Cumhuriyet ve Atatürk

ATATÜRK'Ü GÖRMEK

“Beni görmek demek kesinlikle yüzümü görmek değildir. Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve sezinliyorsanız bu yeterlidir.”

Atatürk’ün düşünceleri nelerdir ?

Duyguları nelerdir?

Bunları sezinledik mi?

Ulusal liderlerin temel amacı ulusal kalkınmayı sağlamaktır ve ulusal bağımsızlık kalkınmanın ön koşuludur. Onlar ulusları için özgürlük isterler. Onlar için dünyadaki en önemli bölünme kapitalizm, komünizm ve çağdaş demokrasi arasında değil, zengin ve yoksullar, gelişmiş ekonomiler ve teknolojilerle gelişmemiş ekonomiler ve teknolojiler arasındadır. Ekonomik kalkınmanın anahtarını sanayileşmede görürler. Kalkınma ve sanayileşme ile toplumsal eşitlik, eğitim fırsatı, sağlık .. konularında yeterli koşulların yerleşmesiyle  çağdaş devlet anlayışının  yaratılacağını belirtirler.

Başarılı, sağlıklı bir çağdaşlaşmanın başlatılıp sürdürülebilmesi için önce sağlıklı, tutarlı bir ulusal kalkınma, gelişme modeli seçilmesi, bu modeli uygulamak için de yenileşmeye yönelik bir siyasa oluşturmak gerekmektedir. Böylece toplumdaki değerler ve davranış biçimlerinin gelişmesi, iletişim araçlarının genişletilip yaygınlaştırılması sağlanmalı; kişi, aile, kabile, topluluk, din, mezhep bağlılığı ulusal bağlılığa dönüştürülmeli; toplum, kamu düzeni ve yaşamı, toplumdaki otorite odaklarıyla birlikte laikleştirilmeli; başarılı, yetenekli, becerikli olanların verimli yerlere görevlendirilmesi sağlanmalı; kaynakların paylaştırılmasında adaletli, eşitlikçi uygulamaya gidilmelidir.

Afrika’da Tunus ulusal kurtuluş önderi Habib Burgiba, Atatürk için şöyle diyor; “Sakarya Savaşı yirmili yaşımın en büyük anısı olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum; acaba ben de kendi ulusumu böylesine seferber edemez miyim, O’nun ruhuna da bu kurtarıcı atılımı, bu dizgin tanımaz tutkuyu aşılayamaz mıyım! Atatürk’ün ölümü köleliğe karşı olan bir ulusun neler yapabileceğini hayretler içinde kalan dünyaya göstermiştir. Bu örnek unutulmayacak. O’nun ölmez eseri, egemenliğini elde etmiş ulusların yazgılarına hükmedenler için  ışıklı bir örnek ve bir esin kaynağı olarak kalacaktır. Mustafa Kemal’in kişiliği, halk kitlelerinin ayaklanması ve halk savaşlarının ölçüsü olmuştur. Bu savaşlar O’nun döneminden sonra genişlemiş, Doğu ve Batı bloklarının arasındaki Üçüncü Dünya’ya da sıçramış ve onları sömürge baskısından kurtarmıştır.”

Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold J. Toynbee, Atatürk’ü “bir ulusal kahraman olmanın ötesinde” dünya tarihinin de önde gelen kişileri arasında görerek “Atatürk bir öncüydü. 1920’ den sonra Atatürk’ün Türk ulusu ile başardıkları, öbür ülkelerin, ulusların yardımcı olmak isteyen önderleri tarafından örnek alınmıştır” demektedir.

Cumhuriyet ve Atatürk

Özetle; Atatürkçü ideoloji, Batı’nın Anadolu’yu işgal eden , Türkleri bir devlet olarak yaşama hakkından yoksun bırakmak isteyen emperyalist (elkoyucu, anamalcı)devletlerine karşı başarılı bir ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşı sonucu kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ülkesi ve ulusuyla çağdaşlaştırmak için oluşturulmuştur. Osmanlı Devleti’nin çöküntüye hızla yaklaştığı dömelerde devleti kurtarmak, devletin varlığını sürdürmak için düşün alanında  bazı akımlar geliştirilmiş, bunlardan sonuç alınamayacağı sanılmıştır. Bu akımlar “Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Kişisel girişimcilik, Batıcılık, Yönetimde Federelcilik “ akımlarıdır. Fakat bu akımlar çağdaş bir içeriğe, tutarlı bir mantığa ve toplumsal gerçeğe uymadıkları için etkili olamamış, imparatorluğun sürdürülmesine olanak saplayamamıştır. Tek tutarlı, ileriye yönelik çağdaş düşünce “Türkçülük” olmuştur. Batıcılık siyasal bir düşünce değil, bir benzeme, bir yeniliği aktarma .. olarak Osmanlı-Türk toplumunda yaygınlaşmaya başlamışsa da tutunamamıştır. Daha çok Batı öykünmesi gibi geliştirilmeye çalışılmış; fakat toplumsal, bilimsel, ekonomik  içerikten yoksun bırakılmıştır. Türkçülük akımı Anadolu eyleminin uluslaşma, ulusal bir devlet kurma karar ve çabalarını etkileyen en önemli adımdır. Bu adımın öncülerinden Ziya Gökalp’e göre  “Türkiyecilik, Türkiye sınırları içindeki Türkleri bir ulus halinde birleştirmektir.”.

HANGİ TARİH

Ahmet Kışlalı şunları yazıyor; “Şu sözler daha çok yeni. Prof. Justin McCarty’e ait “Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan’da olurdu, ama Trakya ve Anadolu’da kalmazdı. 100 yılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya ovasından sürülmeleri ve atılmaları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz?”

Ve Amerikalı tarihçi devam ediyor:

“Ne Türk ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadce ülkeyi kurtarmadı; Türk neslini de kurtardı.”

Fuat Köprülü konferanslarında  “.. tarihte bir realite olarak Osmanlı İmparatorluğu bulunmakla beraber, bir Osmanlı ırkı, hatta bir Osmanlı kavminin mevcut olmadığını, Osmanlı kelimesinin etnik değil, politik bir terim olduğunu, Anadolu’ya Müslüman olarak Selçuklularla beraber ve onların bir parçası olarak geldiğini, din değişimi şekliyle Müslüman olan Hıristiyanların abartılacak bir sayıda olmadıklarını, Osmanlı halkının Selçuklular gibi Asya’dan Oğuz boylarından kopup gelen bir Türk kitlesi olduğunu..” söylemektedir.

Ancak Osmanlının Türk’e bakış açısında farklılık vardır. Bir Osmanlı şairi olan Nef’i “Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır” diyerek aşağılamış, yine Divan-ü Hümayun yazarlarından  Hafız Ahmet Çelebi 1499 tarihinde yazdığı şiirinde “ Baban da olsa Türk’ ü öldür” nakaratını kullanarak “Sakın Türk’ü insan sanma

Bir an bile olsa Türkle birlikte olma

Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur

Türk’ün başını keserken sakın gam yeme

Baban da olsa Türk’ü öldür” diye yazmıştır.

Osmanlı tarihçisi Naima “Tarih” kitabında Türkler için “Nadan” , yani “Kaba Türk, idraksiz Türk, Hilekar Türk” ifadelerini kullanmıştır. Zamanın üniversite hocalarından Ahmet Naim 1913 yılında yazdığı “İslamda Davai Kavmiye” adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmış ve Türkün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir, demiştir.

Falih Rıfkı Atay “Batış Yılları” adlı eserinde şunları yazıyor: “Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba va yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş dersimiz “Din ve milletin bir olduğunu” öğrenmekti. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak meşrutiyette duydum.”

Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde şu bilgileri veriyor: “Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona “Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun.”

Mustafa Kemal bir hatırasında;

“Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk defa Manastır Askeri İdadisi’nde öğrenci iken okuduğum “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” mısrası ile başlayan manzumesinde, bana ilk gençliğimin gururunu tattıran, ilk manayı bulmuştum. Fakat ben asıl orduya katıldığım günlerde, bir Arap binbaşının “Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın” diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla gözyaşında Türklük şuuruna erdim.” anlatımı önemlidir.

İlhan Selçuk’un Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şu makalesi dikkate değer.

 “Yıl 1920…

Arap, İngilizlerle birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş.

Ermeni Rus’la birleşmiş, Doğu Anadolu’yu kana boyamış.

Rum Yunanla, Yunan İngilizle birleşmiş, Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.

Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış.

Kalan ne?

Elde avuçta İstanbul, İzmir bile yok.

Anadolu’nun 6-7 milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde 95’i okuma yazma bilmez, yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk…

Nasıl kurtulmuşuz?

Şaşıp kalıyorum.”

MAZLUM MİLLETLER CEPHESİ

Atatürk, 1921 yılında emperyalist Batı’yı “zulüm dünyası”, onun sömürdüğü Doğu’yu ise “mazlumlar dünyası” olarak adlandırdı. Türk milleti de “ asırlardan beri Doğu’da mağdur ve mazlum olan” milletlerden biriydi. 1923’te İzmir’de Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’yla zalimlerden intikam aldığını belirtir. Konuşması şöyle sürdürür; “Güzel bir şairimizin söylediği güzel bir şey vardır ki, içimizde bilenler vardır: Batı’nın korkak zalimi, affetmedim seni / Türküm ve Müslümanım, kalsam da bir kişi” İşte efendiler! Bir kişi kalsak bile mutlaka düşmanlarımızın kalbinden zulmü çıkaracağız ve o zaman diyeceğiz ki, kalbimizde intikam kalmamıştır.”

Büyük Zafer dünyanın öbür ucundan duyulur da Balkanlar’dan duyulmaz mı? Örneğin Yugoslav basınına göre Atatürk, emperyalizme karşı zafer kazanmış bir liderdi. Hırvatistan Köylü Partisi’nin Hrvatska Sloga gazetesine göre “Kemal’in kişiliğinde dünya, var olmak, yaşamak için savaşan bir ulusun kahramanını” görüyordu.

TÜRKİYE ADININ SEÇİLMESİ

İlber Ortaylı “Atatürk” adlı eserinde şöyle diyor:

1920’de “Türkiye” adında karar kılındı. Çünkü Türkiye adı hep yaşıyordu. Bizim adımıza “Ottoman” denmesi resmi alandadır ve 19, yüzyıla has bir kullanımdır. Kimliğe her zaman “Türk” denmiştir. Ottoman eski devirlerden geliyor. Devletin, Selçuklu Türkiyesi’nin adını hep tekrarlarız. 12.-13. Yüzyılda İtalyanlar  koydu (Turchia veya Turcmenia gibi) . Fakat Türk ismi sürüp gider. Gelibolu Cephesini, Kafkas Cephesini, Süveyş’i, Kut’ül Amere’yi ve Galiçya’yı yaşayan nesle kimse Türklükten başka kimliği kabul ettiremez. “Ottoman” diye bir kimlik kabul etmezler… Türkiye’nin en büyük zenginliği Türklüktür. Bu kasaba hamaseti değildir. Türklük tarih içerisinde  göçebe dönemlerden beri dayanmayı, teşkilatlanmayı, ve şartlara göre değişimi bir sistemdir. Bütün tarihin getirdiği ayrılıklara rağmen gerçekten Çin sınırlarından Tuna’ya kadar bir araya gelebilecek bir kültürel camia yaratmıştır, bir varlıktır… Nitekim 1924 Anayasası’nda o cumhuriyet ortaya çıkmıştır. Oradaki ifade “Türkler” dir ve bu ifade kalmalıdır. Bugün “Tğrkiyeli” diye ortaya atılan tabir gülünçtür. Bu Türkiyelilik lafı belirsiz, dil ve kimlik iddiaları açısından tutar bir terimdir..”

KEMALİZM NEDİR

Doğan Avcıoğlu şöyle yazıyor;

“Kemalizm, her şeyden önce  bazılarının Batılılaşma adını verdikleri Tanzimat’ la birlikte başlayan uydulaşma ve sömürgeleşme sürecine karşı milliyetçi bir tepkidir. Emperyalizm, sömürgeleştirdiği bir ülkenin  medeniyet ithaline, yani sanayileşmesine ve kalkınmasına elbette müsaade etmeyecektir. Medeniyeti getirebilmek için her şeyden önce , emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak gereklidir. Bugün için de geçerli olan bu gerçek, ilk kez Atatürk tarafından “Tam bağımsızlık” ilkesiyle ortaya atılmıştır. Tam bağımsızlık, duygusal bir milliyetçi talep değil, kalkınmanın ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın vazgeçilmez ön şartıdır.

Uğur Mumcu “Ulusal Kurtuluş Savaşı antiemperyalist, antikapitalist bir başkaldırmadır. Bu savaşın, günümüzde bütün ezilen uluslarca paylaşılan bir evrensel niteliği vardır “ diyerek M. Kemal’in başkaldırısını açıkça ifade eder.

Prof. Dr. Çetin Yetkin yazdıklarında “ .. özellikle egemenlik ve bağımsızlık kavramlarının çağdışı kaldığına, insanlığın evrensel değerlere sahip bulunduğuna, ancak bu evrensel değerlerin yalnızca kendilerinki olduğuna, küreselleştirildiğine, uluslararası serbest piyasa ekonomisinin demokrasinin önkoşulunu oluşturduğuna, sömürdüğü ülke insanlarını koşullandırdı, koşullandırıyor. Emperyalizm için en sakıncalı şey, sömürdüğü halkların ulusal bilince ulaşmalarıdır.” Diyerek emperyalizmin hedefini açıkça belirler.

Anadolu’da ağır yenilgiye uğratılmış Venizelos, Atatürk’ü Nobel Ödülü’ne aday gösterirken “Yaklaşık 700 yıl boyunca Ortadoğu ve Otrta Avrupa kanlı savaşlara sahne olmuş, fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla bölgedeki istikrarsız durum sona ermişti. Barış davasına bu değerli katkının sahibi olan Türkiye Cumhuriyeti başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder, dünya barışının öncüsü, olağanüstü bir devrimci olması nedeniyle Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını sunmaktan büyük onur duymaktayım” sözleriyle O’nun büyüklüğünü açıkça belirtir.

KOYUN SÜRÜSÜ

İstanbul’un işgal edildiği 16 Mart 1920 günü Meclisi Mebusan’dan bir hayet Yıldız Sarayı’nda padişahın huzuruna davet edilir. Aralarında şöyle bir konuşma geçer.

Görüşme sırasında Abdülaziz Mecdi Efendi bir liyle denizi göstererek şöyle dedi; “Düşmanlarımızın bu boğazda zorla geçer! Anadolu’da millet tek vücuttur. Azimlidir. Padişahım müsterih olunuz, millet sonuna kadar mücadele edecektir.

Padişah Vahdetten : “Hoca dikkat ediniz. İsterlerse yarın Anadolu’ya da giderler.”

Rauf Bey “Millet, sınırları içinde bağımsızlığını ve makamınızı kurtarmaya azmetmiştir ..”

Bu sözler üzerine ayağa kalkan Padişah Vahdetten şöyle dedi: “Bir millet var koyun sürüsü, ona bir çoban lazım, o da benim!”.

BİR ANI

Ahmet Emin Yalman’dan bir anı:

Vatan Gazetesi’nin başyazarı uzun gezilerinden birinde İngiliz Güyanı’na uğrar ve orada bir yerli ile aralarında şu konuşma geçer.

“Siz hangi millettensiniz?”

“Türküm”

“Öyle ise dost ve hatta kardeşten sayılırız”

“Neden? Müslüman mısın?”

“Hayır, Hıristiyanım. Fakat bağımsızlığa susaöış bir Güyamlı Hıristiyanım ve birçok yurttaşım gibi, sizin kurtuluş mücadelenizin hayranlarındanım. Günün birinde, biz de büyük önder Mustafa Kemal’in açtığı yolsan yürüyeceğiz”.

BİR ANI

Hasan Ali Yücel “Uyuyan Atatürk” başlıklı yazısında şöyle yazar:

“Ankara!nın Bahçelievler otobüsünde çocukla annesi böyle konuştular;

Çocuk :” Burası nedir?”

Anne : “Atatürk’ün Anıtkabir’i”

Çocuk : “Atatürk orada ne yapıyor?”

Anne : “Uyuyor”

Çocuk : “Beni oraya götür de uyandırayım. Elini öpeyim, onunla bir kerecik olsun yüz yüze gelip konuşayım”

Anne uyuyan Atatürk’ü söylüyordu. Halbuki çocuk, uyanık Atatürk’ü istedi. İkisi de doğru ve haklı. Çünkü iki Atatürk vardır; ölen Atatürk, ölmeyen Atatürk!

Cumhuriyet ve Atatürk

DOĞRU TANIMLAMAK

Hiçbir toplum gösteremezsiniz ki, uluslaşmadan çağdaşlaşabilmiş ve demokratikleşebilmiş olsun. Bu gerçek kavranmadan Atatürk’ün Cumhuriyeti anlaşılamaz. Eğer cumhuriyet erk veya din üzerine kurulmuş olsaydı, yeniden tanımlanması zorunlu olurdu. Eğer ulus temelini oluşturan öge ırk olsaydı, Slav ırkından olan ve aynı dili konuşan Sırplar, Boşnaklar ve Hırvatlar düşman değil kardeş olurlardı. Boşnak ve Sırp’ı düşman yapan neden din farkı. Ortodoks Sırp ile Katolik Hırvat’ı düşman yapan neden ise mezhep farkı..

Atatürk’ün kendi el yazısı ile kaleme aldığı “Medeni Bilgiler” kitabı şu tümce ile başlar; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”.

ATATÜRK VE BATI

Kurtuluş Savaşı yeni bitmiş, cumhuriyetin temel taşları kurulmaya başlamıştı. Daha sonra İngiltere tahtına oturacak olan Prens Edward, ülkesinin sömürgesi olan Hindistan’ı ziyaret ediyordu. Top ve trampet sesleri arasında gemisinden indi. Ve büyük bir düş kırıklığı yaşadı. Kendisini karşılamaya sadece birkaç mihrace ile birkaç yerli görevli gelmişti. Üzgündü. Babası V. George’a bir mektup yazdı. “Acaba bu durum, Gandi’nin düzenlediği bir aşağılama gösterisi midir?”

İngiliz Kralından gelen yanıt tarihe geçmiştir:

“Hayır. Bunun nedenini Mustafa Kemal’in açtığı Kurtuluş Savaşı’nda aramak daha doğru olur!”.

LOZAN

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Devleti’nin hem sınır, hem   müesseseler, hem de hayatı bakımından kuruluşunu tayin eden çok önemli bir antlaşmadır. Hâlâ üzerinde zafer mi, hezimet mi diye kavgalar devam ediyor. En doğru sözü tarihçiler söylüyor; Lozan bir uzlaşmadır.

Lozan’da bize hiçbir şey verilmedi, biz kendimiz aldık. Lozan Antlaşması, Cumhuriyet ilan edilmeden evvelki geçiş döneminde gerçekleşen ve kabul edilen bir kurucu belgedir.

NEDEN CUMHURİYET

“Uzun yıllar hanedan reisi ve en kıdemli şehzade olan Osman Ertuğrul Efendi cumhuriyet taraftarıydı ve cumhuriyeti kabul ediyordu. “Bu olay bizim aile için iyi olmadı ama memleket için iyi oldu”.

Cumhuriyet rejimi devam edecek ama nasıl bir cumhuriyet diye endişe edilebilir. Cumhuriyetten başka bir rejim dünyada söz konusu değildir. Ama birbirinden çok farklı nitelikte ve cumhuriyet kelimesinin anlamından çok uzakta farklı tarz-ı idarelerin ortaya koyulduğu de gerçek. Nedir? Halk yönetimidir.

Cumhuriyet devamlılıktır. Osmanlı, Türklerin imparatorluğuydu, bu da Türklerin cumhuriyetidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir yerde örneği yoktur.” İlber Ortaylı böyle diyor.

Bilal Şimşir şöyle diyor: “17 yılda dört kıtaya yayılan 40 dostluk antlaşması… Atatürk Türkiyesi dört kıtaya dostluk elini uzatmıştı; doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi ile yerküresine bir bütün olarak barış ve dostluk perspektifinden bakıyordu. Bu, Atatürk’ün dünyaya küresel veya global bakışı idi. Devlet kurucusu Atatürk, kurduğu devletin dış ilişkilerini bütünüyle barış ve dostluk temeline oturtmak istemiştir. Dünya ile barışık olduğunu somut biçimde göstermiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, dış dünyaya “dar’ül harp” veya “savaş meydanı” olarak bakmıyor, barış meydanı, dostluk meydanı olarak bakıyordu.

Atatürk’ün “ yüksek insanlık ülküsü” ve “yurtta barış dünyada barış” ilkesi doğrultusundaki en önemli adımlarından biri de dünyanın tüm bağımsız devletlerinin liderleriyle ilişki kurmasıydı.

KİMLER BİLİYORDU

Atatürk Samsun’a çıkarken, ulusal mücadelenin hedefi Cumhuriyet idi. Bu sırrı ilk 7-8 Temmuz 1919 gecesi sabaha karşı Mazhar Müfit Kansu öğreniyor. Ama pek inanamıyor. Mustafa Kemal “Not defterini yanına aldın mı Mazhar?” diye sorunca “Hayır Paşam” diyor. Mustafa Kemal ısrar ediyor. “Sana zahmet olacak, merdivenleri yeniden inip çıkacaksın. Al da gel.”

Defterini alıp gelen sırdaşına, sıkı sıkı tembih ediyor.

“Bak defterin bu sayfasını kimseye göstermeyeceksin, tamam mı? Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben bileceğim, bir de sen.”

Bir de o an odada olan kalemi Mahsusa Süreyya Bey sohbeti dinliyor. Mazhar Bey sayfanın başına “Tarih 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı.” Not düşüyor. Mustafa Kemal “Pekâla, yaz” deyince de yazmaya başlıyor.

“Zaferden sonra hükümet biçimi cumhuriyet olacaktır, bu bir. Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır, bu iki. Örtünme kalkacak, üç. Dört, fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecek.”.

Mazhar Lüfit’in elinden kalem düşüveriyor.  Sonrasını ise şöyle anlatıyor; “Yüzüne baktım, O da benim yüzüme bakıyordu.  Bu, gözlerin bir bakışta birbirine çok şey anlatan koşusuydu. Paşa ile bazen senli benli konuşurdum. “Neden duraksadın” diye sordu. “Darılma ama Paşam, sizin hayal peşinde koşan bir tarafınız var” dedim. Güldü. “Bunu zaman gösterecek Müfit, sen yaz” dedi. Yazmaya devam ettim.. ”Beş, Latin harflerini kabul etmek..”.

DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ YOLLARI

Söylev’den (Atatürk) ne düşünüyor?

“Açıkladığım bilgi e gözlemlerime göre üç tür karar ortaya atılmıştı:

Birincisi, İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek.

İkincisi, Amerika’nın güdümünü istemek.

Üçüncü karar da bölgesel kurtuluş yollarına yöneliktir. Örneğin: bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı varsayımına karşı, ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgeler de, Osmanlı Devleti’nin yok edileceği ve Osmanlı ülkelerinin paylaşılacağını bir olup bitti sayarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyor.

Efendiler, ben, bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti.  Osmanlı ülkesi tümüyle parçalanmıştı…

O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayalı, kısıntısız, koşulsuz, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!

Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak bağımsız olmakla sağlanabilir… Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insan niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir…”

YERLİ İŞBİRLİKÇİLER

Fransız Maliye. Bakanlığı müşaviri Daniel Ducoste yazdığı kitapta şu öneride bulunuyor;

“Türkiye ekonomi bakımından tam bir perişanlık manzarası arz etmektedir. Türklerin özvarlıkları, iki asırdan bu tarafa, sürekli şekilde İmparatorluğun Türk olmayan unsurlarla meskûn bölgelerine akmaktadır. Bu büyük avantaj teşkil eder. Zira İmparatorluğun çekirdeği olan Anadolu, bu suretle her gün daha gayri iktisadi şartlara mahkûm olmaktadır… O halde, Osmanlı maliyesi, ekonomisi ve servetleri hakkında kararlılığımızı müdafaa edebilecek Türk yöneticilere ihtiyacımız vardır. Ben bu yerli misyonerlerin bizlerden ve siyasi benzeri baskılardan çok daha müspet sonuçlar vereceği kanaatindeyim…”

CUMHURİYETİN TEMEL İLKESİ

Atatürk (Nutuk) ‘tan okuyalım.

“Ulusumuzun güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin tümüyle ulusal bir siyasa izlemesi ve bu siyasetin iç örgütümüze tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir. Ulusal siyaset derken anlatmak istediğim şudur; Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak… Gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler ardında ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak…Uygarlık dünyasının, uygarca ve insanca davranışı ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.”

YURTTAŞLIK HAKKI

“Efendim, bu yasa önergesi bir özel amaç güdülerek hazırlanmış.. Ne yazık ki benim doğum yerim, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Ama bu böyle ise, bunu ben istemiş değilim ve bunda benim hiçbir suçum yoktur. Bunun nedeni, bütün yurdumuzu, ulusumuzu dağıtıp yok etmek isteyen düşmanların bu işteki başarılarının biraz olsun önlemeyişinden ileri gelmiştir. Eğer düşmanlar amaçlarına tam olarak ulaşmış olsalardı, Tanrı korusun, bu tasarıya imza atan bayların da doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.”

KİM BUNLAR

Erol Manisalı “Tek Çıkış Yolu: Ulusal Birliktelik” konulu yazısında şöyle yazıyor: “Türkiye artık ulusal politika çevresinde birleşmek zorunda. Türkiye’de kendilerini sol sağ çizgilerde tanımlayan çevreler, karşılarındaki esas düşmanın kimler olduğunu görmek zorundadır.

Karşılarındaki esas düşman;

-Türkiye üzerinde hesaplar yapan güç odakları ve

-Bunların Türkiye’deki uzantılarıdır.

Kimdir bu uzantılar?

-Dışarısı ile kader ortaklığı kuran bazı büyük sermaye çevreleri.

-Türkiye’ye köktendinci bir düzen getirmek isteyenler.

-Atatürkçü düşünceye savaş açan çevreler.

CUMHURİYET İLAN EDİLİYOR

Mustafa Kemal 22 Eylül’de Avusturya’da yayımlanan Neue Freie Presse gazetesine cumhuriyetin ilanına dair mülakat verdi. Sözleri, 27 Eylül tarihli Hakimiyet-i Milliye de yayımlandı.  Anayasada değişiklik yapılacağını vurgulamış, “Netice itibariyle reis-i cumhurdan, reis-i hükümetten ve mesul vekillerden müteşekkil bir hükümet teşkil edeceğiz” demişti. Anayasayı değiştirip cumhuriyet ilan etmek niyetinde olduğu hissediliyordu..

Demeç köşe yazarlarını hareketlendirdi. “İdare şekli zaten cumhuriyet” diyorlardı. Reisicumhurluğa uygun aday Mustafa Kemal’dir diyenler kalabalıktı. Tartışma özgürlük içinde sürüyor, Mustafa Kemal’in Meclis ve Fırka yönetiminden çekilmesini savunanlar da çıkıyordu.

Padişahlığın son bulmasından bu yana devletin başkanı yoktu, nasıl seçileceği belli de değildi.

CUMHURİYET SAAT 20.30’DA İLAN EDİLDİ

Bu anı İpek Çalışlar’ ın “Atatürk/Mücadelesi ve Özel Hayatı” adlı eserinden okuyalım.

“Encümen adına Yunus Nadi söz istedi. TBMM vücud veren Türk milleti olduğunu vurguladı. Hükümet şekli cumhuriyet olunca bu ünvanına lâyık bir zat seçilecek, o da reisicumhur olacaktı. Anayasa değişikliği oylandı. Şair Mehmet Emin Yurdakul konuşmasıyla Meclisi coşturmuştu. Saat 20.30’da cumhuriyet ilan edildi.

Mustafa Kemal 158 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Kırk iki yaşındaydı.

İsmet Paşa ilk başvekil olarak görevlendirildi.

Muhafız Alayı erleri öbek öbek şenlik ateşleri yakmışlar, neşe ile silah atarken, Mustafa Kemal çok kısa teşekkür konuşması yaptı.

Genç Meclis muhabiri Enver Behnan Şapolyo o günü şöyle anlatıyor: “ Ekim ayının yirmi dokuzuncu Pazartesi sabahı idi. Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan’dan insanlar sel gibi Meclis’e akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve kadınlar meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nde toplanmışlardı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Meclis’in dar kapısından bir Milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. “Şu dakika içerde pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor” dedi.

VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER KİTABI

Atatürk’ün “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabındaki “Millet” tanımı, sadece bir ırkın, bir etnik unsurun, bir dinin değil, bütün bir Türkiye halkının dünkü, bugünkü, yarınki ortaklıklarının bileşkesidir.

Şu tanıma bakar mısınız!

Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan

Beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan.

Ve sahip olunan mirasın korunmasında beraber devam (etmek) konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen  cemiyetlere “Millet” adı verilir.

Cumhuriyet ve Atatürk

Atatürk, gerecek demokrasinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Halkçılık, cumhuriyetçilik, laiklik ve demokrasi arasında çok güçlü bir bağ olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncesini kitabında şöyle açıklıyor: “Şunu söylemek lazımdır ki, devlet hukuki bir kavramdır. Gerçekte yönetenler, hakimiyeti kullananlar, o halde devlette idare edenler kimlrer olmalıdır? Siyasi kuvvetin meşru olabilmesi için devletin soyut hakimiyeti fiilen kime verilmelidir? İşte bu sorulara cevap veren demokrasi prensibidir…”

Şu sözü dikkate değmez mi!

“Demokrasi daima yükselen bir denizi andırmaktadır. Demokrasi, düşüncedir, bir kafa meselesidir. Herhalde bir mide meselesi değildir.”

ATATÜRK DEVRİMİ

Atatürk Devrimi her yönüyle ulusal bir kavramdır. Sınıfa dayalı devrim değildir. Atatürk bütün sınıfları, tüm ulusu içine alan, kavrayan bir kuruluş, bağımsızlık eylemi oluşturmuştur. Gerçekten işgal altındaki bir ülkenin kurtuluşu için başka bir yol da yoktur. Tarihin hiçbir döneminde işgal altında yok olma durumuna düşmüş ya da düşürülmüş bir ulusun  tek bir sınıfın savaşıyla kurtulduğu, bağımsızlığını sağladığı görülmemiştir.

Eisenstadt’a göre, Kemalist devrim öbür devrimci toplumlardan daha ayrım/farklı bir değişmeyi istemiştir. Her şeyden önce bu devrim siyasal yasallık temelini ve siyasal toplumun simgelerinin değişmesini kapsamış, birlikte yaşamanın sınırları yeniden tanımlanmıştır.

Berkes’e göre Atatürk devrimlerine kadar hiçbir düzelme denemesinde toplumun temelinden değişme yoluna girilmesi gereği anlaşılmış değildir. On sekizinci yüzyılda Batı’dan bazı şeyler alınması zorunluluğu kabul edildiği zaman bu, Ortaçağ düzenini bırakıp yeni bir toplum düzenine geçmek anlamına gelmiyordu. Anlaşılan bunlar hala ideal sayılan eski düzene dönmek için devleti güçlendirme önlemleri olarak görülüyordu.

MODELİN AMAÇLARI

Her sistemin, her değişme modelinin bir amacı vardır. Bunun gibi Atatürk Devrim modeli de bir amaca yönelik olarak oluşturulmuştur. Modelin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacı da kalkınmak, böylece çağdaş uygarlık düzeyine çıkmaktır. Çağdaşlaşmak kalkınmayı da içeren bir kavramdır. Çağdaş demokratik toplumun temel amacı insanı her alanda özgürlüğe kavuşturmaktır. İnsanın aynı zamanda siyasal özgürlükleri, siyasal seçenekleri arasında seçim yapma hakkı da olmak gerekir.

Bu nedenle Atatürkçülük uygar bir düzeyde, XX. Yüzyıl koşulları içinde kurulacak demokratik bir sisteme ulaşmayı amaç edinmiş bir akımdır. Atatürk Devrim modeli bir yönetim biçimidir ve onun da uygulama yöntemleri vardır. Atatürkçü ideoloji, ilkeleri olan Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik’le çerçevelendirilmiş temel görüşlere bağlanmıştır.

Kurtuluş Savaşı ve bu savaşın önderi Misak-ı Milli sınırlarının çerçevelediği toprakları ve toplumu  hiçbir nedenle ayrılmaz bir bütün  olarak görmüş, bunu Meclis kararıyla da bütün dünyaya duyurmuştur. Alınan kararlar arasında “Her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe gereksinimiz vardır. Bu Türklerin yaşamasının temelidir. Bu nedenle, siyasal, yargısal, parasal gelişmeyi önleyecek sınırlamalara karşı çıkılacaktır” hükmü de bulunmaktadır. Önemli karardır.

Cumhuriyet eşitlik doğrultusunda değişimi sağlamıştır. Daha cumhuriyet ilan edilmeden 13 Ağustos 1923’ te Atatürk “Yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmişteki yönetim ise bir kişi devleti, kişilerin devleti biçimindedir” sözleriyle Cumhuriyetin yönelimini göstermiştir. Bu yönetim biçimi daha çağdaş bir yapıya kavuşmayı, aklı, bilimi ilke edinen laik düzenin kurulmasını hedeflemiştir. Öz olarak söylemek gerekirse Cumhuriyetçilik anlayışı ulusçu, demokratik, özgürlükçü, çoğulculuğa açık bir ilkedir.

Ulusçuluk, geleneksel Türk toplumunun “ümmet” olarak yaşama anlayışını reddeder ve çağdaşlaşmanın en önemli öğeleri olan “ulus” ve “yurttaş” olarak yaşama gereğini ve gerçeğini benimser.

Halkçılık ilkesi; yönetimin, ekonominin, siyasanın devlet ve toplum düzenlemelerinin toplumdaki güçlülere, varlıklılara, geleneksel birikimler, kalıntılar sonucu ağırlık kazanmış kişilere, kesimlere, ailelere değil;  güçsüzlere, emeği ile geçinenlere, halka dönük olmasını içerir

Devletçilik devlet, ülke ve ulus olanaklarının kullanımında, işletilmesinde, kalkınmada, gelişmede, çağdaşlaşmada devletin ekonomik işleyişine yön veren ilkesidir. Türk toplumunun geleneğinde, anlayışında , kültüründe beklentiler devlete yöneliktir. Devletin ortaya çıkışının, devlet olmanın, devlet olarak yaşamanın nedeni ve gereği de budur. Ancak ulusun olanaklarını, ülkenin varlıklarını ulus yararına, halk yararına kullanmak, geliştirmek, kalkınmayı gerçekleştirmek, ulusu tüm bireyleriyle mutlu kılmak, ülkeyi bayındırlaştırmak, gönendirmek devletin birinci görevidir. Devletçilik ilkesiyle bu amaç güdülmüştür.

Laiklik ilkesinde devlet ve dinin ayrılığı, devletin dinsel kurallara bağlanmamasıyla tam açıklanamaz. Laiklik ilkesi aynı zamanda kişiye din konusunda özgürlük tanıması ve bu özgürlüğün korunmasıdır. Çağdaş olma toplum ve devlet yaşamını akla, bilime dayatma, ancak ve ancak laiklik ilkesinin eğitimde, devlet ve toplum yönetiminde ve örgütlenmelerde eksizsiz uygulanmasıyla gerçekleşir.

Cumhuriyet yönetiminin başlıca nitelikleri laik ve ulusal oluşudur.

Devrimcilik kalıplaşmayı, durağanlığı, köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, toplumun çağın gerisinde kalmayı önlemek, dinamik bir devrim anlayışını sağlamak ve sürdürmek için konmuştur. Toynbee’nin dediği gibi “eskiyle değil ileriyle, gelecekle ilgilenmek, Atatürk eyleminin öz yapısal niteliğidir.

Tam olarak söylenecek şudur: Atatürkçülük dogmatik bir düşünce değildir. Toplumun değişen, gelişen; yeni koşullar karşısında yeni istemlere ve çözümlere gereksinim duyan yaşayan bir varlık olduğunu kabul eder. Atatürkçülük bu değişmeye eş olarak yenileşmeyi devrimcilik olarak belirlemiştir.

CUMHURİYETİN NİTELİĞİ

Türkiye Cumhuriyeti’nde kimsesiz bir birey yoktur.  Cumhuriyet böylr bir kavramı asla kabul edemez. İnsan hakları, yasalarımızın güvencesi altındadır. En güçsüz ve en kimsesizlerin yardımcısı devlet ve onun kamu hukukunu temsilcileri olan Cumhuriyet Savcilarıdır.

Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten fazla inanmıştır.  Rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük kıpırtı ve hareket duydu mu, “Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, adliyesi vardır …” demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.

Atatürk’ün Cumhuriyet düşüncesi, siyasi düşüncesi ile birbirine bağlantılıdır. Daha 1918 yılında yaptığı bir konuşmasında “En iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en kuvvetli olmakta olduğunu kabul ederim. En kuvvetli olmaktan amacım yalnız silah kuvveti anlamına geldiğini sanmayınız.  Benim demek istediğim; manen, bilimsel olarak, ahlak yönünden ve fen açısından kuvvetli omaktır.”

KORUYUCU AYARLAR

Sinan Meydan “1923 Kuruluş Ayarlarına Dönmek” adlı kitabında şöyle diyor: “Türkiye Cumhuriyeti’nde kuruluş ayarlarına dönüşü zorunlu kılacak şey, temel kurucu ayarlarının bozulmasıdır.

Eğer ülke yeniden bağımsızlığı kaybederse,

Eğer millet egemenliğini yeniden başkalarına kaptırırsa,

Eğer aklıni bilimin ve çağdaş uygarlığın yerini yeniden hurafeler, boş inançlar ve bağnazlık alırsa,

Eğer “Yurtta barış dünyada barış” idealinden vazgeçilirse,

Kuruluş ayarları bozulmuş demektir. Ayrıca bugün tek sorun sadece kuruluş ayarlarının bozulması değildir, aynı zamanda Amerikancı-İslamcı karşıdevrim, Türkiye Cumhuriyeti’ni bambaşka bir yapıya dönüştürmek için kendi kuruluş ayarlarını yapmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti “bağımlılık, dincilik, mezhepçilik, şeriatçılık, milli irade gaspı, kişisel yönetim ve yayılmacılık özlemi, ümmetçilik  “ gibi değerlere yeniden ayarlanmaktadır.”

Elbette bu sözlere verilecek yanıtımız ve direncimizi gösterecek yapımız vardır, olacaktır.

BEN ATATÜRKÇÜ DEĞİLİM

Yazar Nadir Nadi “Ben Atatürkçü Değilim” adlı kitabında bakın ne diyor; “.. Çağdaş uygarlığa sırt çevirmek Atatürkçülükse, biz Atatürkçü değiliz. Hayatta en hakiki mürşit ilim değilse biz Atatürkçü değiliz. Vatan ve fikir özgürlüğü doğruyu aramak, doğruya inanmak, inandığımızı savunmak hakkını bize vermiyorsa biz Atatürkçü değiliz. Ulusal bağımsızlık başkalarının uydusu halinde yaşamak anlamına geliyor ve halkçılık ilkesi halkın bir mutlu azınlık elinde  cennet vaadleri ile ömrü billah sömürülmesi sayılıyorsa biz Atatürkçü değiliz.

