Ortaokula Ordu’ya Gitmek

Odayanı’da kimse yoktu, bunaltıcı alamık havada Kale eve kapanmış, köpekler kediler gölgelere, ördekler çeşme ayağına sığınmıştı. İskeleye bağlı motora yük çeken hamalların alnından akan ter gözlerini yakıyor, sırtında 60 okka yükle takaya çıkan adam ensesinde taşıdığı çuvalı ambara yıkıp soluklanıyordu. Sabahtan beri 120 çuval yüklenen sunabaşı, sakız ve beyaz boyalı, yamalı yelken Sürmene takası 7 bin okka (9 ton) fındık yükünü Kale’den Ordu’ya taşıyacaktı. Havada yaprak kımıldamıyor, denizde karıncalar su içiyordu, bundan iyisi can sağlığı diyecekken öğlen öncesi guşluk vaktı havanın tadı gaçtı. Kuzey ufkundan gelen dumanla gökyüzü örtüldü havanın mavisi soldu, Kale’ye güneş tutulmuş gibi sarı bir karanlık oturdu.

1942 yılında dünyada savaş vardı, Alaman’ın ordusu Rusya’ya yürümüş Karadeniz’de serseri mayınlar görülmüştü. Yolcu vapurları gündüz gidiyor gece bekliyordu. İhracat bıçak gibi kesilmiş piyasada para eksilmişti, millet meteliğe kurşun atıyordu. Avrupa almayınca fındık para etmiyordu ama akmasa da damlardı ne de olmasa fındık vâridattı, içi yeniyor kabuğuyla fırın ve soba yanıyordu.

O yıllarda Kale’de biri çalışan diğeri ikisi bazan çalışan üç radyo vardı. Millet sesi gidip gelen arada bir parazit yaparak zırlayan radyoda günde üç kere okunan hava raporundan daha çok imam Coşkunoğlu Ahmet hocanın ve kayıkçı reislerin dediğine inanırdı. Radyo Ankara’dan ağrı Aya Galesi’nin havasını nerden bilecekti (!) üstelik - hava şöyle şöyle olacak demek haşa Allah’ın işine karışmaktı. Bu yüzden hava raporu okunurken radyonun kulağını büküp kapatan itikadı bütün adamlar vardı.

İmam Ahmet aga namazın orucun yanısıra halkın maneviyâtı muhkem ve âlî (sağlam ve yüksek) olsun ister, bunun için elinden geldiği kadar gayret eder, bunu imamın görevlerinden sayardı. Harmanı olanlar havanın gidişatını yağmur yağış bastırmadan evvelinden bilmeli, ona göre tedbir almalı mahsulü suya sele vermemeliydi. Böyle bir sorumluluk duygusuna sahip Ahmet hoca sabah namazından sonra hemen deniz kenarına iner havayı koklar, güneş doğmasına mukaddem (doğmadan önce) semâvatın (gökyüzünün) rengine, ufuklara, bulutlara, doğunun kızıllığına, denizin dalgasına, kuşların uçtuğu kaçtığı yöne, ördeklerin saklanıp saklanmadığına, gaklayıp gaklamadığına, yosunların yaprakların diri mi yatkın mı olduğuna bakarak o günkü havayı, yaklaşan fırtınayı, yağacak yağmuru, esecek rüzgârı kestirir havanın nolacağını Kale’ye haber verirdi. Bu işe imamlık görevleri kadar önem veriyor, hiçbir çıkar beklemeden Allah rızası için, hayır ve hasenât (iyilik) olsun diye yapıyor, ahirette yerini hazırlıyordu.

