Soğuk Göze

 

Zirveden aşağı doğru inerken Odun Yolu’nun izini sisten kaybettik. Sisin kapladığı Keğiş Deresi vadisi deniz gibi önümüzde uzanmıştı. Ta Çambaşı’ndan Hollak Boğazı’na, oradan Çukuroba’ya iki kollu giysi gibi uzanmış, yetmemiş de Göndeliç’in eteğinden yukarıya çarşafını sermeye uğraşmıştı.

Elbette ortalıkta ne ev, ne yemyeşil çimen düzlükleri, ne de akarsu yatakları görünmüyordu. Arada bir Mezarlık Tepesi “Beni unutmayın” der gibi başını uzatıyor, sonra yitip kayboluyordu. En doğru hareket nazlı nazlı çağıldayıp akan, taştan taşa dolanan, yanı başında boy vermiş tutiyaların yapraklarını okşayan su sesini dinleyerek izlemek, obanın çamurlu yolunu bulmaktı.

Öyle Yaptık

Birbirimizin sise bulanmış görünümünü kaybetmeden aşağıya doğru inmeye başladık. Bazen “Gözenin en kaymaklı yeri burası” diyerek eğilip sudan içtik. Boğazımızdan midemize doğru akan suyun ferahlığıyla gönlümüzü hoş ettik. Ceplerimizdeki Golit’i ıslatıp biraz ısınsın diyerek koltuk altımızda tuttuktan sonra köy peynirini katık ederek yedik. Baldızım köy büyüğümüz Rüştü emminin “Bir Çift Turnam Gelmiş“ türküsünü ünlemeye başladı. Bu güzel sese katılmamak mümkün olmadığından arada bir biz de söyledik.

Önümüzde yürüyen bacanağım duraksadı, biz de yerimizde durduk. Az aşağıdaki karartıyı gösterdi. Yavaş yavaş yaklaştık. Üç iri kaya parçası üçgen biçiminde yerleştirilmiş, üstü de kalın naylonla örtülmüştü. Açık ağzından içeriye baktık. Yanmış odun parçaları, kül birikintisi, altı kararmış çaydanlık ve taşlar arasına sokuşturulmuş naylon torba içinde kesme şekerler görünüyordu.

Kim Bırakmıştı!

Yorumlar peş peşe gelirken bacanağım noktayı koydu. Bu çoban işiydi. Buralarda koyun otlatan çoban zaman zaman buraya geldiğinde ateşi yakıyor, çayını demliyor ve dünyanın en güzel suyunda demlediği tadına doyum olmaz çayını içiyordu. Böyle bir sevdaya katılmamak mümkün değildi. Çantamda kalan iki parça goliti iyice sarıp sarmaladım ve şekerlerin konduğu yere sokuşturdum.

Tekrar göze suyunun aktığı yatağı izleyerek yola koyulduk. Aşut obasının yıkılmış evlerini bulduk. Yıllardır bu obaya sahiplenen yoktu. Halbuki evlerin yerleştirildiği düzlükten vadiyi seyretmek ömre ömür katardı.

Oradan daha aşağıya Sarıca Peğleri’nin olduğu yere geldik. Sarıca köylüleri “Burası bizim” diyordu ama sadece söylemde kalıyordu. Anımsarım, bu peğlerde yaşayan bizim köy ailesinden Çakıroğulları ve başka aileler vardı. Her yayla mevsimi gelirler, peğlerin üstünü hartamayla örter, önlerinde süt kazanlarını kaynatır, işleri bitince beraber madımak toplamaya giderlerdi. Bu toplama sırasında köyde ekin biçme ve harman yapmada oluveren olayların dedikodusu da anlatılıyordu. Hele heriflerinin halleri ince dokundurmalarla, bazen kıs kıs gülerek anlatılıyor, göz kaş işmarlarıyla, etek çekiştirmelerle didiklendiriliyordu.

Çukuroba’ya varınca hemen ocak ateşinin başına çöktük. Üstümüzdeki ıslak urbaları ve ayağımızdaki çizmeleri çıkarıp ısınmaya çalıştık. Isındıkça üzerimize bir ağırlık çöktü. Dedelle’nin hazırladığı sofrada karnımızı ne zaman, nasıl doyurduk fark etmeden serili yün yataklara uzandık.

Yaşadığımız bu masal aleminden bizi yayla çobanı Sabri ağabeyin sövgü dolu sözleri uyandırdı. Yine bağırıp çağırıyor, süt sağan kocakarılara sövüp sayıyor, çocukları değneğiyle kovalıyor ama kimse onun bu davranışlarına alınmıyordu. Böyle bir adamdı. Çok ileri giderse anası Gülüzar bibi “Ulan gavurun dölü, azdın yine” diye seslenip elindeki taşı ona fırlatıyordu.

Koyun sağmanın en heyecanlı tarafı, sağma bitince koyun kuzunun kaynaşmasıydı. Kuzular meliyor, koyunlar kuzularını bekliyor; çocuklar kendi kuzularını bulmak için sürünün içinde koşup duruyorlardı. Bu telaşın, bu gürültünün içine çoban köpeklerinin oynaşması, oradan oraya koşup koyunları ürkütmesi de girince yaylanın al yazmalı görüntüsü insanın ruhuna müthiş dinginlik, sonsuz huzur veriyordu.

O gün Göndeliç Tepesi’ne çıkıp inmiş ve doğanın bize sunduğu güzellik içinde anlamlı bir gün yaşamıştık. Tepenin zirvesinde kaldığımız süreçte bizi bazen ıslak sis kucaklıyor, bazen güneşin tatlı sıcaklığı sarmalıyor, sis açılınca ta Ordu sahillerini izliyorduk.

Artık akşamın karanlığı çökmeye başlamıştı. Obanın davarları da böğürtülerle görünmeye başlamışlardı. Sarı Kız, Adil efendinin evinin arkasında görününce Dedelle “Gel benim Sarı kızım” diyerek seslendi. İnek süt dolu memelerini sallayarak geldi, tuz taşının önünde durdu. Tuz taşını yalarken urganını delikli taşa bağladık. Elinde bakır kovasıyla gelen Dedelle ineğin sütünü sağmaya başladı.

Aşağıdaki evde Cemile sofrayı kurmuş, Kadı Hoca Neşet Ertaş plaklarını yanına yığmış ha bire çalıyordu. Eşim beş numara gazyağı lambasının isli camını silerken, baldızım evin sofrasını kuruyordu. Yavaşça fısıldadık, “Biz Kadı Hoca’nın yanına iniyoruz” diye.

Orada lüks çoktan yanmış, lüksün parlak ışıkları naylon kaplı çatıdan gökyüzüne yayılıvermişti. Sofraya iliştik. Aslında buna iliştik denmez ya, tam anlamıyla çöktük. Cemile bardaklarımızı getirdi. Yarenlik başladı. Hoca’ya “Geçen yıl değirmen yanındaki büyük gölde tutamadığı alabalığı bu yıl nasıl tuttuğunu” sorduk. Belki dokuzuncu kez anlatacaktı. Ama her anlatışında tatlı bir farklılık vardı.

Dinlememek olmaz!

[email protected]

26 Kasım 2023/ORDU

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gürsel Yıldırım - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.

01

İpek Tuncalı - Kaleminize,yüreğinize sağlık enişteciğim.Zaman tüneline girdim,zevkle okudum.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 30 Kasım 14:14


Anket Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kim Olmalı?
Tüm anketler