Onlara bunu söyleyelim. Bıkmadan, usanmadan her gün söyleyelim. Atatürk’le de, Atatürkçülük’le de hiçbir ilişkileri olmadığını ispat edene dek söyleyelim”.

ATA’NIN REÇETESİ

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu “Devirden Devire” adlı eserinde Ata’nın reçetesini ifade ederken şunları yazıyor:

Atatürk, milletimizin çağın gerisinde kalması nedenlerini en iyi anlayan, tedavi çarelerini gören, bunları uygulamaya başlayan ve başladığı işin tamamlanmasını gençliğe emanet eden büyük adamdır. Ona göre aşağıdakidevrim ve reformlar gerçekleştirilmedikçe, büyük Türk Milleti’nin eski kimliğini bulmasına ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasına imkan yoktur.

1-Hukuk, din kurallarından ayrılmalı, eski durucu durumundan çıkartılarak yürüyücü, atılımcı bir duruma konmalıdır.

2-Çağdaş bilim, müsbet bilimdir ve gerçek aydınlatıcı odur. Bilimin yolundan şaşmamalıdır.

3-Türk halkı ümmetçi zihniyetten kurtarılıp milliyetçi zihniyette yetiştirilmelidir.

4-Köylü efendimizdir. Bu temel güçlendirilmeli, halka refah ve kültür götürülmelidir.

5-Türk halkı iktisadi bakımdan bir daha emperyalizmin boyunduruğuna girmemek için durmadan çalışmalı,kendi doğal kaynaklarını kendisi işlemelidir.

6-Türk kadını hukuki ve fiili kölelikten kurtarılmalıdır.

7-Güzel sanatlara önem verilmeli, eski eserlerimi incelendiği zaman, Türk’ün milli ruhunda var olduğu açıkça görülen sanat inceliği, yeniden büyük yapıtlar verecek biçimde canlandırılmalıdır.

8-Türk tarihi, Osmanlılıkla başlamadığından, çok gerilere, köke, temele doğru araştırılmalı ve Türk insanına tarih bilinci aşılanmalıdır.

9-Milli varlığı ayakta tutan temel direklerden birisi ve en başta geleni dil’dir. Bu nedenle Türk dili, anlatım gücü bakımından dünyanın en ileri dillerinden biri durumuna getirilmeli, bunun için de gelişimi engelleyen yabancı sözcüklerden kurtarılmalı ve bütün bilim terimleri Türkçeleştirilmelidir.

CUMHURİYETİN İLK BAŞBAKANINA SESLENİŞ

Yılmaz Özdil “M. Kemal” adlı eserinde bu seslenişi anlatıyor:

 “Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’in ilk gününde, Cumhuriyet’in ilk başbakanına şöyle diyordu;

Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı.

Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.

Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu.

Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız.

Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız.

Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun.”

SONUÇ

“Bu güzel ülkemizin üzerine kara bulutların çöktüğü yılları görmesek de, O’nu hayal ederek bir nebze elimizi şakağımıza koyarak düşünmekle, aslında nasıl bir lider olduğunu anlamaya yetecektir. Peki, neden anlamamakta ısrarcı olanlar var diye düşündüğümüzde karşımıza çıkarcı, birileriyle işbirlikçi, vatanın namusundan ziyade kendisinin geleceğini düşünen kişilerin ta o dönemden günümüze kadar başta tüm emperyalist ülkelere verdikleri desteğin eseridir.

Asrın büyük lideri Atatürk, o yılların verdiği sıkıntılarla bile yaşamış olsa, buna rağmen kimsenin düşünemediği bir deha düşünürlüğü ile ülkesinin ve geride bıraktığı geleceğin neler yaşayabileceğini nelere karşı göğüs gerebileceğini, ülkesinin dünya devletleri arasında güçlü konuma geleceğini, iç ve dış düşmanlarca gelişim düzeninin engellenebileceği gibi birçok konuyu düşünebilmiş ve bizlere vecizeleri ile duyurarak geleceğimize yön vermiştir.”

Erol Yıldız “Asrın Büyük Lideri” kitabında böyle söylüyor.

Katılmamak mümkün mü!

Cumhuriyetin kuruluşundan tam 100 yıl geçti. Birçok siyasi ve tarihi olaylar yaşadık. Birçok gerici, cumhuriyeti yolundan şaşırtıcı, çizilen hedeflerden uzaklaştırıcı eylemler gördük. Demokrasimizin yerleşmesi ve yaşaması için mücadeleler verdik. Sıkıntılı günlerimizde hep O’na koştuk. O’na inandık ve O’nun koyduğu ilkeleri göz önümüze alarak yolumuzda yürümeye çalıştık. Dünya uluslarının örnek aldığı, sömürülen toplumların kalkışmalarında örneklediği Mustafa Kemal aydınlanmasını hiç terk etmedik. Daima öğrenmeye, düşünmeye ve bu doğrultuda yüreklilikle yürümeye çalıştık. Eğilip bükülmeden, çıkarların kölesi olmadan ülkenin mutlu geleceğini kurmak için mücadelemizi verdik.

100 yılda ne kadar yol aldık; elbette tartışılır.

Devrimlerine ne kadar sahip çıkabildik; sorgulanabilir.

Ancak biliyoruz ki ve karşı devrimcilerin bilmesini istiyoruz ki, biz bu yoldan asla vazgeçmeyiz, vazgeçmeyeceğiz. Ülkemiz üzerinde oynanan emperyalist oyunları bozacağız. İç ve dış işbirlikçilerinin oyunlarını sergileyeceğiz.

Hedefimiz nice yüz yıllar yaşamaktır.

Cumhuriyetimizin 100. Yılı kutlu olsun.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gürsel Yıldırım - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.



Anket Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kim Olmalı?
Tüm anketler