O gün güpe gündüz çöken sarı karanlığa, havanın aldığı nâhoş (hoş olmayan) renge bir mâna veremedi. Hakget (hakikaten) semâvatta (gökyüzünde) rüyet-i acayip (görünüşü olağandışı) bir hal vardı ve elbet bu hayra alâmet değildi. Telaş olmasın diye sakin sessiz duruyor, derin dâvûdi sesini yutkunarak durumun hayra tebdili (iyiye dönüşmesi) için, için için dua ediyordu. - Gün ortasında bu karanlık neyin nesi acap Cenâb-ı Hak bizden vaz mı geçti! Tövbe estağfurullah sorması bile günah! Allah gecinden versin yoksa kıyâmet mi kopacak? diye, kararan manzaraya bakarak gökte yüreğine su serpecek bir fal-i hayır (iyilik alâmeti) arıyor ama bulamıyordu…

3 gün önce 4 Eylül 1942’de 12 yaşını dolduran çocuk (Argun) o zaman ortamekteb denen ortaokula başlamak üzere Ordu’ya gidecekti. Bavulu hazırlandı, sarı şeritli, ayyıldız kokartlı ortaokul şapkası, yaka cebi işlemeli öğrenci ceketi, pantolonu, boyun bağı, yeni iskarpinleri, kırmızı kâğıt kaplı, etiketinde Argun Kademoğlu Ortamekteb-1 yazılı okul defterleri, iç çamaşırları bavula kondu. Ortaokul mezunu olmak devlet kapısında sıcak sobalı bir memuriyet elde etmek için aranan birinci şarttı. Memûrin kanununca (Memurlar yasasına göre) düzenlenen maaş çizelgelerinde ortamektep mezunlarının hatırı sayılır bir üstünlüğü vardı, bu okullarda Atatürk’ün hazırlattığı Yurttaşlık Bilgisi ve Vatandaş için medeni bilgiler dersleri okutuluyor ayrıca ortaokul diploması olanın yanında köylü vatandaş okumuşluğa saygısından kasketini başından alarak ve el bağlayarak duruyordu.

Ortamektep mezunu enikonu münevver sayılır yetmedi iki dereceli seçimde müntehib-i sâni (ikinci seçmen) olurdu. İki dereceli seçimde, halk, doğrudan milletvekillerini değil, müntehib-i sâni'leri seçiyor; müntehib-i sâni'ler de TBMM’ne gidecek milletvekillerini seçiyorlardı. Ayrıca ortaokul mezunları askerde onbaşı, çavuş rütbesi alıyor manga komutanı oluyordu. Ortaokula gitmek bu derece önemli ve itibarlı bir şeydi.

Yeri gelmişken bu konuyla ilgili eğlenceli bir olayı yazmalıyım. Bolamanlı Ahmet Hazinedar Bey vatan hizmetini yaparken piyade eğitim merkezinde ağır makineli tüfek atış talimine gider. Ahmet beyin ateşli silahlarla başı hiç ama hiç hoş değildi, ağır makineli tüfek ne kelime sıfır denilen leblebi kadar mermi atan en minik bit gada dabancadan bile hoşlanmaz, devlet zagonu olmasa silaha ömrübillah (hayat boyu) elini sürmezdi. Atış sırası gelen Ahmet Hazinedar ağır makinelinin başına yere uzanır eğitim çavuşu tek gözünü kapayarak nasıl nişan alacağını çift tetiği nasıl sımsıkı tutarak çekeceğini gösterir. Ahmet Bey titreyen elleriyle tetiğe sarılır çavuşun dediğini unutmuş heyecandan iki gözünü birden kapamıştır hedefe bakmadan nişan almadan tetiği çeker ateşe başlar, kulakları tırmalayan bir takırtı kopar bir dakika kadar süren atış sırasında mermilerin vurduğu yerden toz toprak kalkmış göz gözü görmez olmuştur. Ahmet Bey sımsıkı tuttuğu çift tetiği bırakmadan atışa devam eder adeta savaş sıtmasına tutulmuştur. Derken eğitim çavuşu omuzuna vurarak Ahmet beyi uyarır- Aferin Ahmet hedefi onikiden vurdun der. Orada atış sırası bekleyen askerlerden biri – Adam ortamekteb okumuş helbet vuracak (!) diyerek keskin nişancıya iltifat eder.

Kale’yi Ordu’ya bağlayan Koçboynuzu yolu iki baharda aşırı yağmurdan, toprak kaymasından ikide birde yol kapanır, otobüste geceleyen yolcular perişan olurdu. