğrenmiş bulunuyoruz.

MEMLEKETTEN GELEN MEKTUPLAR

Bu başlık altında sizlere, Hazinedar Mahmut Mazhar Bey’in mebus olduğu döneme ait arşivinde muhafaza etmiş olduğu bir kısım mektupları sunacağız. Fatsa Belediye Reisi, Fatsa eşrafı, Dersim’de kadastro memuru olarak çalışan Mehmed Asım Efendi, Ordu Mal Müdürü, Eğin İttihad ve Teavün Kulübü İstanbul Merkezi tarafından gönderilen yazı ve Trabzonlu Zeynep Hanımın mektubu… Tüm bu evraklar sadeleştirilerek çalışmamıza konulmuştur. O döneme dair farklı içeriklere sahip olduğunu düşündüğümüz evraklar aşağıda sunulmuştur.

Fatsalı Mehmed Asım Efendinin mektubu:

Dersim Defter-i Hakanî Memuru olarak Dersim de görev yapan Fatsalı Mehmed Asım Efendi, Hazinedar Mahmut Mazhar Bey gönderdiği 7 Nisan 1326  (20 Nisan 1910) tarihli mektubunda kendisini Dersim’den Ordu’ya tayin istediğini, bu maksatla Defter-i Hakanî Nezareti Celilesine (-Bugünkü; Harita ve Kadastro Genel Müdürlüğü) bir dilekçe verdiğini ve Mazhar Bey’den de kendisine yardımcı olmasını istemektedir.

Dersim (Eğin-Çemizkezek-Kemah) halkının imdat ve yardım talebi:

Başka bir mektup ise Eğin İttihad ve Teavün Kulübü İstanbul Merkezi tarafından gönderilmiştir Dersim’deki Kürt eşkıyalarının uyguladıkları çeşitli zulümler sebebiyle bölge halkı adına askeri yardım isteyen mektup gayet ilgi çekici ve mühimdir.

“Dersim asi kürtlerinin öteden beri alıştıkları eşkıyalık hasebiyle civar kaza ve köylere tasallut ve tecavüz eylemekte ve itaatkâr ahalinin bunlardan görmekte oldukları zulüm ve tecavüz insan gücünün haricine çıkmakla her zaman resmî makamlara müracaatla tatbik-i adalet ve def’-i şekâvet istirham eylemişler ise de önceki dönemde heyet-i ıslâhiye ve kuvve-i te’dîbiye nâmıyla giden ve maksat ve kişisel çıkarlarını eşkıyalığın devamında gören memurlar dahi hiçbir iyi neticeye ulaşamamış ve bu sene kuvve-i te’dîbiye nâmıyla sevk olunan yirmi bir taburun masarifi devlete yüz bin liraya ulaşmış iken kumandanlarının ahvâl-i mahalliyeye gerek vukûfsuzlukları gerek tembellikle icrâ-yı hareketleri yüzünden hiçbir netice-i haseneye ulaşamayarak işin sonunda Bâb-ı âlî’den Ferik Ali Paşa’nın riyaseti altında bir heyet gönderilmiş ise de bunların da uygulamalarının özü eşkıya liderlerinden Timuroğlu Hüseyin nam şahsın hiçbir nizam ve kanuna temas etmeyerek Hozat hapishanesinden tahliye ettirilmesinden ibaret kalmıştır. Dersim ekrâd-ı âsiyesi önceki yıllardan sarf-ı nazarla yalnız 1323 ve 1324 (1908 ve 1909) seneleri zarfında iken Çemişgezek ve Kemah kazalarına bağlı yerlerden, 78.000 lira kıymetinde çeşitli baş hayvanlar ile gasp ve yağma ve yakılan hane bedelleri ile mallar ve eşya kıymetleri olarak da 71.770 lirası, toplam 149.770 lira kıymetinde zarar oluşturdukları gibi elliyi geçen günahsız ahaliyi pek feci surette katl eylemişler ve biri kadın olmak üzere on beş kişinin de yaralanmasına sebebiyet vermişler ve tarih-i medeniyet ve insanlık ve medeniyet tarihinde Anadolu’nun ortasında büyücek birliğe sürmüşlerdir.

Devr-i meşrutiyet ve şu felah-ı saadet zamanında adalet dağıtmak ve temin-i refah ve emniyet ve istirahatin teyit ve istikmâli hükümetin borcu ve en mühim vazifesi olmakla evvel emirde bu gibi tecavüzât-ı bâgiyâne ve şekâvetkârâneye riyâset eden eşkıyalık tecavüzlerine başkanlık eden teröristlerin kanun-ı adaletin emreylediği vecih ile şiddetle  te’dîb ve başka yere gönderilmeleri, ikincisi; Dersimliler’in  en büyük zulüm ve yağmalarına hedef olarak bugün evinde yiyecek bir habbesi tarlasını sürecek bir öküzü, günlük ve zorunlu  ihtiyaçlarını tedarik için sarf edecek bir akçesi bulunmayan Eğin Çemişgezek Kemah ahalisi zaruret ve derd-i ihtiyacın son sefaletin aşağı seviyesine düşmekle adalet gereği gasp edilen mallar ve mevâşî (-evcil hayvan) ve gasp edilmiş malların geri alınması ile birer birer bir adil bir heyet huzurunda sahiplerine iadesini ve mahallinden alınan malumata nazaran Elazığ valisi tarafından Dersim reisleri ve ağalarından bazıları merkez-i vilayete celp olunarak haklarında merhamet ve afv ve âtıfet gibi bol bol vaatlerde bulunma ve mağdur ve çaresizlere karşı şiddet ve şiddet gösterilmesi devr-i sâbıkda (-II. Abdülhamit dönemi) olduğu gibi zalimleri mazlum ve zavallıları suçlu göstermek adalet ve insaniyet ve hükümete yakışmayan bu gibi üzücü durumlara mütecâsir olacak küstah memurlar hakkında en ağır ceza tertip ve tatbik edileceğinin vilayete tebliği ol bâbda bu konuda sadaret makamına takdim olunan dilekçede istirham kılınmış idi.

Elde edilen, belgelenmiş malumata göre; Babıali’den vâki olan araştırmaya vilayetçe Dersim eşkıyasının çaresizlerden müteşekkil olup devr-i meşrutiyetin yaklaşmasıyla beraber silahlarını hükümete terk ederek aman diledikleri ve kendilerinin yardıma muhtaç olup kimseye zararları dokunmayacağı yolunda bir cevap verilmiştir. Adı geçen asi kürtler şimdiye kadar kış mevsiminde civar kaza ve köylere tecavüz ellerini uzatmazlar iken bu sene şitânın şiddetle hüküm sürmesine bakmayarak şimdiden tecavüzâta başlamışlardır.

Son olarak 21 Şubat 1324 (6 Mart 1909) tarihiyle Çemişgezek merkezinden çekilip, olayların yer aldığı belgelerde gördüğümüz ve eşkıyâ-yı merkûmenin sürekli hale gelen kötü adetleri vecihle harekât-ı tecavüzkârâneye ictisâr ile bazı köyleri yağma eylediklerini mutazammın bulunan [içeren] telgraf dahi maruzat-ı vakıayı teyit eylemekte olup vilayetçe Dersim eşkıyası terk-i silah ediyor yolunda cevap itası ise cidden dikkat çekici bulunmuş ve arz edilen üzücü durumlar zaten hâl-i heyecanda bulunan adı geçen kazalar ve kazalara bağlı yerlerin ahalisini büsbütün havf ve korku içinde bırakmıştır. Uğursuz istibdat devrinin heykeli denilmeye şayan olan Elazığ valisi Nusret Paşa ile aynı hasletlere sahip olan ve kötü ahlakı ve fesat fikirleriyle şöhret kazanmış hemşehrîsi ve önceki dahiliye nazırı Memduh Paşa’nın hafiye ve yetiştirmesi olan vilayet mektupçusu Neş’et Efendi’nin ekrâd-ı âsiye-i merkûmeyi ne sahip çıkma ve korumakta olduğu yukarıdaki açıklamalardan anlaşılmıştır. Dersim ekrâd-ı âsiyesi Eğin Çemişgezek Kemah ahalisinden birçoğunu mahvetti, bîçarelerin zevcelerini ve evlatlarını yetim ve ana-babasını sefil bıraktı binlerce halk yalın ayak başı açık inliyor. Geçim derdi için yurdunu terk eden; Eğin, Çemişgezek, Kemah ahalisi orada ailelerinin muhafaza-i hayatlarını sizlerin âlîcenaplığınızdan bekliyorlar ve Dersim’de şu devr-i dilârâ-yı hürriyette layıklı bir ıslahat icrasını sizlerden bekliyorlar.

Artık bu üç kaza ile komşu kazalar ahalisinin bunca mezâlim ve zulme tahammülleri kalmamıştır. Binaenaleyh Dersim’e müstakim ve muktedir bir kumandan maiyyetinde on tabur asakir-i nizamiye i’zâmıyla adı geçen eşkıyaların te’dîblerini ve miktarı kırka ulaşan rüesasının reislerinin başka yere uzaklaştırılması sebeplerine teşebbüs olunması hulasa bu gibi üzücü ve feci durumlar vukuuna meydan verilmemek üzere bir an evvel hızlı ve ciddi tedbirler alınması hukuk-ı ahalinin muhafazasına delalet buyurulmasını ve bağlı olduğu nezaretçe verilecek izahatın alkışlara gark edilmeksizin etrafıyla tetkik olunarak Dersim civarında asayişin yerleştirilmesine çok himmet gösterilmesini hamiyet-i vataniye-i kerimânelerinden istirham eyleriz. 26 Şubat 1324 (11 Mart 1909), Mühür, Eğin İttihad ve Teavün Kulübü İstanbul Merkezi.”

Trabzonlu bir annenin feryadı:

Mazhar Bey’in arşivinde bulunan ve mebusluk dönemine dair mektuplara yer vermeye devam ediyoruz. Bu kez sunulan mektup; 8 Mart 1326  [21 Mart 1910] tarihinde o dönem Trabzon Vilayeti merkez Trabzon Sancağı İskender Paşa mahallesinde yaşamakta olan Zekiye hanım tarafından kaleme alınmıştır.

Mektup düğünden üç gün önce oğlu öldürülen bir annenin yardım talebidir. Katilin; nüfuzlu bir müderrisin oğlu olması sebebiyle mebus gibi çeşitli ileri gelenler aracı konularak katilin kurtarılmasına karşı çıkılması istenmektedir. Acı bir olayın ve sonrasında yaşanan gelişmelerin anlatıldığı, hele hele evladını kaybetmenin acısının yaşayan annenin feryadını birlikte okuyalım:

“Allah aşkına mütalaa buyrulsun” Maruz-ı cariyeleridir: Bir yaşında iken pederinden yetim kalan ciğerparemi annelik kucağımda yetim olarak büyüterek yirmi bir yaşına getirdim. Talim ve terbiyesine son derece itina ederek Trabzon Düyun-u Umumiye İdaresine dehâlet ettirdim [himayesine dâhil ettim]. Bir seneden beri üç yüz kuruş bir maaşa muvaffak oldu. İstikbalimiz temin edildiği için sevindim.

Pederinin vefatıyla sönmüş olan ocağımızı şenlendirmek için çocuğumu evlendirerek aile kurması düşüncesinde iken gençlik saikası komşumuz bulunan İskender Paşa Medresesi Müderrisi Tevfik Efendi’nin kızıyla aralarında aşk ve muhabbet peyda olmayla Allah’ın emriyle, aracıyla kızını Tevfik Efendi’den istedik. Kendi emsali olmadığımız bahanesiyle taleb-i vakıamızı reddetti. Ret sebepleri ise kızının Molla Hafızzadelerin oğlu için istenildiğinden ve zenginliğine tamah ederek ona vermek istemesinden kaynaklanmaktadır. Kızı bunu haber alınca o tarafa gitmek istemedi. (oğlumla) alaka meselesini meydana koyarak bizim tarafa gelmek arzu eyledi. Pederi bundan dolayı hiddetlenerek bir sevdalık meselesi meydana çıkardı tahakkuk ettiremedi [gerçeği ortaya çıkartamadı]. Öbür taraf da (bunu) haber alınca taleplerinden vazgeçtiler bunun üzerine müderris efendi bize garaz, kin bağladı. Günün birinde kızı kaçarak bize sığındı, kabul ederek muhafaza ettik. Pederinin onayını almaya günlerce uğraştık başarılı olduk. Kendisinin belirlediği,  Hacı Bilalzade Osman Efendi vekâletiyle ve bir kalabalık, cemaat huzurunda altmış bir liraya (mehir bedeli) nikâhları icra edildi.

Elbise ve gerekli diğer eşyaları hazırladım. Zifaf gecesine üç gün kaldığı halde 18 Kanun-i sani 1325 [31 Ocak 1910] tarihine rastlayan Salı günü sabah erkenden çarşıdan peynir almak için dışarıya çıkan oğlumu dışarıda beklemekte olan Müderris Tevfik Efendi’nin oğlu Haşim canavarı, dönüşte (oğlumun) yolu üzerinde pusu kurarak arkadan attığı kurşunlarla (oğlumu) yaralayarak firar etti. Çocuğumun dahi aldığı yaradan müteessiren iki gün sonra vefat etmesi,  eşleriyle beraber İslam ve Hristiyan memleket sakinlerini çok üzdü. Evim, barkım, ocağım söndürüldü. Cani yakalanarak ile tevkif edildi. Bu cinayetten, Müderris Tevfik Efendi ile ailesi kusurludur daha doğrusu caniyi suça teşvik etmişlerdir.

Derhal mahkemeye müracaat ettim. İcra kılınan tahkikat neticesinde sorgu hakimliğince caninin idamına dair verilen karar, heyet-i ithamiyece tasdik edilerek usulen muhakemesi icra olunmak lazım gelirken o vakit kazanmak ve icap eden şeytanca tedbirlere müracaat eylemek üzere heyet-i ithamiye mazbatasına karşı fesh edilme iddiasında bulunmaları üzerine tetkik için buradan temyiz mahkemesine gönderilmiş ve temyizce icra kılınan tetkikat-ı âdilâne neticesinde dahi adı geçen dava evrakı tasdikle yargılama için 20 Şubat 1325  (5 Mart 1910) tarihinde buraya iade kılındı halde hala muhakemeye bakılmayarak mücerred sadece iltimas sebebiyle mahkeme günü 20 Mart 1326  [2 Nisan 1910] tarihine tahsis ettirildi.

Sahtekârlığı ve müsâvî-i ahvali malum ve meşhur olan caninin pederi müderris efendi burada müracaat ve teşebbüs eylediği vesait-i desîsekârânın ta’dâdı (düzenbazların aracılığıyla sayımı) sayfalar imlasıyla mümkün olacağı cihetle ta’dâd ile tasdikten vazgeçildi. Buraca cereyan edecek muhakeme neticesinde tarafsız bulunan heyet-i muhakememizin adalet ve icraatından oğlunu kurtaramayacağı anlamış olmalıdır ki mebusân-ı kirâmımızdan bazılarına hitaben her nasılsa buradan elde eylediği tavsiyenameleri (tavsiye mektuplarıyla) acele olarak evvelki gün hareket eden Yunan vapuruyla ol tarafa (İstanbul’a) hareket eyledi.  

Muayyen olan yevm-i muhakemeden evvel nakl-ı dava için sizin aracılığınızla adliye nazeretinden emr-i istihsâli için son derece uğraşacağını kanıtlayarak istihbar eyledim. Müderris efendinin Trabzon’ca hatırı sayılır ve nüfuzlu bulunduğu halde nakil-i davaya kıyam eylemesi açıktan açığa hukuku iptale çalışmaktadır. Nakl-i dava benim gibi Allah’tan başka kimsesi olmayan zavallı bir kadına teveccüh eylediği halde ilahi adalete sığınarak gece gündüz ağlıyorum. Gerek bu meseleden ve gerek sabıkalarından dolayı memleket sakinlerimizin nefret ettiği böyle bir adamı oraca sahiplenerek kötü ve hain fikirlerine vasıta olacak mebusân-ı kirâmımızdan şerefli hiçbir kimse düşünülememektedir.

Çocuk ve aile sahibisiniz şu hali bir kere hayal dünyanızda canlandırınız, maruzatımdan şüphe buyrulursa Trabzon’da bulunan aile fertlerinizden, akrabalarınızdan sorup tahkik buyurmadan müderris Tevfik Bey’e aracılık eder ve gerekli yardımlarda bulunursanız Allah katında mevkiinizi düşününüz. Bu işte eğer ona yardım edecek olursanız Trabzonluların lanetini kazanmaktan başka dünyada benim içinde bulunduğum duruma sizin de düşmeniz için ölünceye kadar beş vakit namazımda ağlayarak Allah'a yalvarıp dua edeceğimi biliniz, arz ediyorum.  Ol bâbda ferman. 8 Mart 1326  (21 Mart 1910)  İskenderpaşa Mahallesinden Kara Hacızade, Müteveffâ [vefat etmiş] Temel Efendi’nin kızı, Zekiye [mühür]                                                                    Trabzon’dan”

Ordu Mal Müdürünün mektubu:

“Huzûr-ı sâmîlerine, Saygıyla arz olunur; 5 Kanun-u evvel 1325 (18 Aralık 1909) tarihli iltifâtnâmelerini almak şerefine nâil oldum. Memleket hayatıyla ilgili yüce yardımlarınıza memleket nâmına teşekkürlerimi arz ederim, var olunuz. Fakat! Maarif Nâzırının (-Milli eğitim bakanının) vaat buyurdukları müfettiş henüz varlık göstermedi, inşallah bayramdan sonra gelir memleketin yüzünü güldürür -ne bileyim! Ortada can sıkacak bir mesele olduğundan ona dair biraz rahatsız etmek isterim malumdur ki Osmanlı’nın farklı unsurlarının her unsurunda bir serbestlik var bunlarla birlik çerçevesinde tamamıyla tek fikir, tek kalp, tek vücut olamadığımız halde bir de Türk unsurunun irtibatına tutunmak hiç iyi olmaz.

Zaten geçen sene böyle tecrübesizlikler yüzünden koca 31 Mart hadisesi vukuuna sebebiyet verildi. Malumdur ki inkılaptan dolayı hayli nüfus yerinden oldu, göç etti, sürüldü, suçlandı, düzenlemeler ile de birçok gönüller kırıldı. İşte bu cezalar ziyadesiyle kâfidir bunun ilerisine gitmek insanlık değildir sonra işin tersine sonuçlanır. İnsanlar yöneticilerin yolunda giderler, sapkınlık yolunu tuttukları için hafiyelik pexxxxnklik, rüşvet alıp verme… hepsini hepsini yaptılar zaman öyle icap ettirdi. Onlara bu melunluğu Sultan Hamid itx yaptırdı şimdi ikide bir üç yüz şu kadar sandıkta jurnaller tasnif oluyor tamam olsun herkesin ayıbı meydana çıksın iyi, kötü seçilsin gibi sözlerin şunun bunun tarafından özellikle heyet-i hâkime-i milliyemiz tarafından lisana alınması layık değildir. Bu sandıklardaki sırları meydana koymak dahi bir tür jurnalcilik hafiyelik casusluktur. Fazilet ve örtmek, gizlemek ile bağışlama ile muamele yapmak cihetindedir. Bunları bu kadar kurcalamak sabet değildir. İnsanlığa layık olan: bu melun sandıkları içeriklerini anlamayarak ve hatta anlamak istemeyerek tamamen yakmaktır bu lütfa zât-ı âlîniz kılavuzluk ederseniz birçok kırık kalplerin telifine (yakınlığını sağlamaya) himmet buyurmuş olmakla Türk unsurlarını lekeli olmaktan muhafaza etmiş olursunuz. Cenab-ı hak bu tecrübesiz zatlara tevfikini refik (yardımını yoldaş) edip milleti musibet ve tefrikadan kurtarsın, amin. Bâkî mübarek gözlerinizden bus ederek, öperek devam-ı teveccühât-ı âlîlerini temenni eylerim kardeşim efendim hazretleri. 15 Kanunievvel 1325  [28 Aralık 1909]  Ordu Mal Müdürü, (mühür), Salim bin Nuri”

Fatsa ahalisini müşterek imzalı mektubu:

Fatsa ile İskefir (Reşadiye) arasında yapılacak şose yolun faydaları ve zararları hakkında Mahmud Mazhar Bey’e Fatsa eşrafı tarafından yazılan, altlarında mühürleri ve imzaları bulunan 18 Kanun-i evvel 1325 (31 Aralık 1909 toplu dilekçenin içeriği şu şekildedir.

