Atatürk Ve Modern Üniversite Reformu

Atatürk, 15 Aralık 1930 günü İstanbul Darülfünunu’nu ziyaretinde Darülfünun Hatıra defterine izlenimlerini yazıyor: “İstanbul Darülfünunu’nda yüksek profesörler ve kıymetli gençlerle yakından tanıştığımdan çok memnun oldum. İlim timsali olan bu yüksek müessesemizin büyük kıymetleriyle iftihar edeceğimize şüphe yoktur. Gazi Mustafa kemal” (Prof.Dr. Utkan Kocatürk; “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle İlgili Notları”, AAMD, Sayı:1, Kasım 1984, s.65)
. . . . . . . . .

Giriş: Atatürk, Cumhuriyet Dönemi eğitim sistemi için iki temel ilke belirlemiştir. Birinci ilke; eğitimin toplum ihtiyaçlarına cevap vermesi, bu yönde eğitim vermesi, ikinci ilke ise eğitimin çağın gereklerine uygun olmasıdır. Ancak Darülfünun bu iki ilkeden uzaktı. Hemen hiçbir orijinal çalışma yoktu. Batı’dan tercüme edilen kitaplardan öğretildiği ile yetiniliyordu.

Atatürk, Batı’nın temel bilimlere Rönesans’tan sonra verdiği önemin sonucu olarak, 19.  Yüzyılda sanayi devrimini gerçekleştirdiğini çok iyi değerlendirmiş, onun için de tüm ilerleme ve yeniliklerin temelinde “çağdaş bilim”in bulunduğunu Türk Ulusuna her fırsatta telkin etmiştir.

Atatürk’ün bu vatana yaptığı en büyük iyiliklerden biri de, yüksek seviyeli bir liseden öteye gitmeyen İstanbul Darülfünunu’nu lağvedip, yerine dünya standartlarında stanbul Üniversitesi’ni kurmasıdır. Türkiye’de modern ilimlerin temeli bu reformla atılmıştır. Türkiye’de bugün -2019-2020 akademik yılında- 130’u Devlet, 73’ü Vakıf olmak üzere 203 üniversite3 varsa, bunlar Atatürk’ün 1933’te gerçekleştirdiği Modern Üniversite Reformu ile mayalanmıştır.

Osmanlı Eğitim Sistemi ve Darülfünun: Osmanlıda eğitim-öğretim işlerinin bir bakanlık düzeyinde ele alınmasının tarihi günümüzden geriye 160 yılı geçmez. Osmanlıda ancak 1857 yılında “Maarif-i Umumiye Nezareti” kurulmuştu. Tanzimat’la girişilen eğitim ve bilim alanlarındaki düzenlemelerde en geç ve güç girişim Darülfünun’un açılması olmuştur. 1846’da oluşturulan Maarif Komisyonu, Batı’daki üniversitelere benzer bir yükseköğretim kurumunun açılmasını kararlaştırmıştı. 1846 yılında açılması öngörülen Darülfünun, ancak 17 yıl sonra, 12 Ocak 1863’te eğitime başlayacaktır. Osmanlı ülkesinde ilk üniversite örneği olan bu kuruma dönemin dil anlayışının etkisiyle Arapça ve Farsçadan üretilen Darülfünun (fenler evi) adı verilmiştir.

İki yıl eğitim faaliyetlerini sürdüren bu ilk Darülfünun, 1865’te çıkan bir yangın sonucu kapanmak zorunda kalmıştır. 1870 yılında “Darülfünun-u Osmani” adıyla açılan ikinci Darülfünun, 1873 yılında bilinmeyen bir nedenle kapatılmıştır. Darülfünun’un sürekli olarak öğretime geçişi 1900’de mümkün olacaktır. Darülfünun, 1 Ağustos 1900’de, “Darülfünun-u Şahane” adıyla tekrar açılmıştır. Bu, o tarihlerde tüm İslam coğrafyasının modern anlamdaki ilk üniversitesi durumundaydı. 1908’de
yaşanan II. Meşrutiyet’in ilanından sonra da adı “İstanbul Darülfünunu” olmuştur.

Darülfünun’un yöneticisine “Darülfünun Emini” (rektör) denilmekteydi. Medrese başkanlarına Reis (dekan), öğretim üyelerine de müderris ve müderris muavini (profesör, doçent) deniliyordu.

Cumhuriyet Döneminde Darülfünun’un Durumu ve Tutumu: Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı tek üniversite olan Darülfünun, bir türlü Cumhuriyet rejimi ile bağdaşamamış, Atatürk Devrimleri’ni içine sindirememiştir. 1923’ten 1932’ye kadar geçen 9 yıllık süre içerisinde Darülfünun, ülkedeki son derece büyük ve yaygın devrimleri gözlemekle yetinmiş ve bilimsel çalışma ve araştırma için bir faaliyet ve hayatiyet gösterememiştir.

Daha Cumhuriyet kurulmadan önce, 19 Eylül 1923’te, Darülfünun Edebiyat Medresesi (fakültesi), Yahya Kemal’in (Beyatlı) önerisiyle Gazi Mustafa Kemal’e onursal profesörlük (fahri müderrislik) verilmesini kararlaştırmıştı. Bunun üzerine Atatürk, bir telgrafla teşekkürlerini bildirirken Darülfünun’dan ve Edebiyat Medresesi’nden beklentilerini şöyle dile getirmişti: “Türk kültürünün ekseni olan fakülteniz fahri profesörlüğüne seçilmemden dolayı kurulunuza teşekkür ederim. Eminim ki milli bağımsızlığımızı bilim alanında fakülteniz tamamlayacaktır. Bu şerefli ilerlemenin gerçekleşmesini üstlenmiş olan topluluğunuz arasında bulunmak, bence onur vericidir.”

Görüleceği üzere, ilk başlarda sabırla Darülfünun’un kendi kendine çeki düzen vermesi beklenmiştir. Ancak, Atatürk’ün de şahsen müdahale etme gereği duyduğu olaylardan bir tanesi 1924 yılında yaşanır. Darülfünun’da öğretim gören bir grup öğrenci okul bahçesinde fotoğraf çektirir. Fotoğraf çektirmeyi günah sayan medrese zihniyeti bunu büyük küfür sayar. Darülfünun hocaları harekete geçer ve fotoğraf makinesinin karşısında poz vermek günahını işleyen öğrenciler cezalandırılır. O
sıralarda Bursa’da bulunan Atatürk bu olayı duyunca oldukça kızar ve resim çektirmeyi günah ve suç sayan Darülfünun hocalarını şiddetle kınar; asıl cezalandırılması gerekenlerin onlar olduğunu belirtir. Bunun üzerine harekete geçen İstanbul savcılığı Darülfünun hocalarını mahkemeye vereceğini bildirir. Sorunun çözümü için Milli Eğitim Bakanlığı devreye girmiş, fakat Darülfünun içinden bir grup hocanın, olayı kendi içinde çözeceklerini bildirmesiyle bu dosya kapanmıştır.

Atatürk’ün devlet politikası haline getirdiği dil ve tarih çalışmalarına Darülfünun’un ilgisiz kalması, hatta bazı hocaların doğrudan karşı çıkması Cumhuriyeti kuranları hayal kırıklığına uğratmıştır. Atatürk’ün çok değer verdiği bu iki hareket de Üniversite dışından genç uzmanların verdiği destekle yürütülmekteydi. Alfabe Devrimi çalışmaları sırasında bazı Darülfünun hocalarının, “eğer alfabe değişirse, kalemlerini kırıp tek satır bile yazmayacaklarını” bildirmeleri, 1932 yılında toplanan Birinci Tarih Kongresi’nde Darülfünun hocaları tarafından ileri sürülen eleştiriler bardağı taşıran son
damla olmuştur.

Bu kongrede İstanbul Darülfünunu’ndan bazı hocalar resmi dil ve tarih görüşlerini sert bir biçimde eleştirmişlerdir. Atatürk’ün özel ilgi ve desteği ile yürütülen ve devletimizin kültür politikası halini almış olan bu iki görüşün (dil ve tarih) üniversitede destek bulmaması bir yana, bir de eleştirilmesi Ankara’da şiddetli bir tepki yaratmıştır.

İstanbul Üniversitesi Reformu’nun en zor günlerinde Milli Eğitim Bakanlığı yapmış (19 Eylül 1932-13 Ağustos 1933) olan Dr. Reşit Galip21 Darülfünun’a yapılan eleştirileri şöyle sıralar:

“Ülkede büyük sayısal ve toplumsal dalgalanmalar olmaktaydı: Darülfünun bunun karşısında tarafsız bir seyirci rolünü sürdürdü. Ekonomi alanında önemli değişikliklere olmaktaydı: Darülfünun bunlara tamamıyla ilgisiz görünüyordu. Hukukta köktenci değişiklikler yapıldı: Darülfünun yalnızca yeni yasaları ders programına koymakla yetindi. Yazı reformu yapılmış, dilin özleştirilmesi hareketi başlamıştı: Darülfünun bununla hiçbir biçimde ilgilenmiyordu. Yeni bir tarih değerlendirmesi, ulusal bir hareket anlamında bütün ülkeyi sarmıştı: 

Darülfünun’un buna karşı ilgisini uyandırmak için üç yıl beklemek ve çaba harcamak gerekti. İstanbul Darülfünun’u en sonunda sustu, kendi kabuğuna çekildi ve bir Ortaçağ izolasyonuyla dış dünyadan tamamıyla koptu.”

Reform Hazırlık Safhası: Lozan Antlaşması’nın imzalanması ile Avrupa Devletleriyle ilişkilerin düzelmesinin ardından yükseköğrenim için bu ülkelere öğrenciler gönderilmeye başlandı. Liseyi bitirenler arasından sınavla seçilenler değişik dallarda lisans ve doktora yapmak için Batı Avrupa ülkelerine hatta Macaristan’a gönderildiler. Atatürk’ün, Cumhuriyeti kurduktan sonra yetenekli öğrencileri yurtdışına göndermesi, ileride yapmayı tasarladığı “Modern Üniversite Reformu”nun
hazırlık aşamasını oluşturur. İlk öğrenci grubunun yola çıktığı 1925 yılı başından sonra çeşitli devlet kuruluşları sınav açarak, bilim ve teknik alanında uzman yetişmesi için harekete geçtiler.

Yurtdışına öğrenci gönderme yetkisi 8 Nisan 1929’da çıkarılan 1416 sayılı kanunla Milli Eğitim Bakanlığı’na verildi. 23 maddeden oluşan bu kanunun 2’nci maddesinde, “Ecnebi memleketlere gönderilecek talebe, vatan sathından Maarif Vekaleti’nce müsabaka ile seçilir” deniliyordu. 1416 sayılı kanun Modern Üniversite Reformu için çok önemliydi. Çünkü bu kanunla, çeşitli meslek ve mühendislik bilimleri yanında temel bilimler için de öğrenci gönderiliyordu. Atatürk, Lise mezunu yetenekli öğrencilerin yurtdışında üniversite eğitimi almasına özel bir önem veriyor, bu konuda hiçbir kısıtlamaya gidilmiyordu. 1929’da başlayan dünya ekonomik buhranında bile 1928-1929 eğitim-öğretim yılında 170, 1929-1930’da ise 288 öğrenci seçilerek yurtdışına gönderilmiştir.

Yurt çapından sınavla seçilerek Avrupa ülkelerine gönderilenlerden bazılarının adları şunlardır: Mesut Cemil Tel, Nevit Kodallı, Zeki Kocamemi, Hüseyin Nail Kubalı, Sıddık Sami Onar, Mehmet Ali Aybar, Osman Bölükbaşı, Melih Cevdet Anday, Sait Faik, Suut Kemal Yetkin, Oktay Rıfat, Tahsin Banguoğlu, Haldun Taner, Pertev Nail Boratav, Semiha Berksoy, Semavi Eyice, Hilmi Ziya Ülken, Bedri Rahmi  Eyüboğlu, M.Rauf İnan, Remzi Oğuz Arık, Malik Aksel, Fehmi Yavuz, Bekir Sıtkı Baykal, Cahit Arf, Züftü Müridoğlu, Kamile Şevki Mutlu, Oktay Aslanapa, Macit Gökberk, Şahap Kocatopçu, Sabri Esat Siyavuşgil, Besim Darkot, Jale İnan, Necip Kazım Akses, Sedat Alp, Enver Ziya Karal, Sebahattin Ali, Cahit Sıtkı Tarancı, Ekrem Akurgal, Samet Ağaoğlu, Ahmet Adnan Saygun, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Ulvi Cemal Erkin, Vildan Aşir, Cezmi Rıfkı, Refik Ekipman, Mehmet Ali Kağıtçı, Osman Cevdet Çubukçu, Akdes Nimet Kurat, Ali Rıza Berkem, Nüzhet Gökdoğan, Mustafa Nusret Kürkçüoğlu, Ziyaeddin Fahri Fındukoğlu, Talha Sabuncu, Rüstem Suyuran, İhsan Ketin, Tarık Emiroğlu, Sedat Ersoy, Seyfettin Saraçoğlu, Mustafa İnan, Adnan Şener ve daha yüzlercesi…

Atatürk, yurtdışına gönderilen öğrenciler yetiştikten sonra Üniversite Reformu’nu başlatmıştır. Yurtdışına gönderilen gençlerin bir an önce dönmesini sabırla gözleyen Atatürk, bu konuda 1930 yılında Hasan Rıza Soyak’a şunları söyler: “Yurdun içinde ve dışında tahsilde yahut stajda bulunan çocukların yetişip, birbiri ardından işe atılacakları günler de yaklaşıyor. Bu itibarla adamsızlık yüzünden çektiğimiz sıkıntılıların hafiflemeye başlayacağı zamanın uzakta olmadığına inanabiliriz.”


Yurtdışında lisans, yüksek lisans ya da doktora yapmış, en az bir Avrupa dili bilen bu elemanlar, ileride anlatılacağı üzere Almanya’dan gelecek bilim adamlarının verecekleri derslerin Türk öğrencilere eksiksiz aktarılmasında onların yardımcıları olarak oldukça önemli hizmetlerde bulunacaklardır.

Prof.Dr. Albert Malche’ın Raporu: Atatürk’ün Üniversite Reformu’nu gerçekleştirmesinde Cenevre Üniversitesi Pedagoji profesörü Albert Malche’ın önemli rolü vardır. Atatürk, her zamanki gerçekçiliği ile on yıl bekledikten sonra meseleye köklü bir çözüm getirmek için harekete geçer. Objektif ve isabetli bir karar verebilmek için önce bu konuda tarafsız yabancı bir bilim adamını görevlendirir. Daha önce rektörlük de yapmış olan Prof. Malche Türkiye’ye davet edilir.32 18 Ocak 1932’de Ankara’ya gelen Prof. Malche hemen işe koyulur. 

Prof. Malche, 1932 yılı başlarında hazırlamaya başladığı raporunu 1 Haziran 1932’de Türk Hükümeti’ne sunar. Bu rapor kısa sürede hazırlanmasına rağmen oldukça ayrıntılı bir değerlendirmeyi içermektedir. Prof. Malche raporu hazırlamadan önce siyasi yöneticiler, Darülfünun’un hocaları ve öğrencileri ile görüşmüş, dersleri izlemiş, öğrenciler hakkında yazılı bir anket yaptırarak onların sosyal yaşantıları hakkında bilgi sahibi olmuştur.

Bizzat Atatürk’ün emriyle çağrılan İsviçreli Profesör Albert Malche’ın hazırladığı bu rapor, 1932 yılının Darülfünunu için söz konusudur. Ancak günümüzde de ilginçliğini muhafaza eden bu gözlemleri belli başlı şu noktalarda toplayabiliriz:“Darülfünun’da Ortaçağ dönemi benzeri bir ders okutma yöntemi vardır; bu yöntem gençliğin gelişmesine engeldir. Çünkü öğrenciden yalnızca olayları ve sıralanışlarını ezberlemesini istemektedir. Böylece öğrenciyi yalnızca dinleyici durumunda bırakmakta, kişisel çalışma ve araştırmalara girişmesine ve yaratıcı olmasına olanak bırakmamaktadır. Bu yöntem tümüyle değişmelidir. Türkçe yazılmış ders kitapları hiç yoktur. Hiçbir bilim kolunun yardımcı nitelikte ana kitapları yoktur. Bunun için öğrenci ‘derste anlatılanın dışında hiçbir kaynak ve bilgi elde edememek’ durumundadır. Geleceğin öğretim üyelerini de bu ortamda yetiştirmeye olanak yoktur.”

Prof. Malche’ın raporu şu cümlelerle sona ermektedir: “Darülfünun, bilimsel düşünce yaratmakla yükümlüdür. Bunun dışında selamet yoktur. Bu düşünce, öğrenciyi kişisel araştırmaya yöneltme yoluyla ve onlar tarafından ciddi gayret harcanarak olabilecektir. Reformda her şey bu koşula bağlıdır.

Prof. Malche’ın raporu hükümetçe tetkik edilirken, bir yandan da Atatürk tarafından titizlikle incelenmiştir. Atatürk raporu dikkatle okuyarak birçok sayfada önemli gördüğü hususların altını çizmiş, gerektiğinde notlar almıştır. Atatürk Prof. Malche’ın raporundaki hususların önemli bir kısmını benimsemiş ve bu raporu ülke çapında bir kültür programı gibi değerlendirerek milli ve çağdaş üniversiteyi oluşturmak için hemen uygulamaya koymuştur.

Darülfünun’dan Üniversiteye: Atatürk, Prof. Malche’ın raporu doğrultusunda İstanbul Darülfünunu’nun lağvedilip, yerine çağdaş bir üniversite kurulmasını kabul etmiştir. Böylece uzun yıllar basında ve TBMM’nde zaman zaman sertleşen eleştiri ve tartışmalara konu olan Darülfünun’un, 31 Mayıs 1933 günü kabul edilen 2252 sayılı, “İstanbul Darülfünunu’nun Ilgasına ve Maarif Vekaleti’nce Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun” hükmüne göre lağvedilmesi öngörülmüştür.41 2252 sayılı bu yasa hükmünce İstanbul Darülfünunu 31 Temmuz 1933’te kapatılıyor ve 1 Ağustos 1933’te yeni adı İstanbul Üniversitesi olarak yeniden açılıyordu.

İstanbul Üniversitesi 18 Kasım 1933 günü Beyazıt Meydanı’nda bulunan binasında 624’ü kız ve 2.813’ü erkek olmak üzere toplam 3.437 öğrenciyle öğretime başlamıştır.44 Tıp, Fen, Hukuk ve Edebiyat fakülteleriyle öğretime başlayan İstanbul Üniversitesi’ne 1936’da beşinci bir fakülte olarak -daha önce İktisat Bakanlığı’na bağlı olan- İktisat Fakültesi de eklenecektir. Bunun dışında fakülteler bünyesinde de öğretim, araştırma ve uygulama gibi değişik amaçlarla 40’a yakın enstitü kurulmuştu.

Yeni kurulan Üniversite’den umulan sonuçların kısa sürede alınabilmesi için bilimsel özerkliğin kaldırılması uygun görüldü.46 Bilimsel özerkliğin kaldırılması kararında Darülfünun ‘kötü örnek’ olarak rol oynamıştır. Darülfünun’da hiçbir ciddi bilimsel çalışma, araştırma ve özgün yayın etkinlikleri yoktu. Darülfünun özerkliği, bilim ve hukuk dışı tutum ve davranışları için bir kalkan olarak kullanmaktaydı.47 Atatürk, 1 Kasım 1933’te TBMM’nin 4. Dönem 3. Yasama Yılını açış konuşmasında alınan bu radikal kararı şöyle açıklayacaktı: “Üniversite kurulmasına verdiğimiz önemi açıklamak isterim. Yarım önlemlerin verimsiz olduğuna şüphe yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi, milli eğitimde ve kurulan üniversitelerde de köklü önlemler almak kesin kararımızdır.”