İzzetlü efendim hazretleri, Geçen sene ve bu defa Fatsa ile İskefsir Kazası (-bugünkü Tokat’ın Reşadiye ilçesi) arasında bir şoseyolu açılması istirhamı hakkında kazamız ve İskefsir kazası ahalilerinden bu işte alakadar olan Aybastı nahiyesi ahalisi ile ortaklaşa makamlara dilekçeler göndermekteyiz. Bu müracaatımızın evvelce nazara alındığı halde bu defa bazı mertebe sıkıntılar ve engellere rastladığı ve buna ise taraf-ı âlîlerinden vaki olan elkinlerin sebep olduğu, bazı taraflardan beyan olunmaktadır. Ve güya bu yol Ordu’nun gelecekteki menfaatlerine zararlı görünmekte olduğu iddiasıyla bu ilkâ’âtın yapıldığı ilaveten zikredilmektedir. Fatsa’nın Bolaman’a olan yakınlık ve münasebeti meydandadır.                    

Zât-ı âlî-i kerîmânelerinin ikametgâhı, menfaatleri, ticareti, genellikle doğal bağlantısı kamilen Bolaman’dadır. Bolaman bugün Ordu’ya bağlı] fakat bu bağlantı bir resmî bağlantıdan başka bir şey değildir. Dünyada mevcut hakikatlerden birisi de herhalde ileriki tarihlerde Bolaman’ın Fatsa’ya bağlanacaktır. Gerek Fatsa’nın irtibatı Samsun’da baki kalsın, gerek Fatsa Ordu sancak haline dönüşerek, naklen Samsun’dan bağlantıyı koparsın.

Biz bugün her işimizde akla uygun ve sosyal ilişkiler dairesinde mütalaa ve mülahaza mecburiyetinde olduğumuza şüphe yoktur. Şu takdirde Fatsa’nın Ordu’ya tahavvülünde Fatsa’nın büyük faydalara ulaşacağına şüphe yoktur. Biz bugün sosyal işlerimizi uzak, uzaklığı yüzünden metruk olan merkez ile değil yakın olacağı kadar ahvalimizi her taraftan görmeye müsait ve memleket menfaatlerini her suretle düzeltmeye hazır bir hükümete merbut olmakla temin edebileceğimize de şüphemiz yoktur. Şu hale nazaran Fatsa’nın hâlen ve ve gelecekte bütün menfaatlerinde Bolaman nahiyesi kamilen alakadardır. Fatsa’ya isabet edecek bir musibetten Bolaman’ın müteessir ve bir saadetten herhalde mesut kalması kazıyyesi bir sağlam bir meseledir. Binaenaleyh Fatsa’ya gelecek böyle bir şose yol inşasının tehir edilmesi, engellenmesi zemininde şu nokta-i nazardan taraf-ı âlîlerinden  bir mütalaa serdedilmiş olacağına hiçbir suretle ihtimal veremedik. Böyle bir mütalaada bulunmak bir insanın kendi aleyhinde zararlı bir hükme delalet göstermesi demektir.

Zâtında irfan-ı zeka ve ihatası nazarımızda ayan olan zât-ı âlî-i hikmet-şinâsîlerinden böyle bir hatanın zuhuru kabul edebileceğimiz şeylerden asla olamaz. Olsa olsa bunda bir şeyin tesirini kabul edebiliriz o da nefsî taşkınlıklardır. İnsanlar hiçbir zaman hatadan ve münasebât-ı beşeriye [insanî ilişkiler] her vakit kusurdan salim olamaz. Memleketimiz halkının hakk-ı âlîlerinde büyük ufak bir ihtiramsızlığı olsa vatanımızın istikbaline, mamuriyetine, saadetine velhasıl hayatına taalluk eden bir meselede bu müstahberât-ı ânife (yukarıdaki haberler) doğru ise böle ağır, unutulamaz bir cezaya mahkûm şimdiye kadar muntazır olduğu bir nimetten mahrum etmek gibi bir şeye delalet bu memlekete yapılacak fenalıklarda bundan daha şiddetlisi daha azamı tasavvur olunamaz. Mamafih hakikaten bir cihete fevkalade itimat ve kesin inancımız vardır. O da zât-ı âlî-i edîbânelerinin hikmetli düşünceleri ve ileri görüşlü ve herhalde arzu ve infialât-ı nefsâniye gibi hissiyat-ı filesofâne ile uzlaşılamaz ahvalden kaçındığınız hakkındaki malumatımızdır. Hakikaten meftun, sefil, gayr-ı mesut insanların gelecekteki mutluluğunu hazırlamak gibi bir hizmetten sonsuz hoşnut ve memnun olacağınızı biliriz. Binaen aleyh bu işte bize, memleketimizin saadetine, delalet ve muavenet göstereceğinize kemaliyle mutmain bulunuyorduk binaenaleyh kaç defa taraf-ı âlî-i hakîmânelerine bu noktada bir arîza-i istirhamiye de yazmak arzu etmiş olduğumuz halde lüzum bile görmemiş idik.  Şimdi bizi aydınlatan şu (bu haberlerden) haberden fevkalade müteessir (çok rahatsız olduk) olduk. Aslına inanamayarak şu ortak müracaatı kaleme aldık.

Gelelim yolumuzun Ordu’ya zarar ve menfaati meselesine; Ordu’nun şose yolunun bitimi Hamidiye’den geçeceğine ve Fatsa’nın şosesi ise Çermik’e varacağına nazaran bunların haritada arkalarını teşkil eden mevkiler mülahazasıyla birbirlerine hiçbir mazarrat ve menfaatleri olamaz. Fatsa’ya bu yol açılmakla Ordu’nun ne ticareti ve ne de gelişmesi asla sektelenmez. Yalnız Fatsa’nın arkasına düşen ve bu yoldan istifade edecek olan birçok aileler şu yol sayesinde mutlu, huzurlu bir geçim yoluna döküleceklerdir. Bu cihete muavenetten hasıl olan zevk-i maddî ve manevînin tayin ve dereceleri ise hissiyat-ı âlînizdeki duyguya ve ve selametine emin olduğumuz vicdan-ı âlîlerine havale ederiz.


Zât-ı âlîlerini biz seçmedik çünkü seçim bölgemiz mebus adaylarından değildiniz. Fakat şunu tekrar edelim ki bize maddeten ve manen o kadar yakınsınız ki biz bu işi hiçbir mebusumuza havale etmeyerek aslî menfaatlerdeki iştirake binaen zât-ı âlîlerine tevdi ve emanet ediyoruz. Eğer dilekçelerimizin husulüne delalet ederek maksadımızı istihsal eyler iseniz nâmınızı memleketimizin tarih hatıratından ilelebet nakşolmasını, hafızalara kazınmasını mucep bir eser-i âlî ile memleketimizin gelecekteki saadetini hazırlamış olursunuz. Aksi takdirdeki Ümitsizliğimizin derecâtından vicdan-ı âlî-i hakîmâneleri mutlaka mesuldür. Bu konuda irade efendimiz hazretlerinindir. 18 Kanun-i evvel 1325 (31 Aralık 1909) İmza sahipleri: Hacı Hulusi, Müftüzade (Hüseyin), Topalzade, Hacı Hatipzade (Hamdi- Mehmed), Mahmud Efendizzde Hüseyin bin Lütfi, Bursalızade, Hacı İbrahimzade, Kadızade Mehmed, Niksarlızade Es-Seyyid MeHmed Hamdi, Şatırzade Mahmud Sabri, Yamanzade Yusuf İzzeddin, Timurcuzade Mustafa Hilmi, Terzioğlu Benoyat, Yemoğlu, Yamanadis, Tokadlidis, Şunakidis, Eksantpolos, Kalemkar Mois, Karoz, Ortanidis, Vasilaris Nagar, Abacıoğlu Kasti, Deliyadinis Niko, Öksüzyan, Begos Seferyan, Yervant Karakaşyan, Boyacıyan, Agop Torosyan, Kirkor Anatkiyan, Parhisyan.

Fatsa Belediye Reisinin mektubu:

Dönemin Fatsa Belediye Reisi tarafından 25 Ocak 1910 tarihinde Mazhar Bey’e gönderilen mektup esasen, evvelce Fatsa eşrafı tarafından gönderilmiş 31 Aralık 1909 tarihli mektuba konu yol inşası ile ilişkilidir.

Bu mektuptan anladığımız; o dönem Canik Sancağı’na bağlı Fatsa Kazası ile Sivas Vilayeti Tokat Sancağı İskefir Kazası (Reşadiye) arasındaki yol inşasının Trabzon Merkez Sancağı’na bağlı Ordulular tarafından durdurulmaya çalışılması karşısında Fatsalıların kendisinden talep ettiği yardıma olumlu girişimle cevap veren ve yol inşasının devam etmesini sağlayan Mazhar Bey’e teşekkür mahiyetindedir. Kaldı ki Fatsa, Mahmut Mazhar Bey’in seçim bölgesi değildi. Ancak buna rağmen kendisinden yardım talep eden Fatsalıların çaresizliğine ve haklı taleplerine de duyarsız kalmamıştır.

Fatsa Belediye Reisi’nin mektubu özetle aşağıdaki gibidir:

İzzetlü Efendim Hazretleri “Fatsa-Çermik (Reşadiye) yolunun inşası emrinde, destekleyici yardımlarınızın geçtiğine dair kaza ahalisine hitaben ve cevaben tarafınızdan ulaşan 27 Kanun-i evvel 1325 (9 Ocak 1910) tarihli resmi yazınız memlekette güzel etkiye neden oldu. Binaenaleyh ahz-u telakki etmiş olduğum vecih üzere bütün kazanın güzel minnettarlığına tercüman-ı halis olarak şükranlarımı sunmaya acele ederim…” 12 Kanun-i sani 1325 (25 Ocak 1910) Fatsa Belediye Reisi.

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey, mebusluk süresinin bitiminde yeniden aday olmamış ve Ordu Bolaman’daki ticari hayatını sürdürmüştür. 1919 yılında kendisine mebusluk teklifi getirildi ise de kabul etmemiştir.

Arşivinden:

“…29 Temmuz 1919 tarihli mektub-ı âlîleri 23 Ağustos’ta elime ulaştı. Bendeniz Temmuz ortalarında Ordu’ya giderek bir aydan ziyade çocuklarımın yanında kaldım. On gün evvel öndüm. … Mebus olmayı katiyen arzu etmiyorum sebebi vatanımızın ân tarihini yaşadığı ve gayet tehlikeli bir vaziyette bulunduğu bir zamanda mebusluk gibi ağır bir yükü üzerime almak için ehliyet ve iktidara mâlik olmadığım ve sıhhatim yerinde değildir…” Hazinedar Mahmut Mazhar.

Üç çalışmada, onun günümüze ulaşan arşivinden hareketle bir döneme ışık tutmaya ve Mazhar Bey’i tanıtmaya gayret gösterdik. Umarım ilgi alanına giren hemşerilerine bir nebze de olsun faydalı olmuştur. Müteakip çalışmamızda Mütareke Dönemi ve Milli Mücadele yıllarındaki Mahmut Mazhar Bey’i… Bugüne kadar bahsi geçmeyen öncülüklerini ve Mustafa Kemal Paşa ile doğrudan irtibatlı Mazhar Bey’i sizlere aktaracağız.

Hazinedar Mahmut Mazhar Bey -III-

“Evet, buyrulduğu gibi: Dost pervasız, felek acımasız, zamanın da dur durağı yok.
Dert çok, dert ortağı yok, düşman kuvvetli, talih aciz kalmış”

Hazinedar Mahmut Mazhar.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Selçuk Şen - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.



Anket Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kim Olmalı?
Tüm anketler