İstanbul Üniversitesi reformundan sonra da yeni yükseköğretim kurumları açılmaya başlamıştır. Bunların en önemlisi 9 Ocak 1936’da Ankara’da açılan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’dir. Bu fakülte, ileride kurulması planlanan Ankara Üniversitesi’nin ilk akademik birimi olarak faaliyetlerini yürütecektir. Ankara’da 1925’te açılan Hukuk Mektebi 1934’te Hukuk Fakültesi haline getirildi. Daha önce açılan Ankara Yüksek Ziraat Mektebi, 1933’te Ziraat Yüksek Enstitüsü olarak düzenlendi. 1936 yılında, eski Maliye Mektebi Siyasal Bilgiler Okulu olarak yeniden düzenlendi. Yine 1943 yılında Fen Fakültesi ve 1945 yılında Ankara Tıp Fakültesi’nin açılması 1946 yılında açılacak olan Ankara Üniversitesi’nin fakültelerini oluşturacaktı. Atatürk’e göre sorun yalnızca bir üniversite reformu değil, tümüyle bir kültür meselesidir. Bu sebeple her şeyden önce ilk ve ortaöğretimi de içine alacak şekilde Türkiye çapında bir kültür programı çizilmeliydi. Bu büyük kültür programı doğrultusunda Atatürk Türkiye’yi 3 ana kültür bölgesine ayırarak çağdaş yükseköğretimi ülke sathına yaymak istemiştir. Bu kararını TBMM’nin 5. Dönem 3. Yasama yılı açılışında şöyle ifade etmiştir:“… Bunun için ülkeyi şimdilik üç büyük kültür bölgesine ayırarak, batı bölgesi için İstanbul Üniversitesi’nde başlanmış olan reform programının daha köklü bir biçimde uygulanmasıyla Cumhuriyete gerçekten modern bir üniversite kazandırmak, merkez bölge için, Ankara Üniversitesi’ni az zamanda kurmak gerekir. Doğu bölgesi için Van Gölü sahillerinin en güzel yerinde, her aşamadaki okulları ve buna ek olarak üniversitesiyle modern bir kültür şehri yaratmak yolunda şimdiden harekete geçilmelidir.”

Atatürk’ün hedeflediği bu kültür merkezlerinden Ankara Üniversitesi 1946’daki yasal düzenlemeyle kurulmuştu. Van Gölü kıyılarında kurulması öngörülen Doğu Üniversitesi ise yıllar sonra 1958’de Atatürk Üniversitesi adıyla Erzurum’da açılmıştır. Atatürk’ün, Van Gölü kıyılarında kurulmasını istediği üniversite ise, O’nun doğumun yüzüncü yılında, Yüzüncü Yıl Üniversitesi adıyla ancak 1981’de açılmıştır.

Bu bilgilerden sonra biz tekrar İstanbul Üniversitesi’ne gelelim. Atatürk’ün büyük emek verdiği, çok şeyler beklediği İstanbul Üniversitesi gerçekten de bu ülkede ilmin ve araştırmanın merkezi ve öncüsü olmuş, gerici zihniyeti kırmış, Türk yükseköğretimine büyük bir ivme kazandırmıştır. İstanbul Üniversitesi’nin Darülfünun’dan başlıca farkı, bu yeni kuruluşun bilimi eskiden olduğu gibi sadece Batı’dan alıp bir parça öğretmekle kalmayıp, özgün araştırmalarıyla bilime katkı yapmayı amaçlamış olmasıdır. Dünya çapındaki matematikçimiz Ord.Prof.Dr. Cahit Arf bu konuda şunları söyler:

“Darülfünun’da hȃlȃ bütün işimizin tanınmış bilginlerin ve düşünürlerin daha önceden bulmuş oldukları kanunları, kuralları, metotları öğretmekten ibaret olduğuna inanıyorduk. Bu inanışın Orta Çağ’ın skolastik görünüşünden tek farkı, Yunan filozoflarının yerini Batı bilginlerinin almış olmasıydı. İşte 1933 reformunun gayesi bu durumu değiştirmek, bizlere üniversitede kendi başımıza düşünmenin, araştırma yapmanın şart olduğunu ve mümkün olduğunu öğretmekti. Doğrusunu isterseniz, reformdan önce İstanbul Darülfünunu yüksek seviyedeki bir liseden başka bir şey değildi.”

Almanya’dan Gelen Bilim Adamları: Atatürk’ün hayatı dikkatle incelendiğinde öyle durumlar görülür ki, Atatürk’ün iradesi dışında gelişen birçok olay, O’nun işine yaramış, yapmayı tasarladığı hamlelerin daha çabuk ve kolay gerçekleşmesini sağlamıştır. Örneğin; 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen ve fiilen işgali sonrasında İngilizlerin Osmanlı Mebusan Meclisi’ni dağıtması, Atatürk’ün Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açmasını hızlandırmıştır. Yine, Büyük Zafer sonrası günlerde Lozan görüşmelerine İstanbul Hükümeti’nin katılmakta ısrar etmesi O’na Saltanatın kaldırılmasının yolunu açmıştır. Makale konumuz olan Modern Üniversite Reformu’na gelince; büyük bir reform hareketi olan bu girişimin başarıya ulaşmasının ilk ve en önemli şartı ehliyetli bir öğretim kadrosunun varlığıdır. Atatürk’ün lağvettiği İstanbul Darülfünunu’nun 151 kişilik öğretim üyesi kadrosundan ancak 59’unun yeterli donanıma sahip olduğu belirlenmiş ve bunlara yeni İstanbul Üniversitesi’nde görev verilmişti. Daha çok sayıda hocaya ihtiyaç vardı. Bunun için Batı Avrupa üniversitelerinden tanınmış bilim adamları, yüksek ücret ve çeşitli vaatlerle ikna edilip İstanbul’a getirilme arayışları başlamıştı. Fakat bu pek mümkün görünmüyordu. Ancak dramatik bir tesadüf Atatürk’ün Modern Üniversite arzusuna yardımcı oldu. 1933 yılı başlarında Almanya’da iktidara gelen Naziler, ülkedeki Yahudi ve Anti-Nazi insanları sindirmeye yönelik girişimlere başladılar. Bu gerekçe ile çok sayıda bilim adamının üniversitelerdeki görevine son verildi. Kovulan bu bilim adamları İsviçre’de toplanmış ve “Alman Bilim Adamları Yardım Cemiyeti”ni kurmuşlardı. Atatürk ilk etapta 40 kadar profesörü Türkiye’ye davet eder. Atatürk tarafından Avrupa’ya gönderilip öğrenimlerini tamamlamış olan ve en az bir Batı dili gençler de yeni üniversitenin kadrosuna yardımcı eleman olarak alınır.

Prof.A.Malche’ın aracılığı ile İsviçre’deki bu sürgün Alman bilim adamlarının temsilcisi Prof. Philip Schwartz ile, Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip 6 Haziran 1933’te görüşmelere başladı. Bu görüşmeler sonrası Alman bilim adamlarının İstanbul Üniversitesi’ne kabulüyle ilgili sözleşme imzalandı. Bu sözleşmeye göre yabancı profesörler (özetle):

1. Üniversitede tam gün çalışacaklar, yan iş yapmayacaklardır.
2. Öğrenciler için çevirmenler yardımıyla Türkçe ders kitaplarını en kısa zamanda hazırlayacaklardır.
3. Üçüncü yıldan itibaren Türkçe ders verecekler; hükümete gerektiğinde bilirkişi
raporu hazırlayacaklardır.

Karşılığında ise:
1. Yüksek maaş, taşınma ve yol giderleri verilecek, sağlık sigortası ödenecektir. (Bir Türk profesör 150 lira maaş alırken, yabancılara 500-800 TL. Verilmiştir.)
2. Çalışma arkadaşlarını Türkiye’ye getirip görevlendirme hakkı tanınacaktır.
3. Devlet himayesi garantisi verilecektir.

Burada, Alman bilim adamları ile yapılan sözleşmede bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Atatürk, çok müşkül durumda olan Alman hocalara, Türk hocalarının aldığı ücrete göre 5 kat, 7 kat fazla ücret önermiş, üstelik onlara taşınma ve kalacak yer yardımında bulunmuştur. Ancak bir şartı vardır: 3 dönem içinde Türkçe öğrenilecek, ondan sonra dersler Türkçe olarak verilecektir. O tarihlerde Alman üniversiteleri dünya çapında bir üne sahipti. Böyle olduğu halde Atatürk, derslerin Almanca olarak
verilmesine şiddetle karşı çıkmış, derslerin Türk çocuğuna Türkçe olarak verilmesinde diretmiş ve bunu sağlamıştır. Çok sayıda yabancı bilim adamı o yaşlarında içtenlikle Türkçe öğrenip uzmanlık alanlarında Türkçe kitaplar yazdılar ve yayınladılar. Böylece gerçek anlamda Türk bilim hayatı canlandı; Türkçe, bilim dili olarak işlenmeye başladı.

Bu dönemde Türkiye’ye gelerek İstanbul Üniversitesi’nde göreve başlayan bilim adamları Türkiye’nin bilim atmosferini değiştirmiştir. Onların sayesinde pek çok yeni kürsü açılmış, laboratuarlar ve kütüphaneler geliştirilmiş, Türkiye dünya bilim literatürü ile tanışmaya başlamış, tıptan ziraata kadar pek çok alanda yeni teknikler geliştirilmiştir. Ayrıca bu hocalar kendilerinden sonraki Türkiye’nin üniversite hayatına yön verecek bilim adamlarını yetiştirmiş, onlara danışmanlık yapmışlardır.

Atatürk Ve Modern Üniversite Reformu

Atatürk, 15 Aralık 1930 günü İstanbul Darülfünunu’nu ziyaretinde yükseköğretim gençliği arasında bir dersi izlerken. ”(Prof.Dr. Utkan Kocatürk; “Atatürk’ün Üniversite Reformu İle İlgili Notları”, AAMD, Sayı:1, Kasım 1984, s.66)


Almanya’dan gelen bilim adamları 2. Dünya Savaşı sonuna kadar Türkiye’de kalmış, bir kısmı sonradan Amerika’ya veya kendi vatanlarına dönmüştür. Ayrıca bu profesörlerden bazıları Türkiye’den ayrıldıktan sonra da Türkiye’deki asistanlarıyla ölünceye kadar bağlarını sürdürmüşlerdir. Bir bölümü ise Türk vatandaşı olarak ömürlerinin sonuna kadar Türkiye’de yaşamıştır. İstanbul Üniversitesi’nde görev alan yabancı hocalardan olan Prof. Gerhard Kessler, anılarında, Türkiye’ye kabul edilmesini şu övgü dolu sözlerle dile getirir: “Asil ve şövalye ruhuna sahip Türk Ulusuna, bu imkanı tanıdıkları için ebediyen müteşekkir olacağım.”

Sonuç: Modern Üniversite Reformundan sonra, artık bilim dünyasının tanıdığı, orijinal araştırmaları klasik kitaplara geçmiş bilim adamlarımız yetişmiştir. Yapılan reformdan sonra, “üniversite” sözcüğü ülkemizde ilk defa kullanılmaya başlamıştır. Artık “emin” yerine rektör, “reis” yerine dekan, “müderris” yerine profesör, “muallim” yerine doçent, “muallim muavini” yerine “asistan” sözcükleri Türk bilim dünyasında yerlerini almıştır. Gerek İstanbul gerek Ankara ve ilerleyen yıllarda vatanın dört bir yanında birbiri ardına açılan üniversitelerimiz, 1933 Modern Üniversite Reformu’nun verdiği ivme Türkiye’nin pencerelerini Batı’ya açmış ve evrensel ölçülerde bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Alman bilim adamlarının Modern Üniversite Reformu’ndaki yeri göz ardı edilemez. Dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, “1933-1945 yılları arasında 1200 Alman bilim adamının Türkiye’ye geldiğini” belirttikten sonra şunu söyler: “Atatürk, tarihte ilk beyin göçünü yaptıran kişidir.” Almanya’dan gelen dünyaca ünlü bilim adamları sayesinde Türkiye’deki üniversiteler gerçek anlamda evrensel boyutta bilim yuvaları haline gelebilmişlerdir. Onların katkıları ile yeni bölümler, laboratuarlar ve gözlem evleri açılmış, kütüphanelerimiz zenginleşmiştir. Daha da önemlisi, yanlarına genç asistan olarak aldıkları birçok insanımız, daha sonraki dönemde dünyaca isim yapmayı başarabilmişlerdir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Özen Topçu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.



Anket Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kim Olmalı?
Tüm anketler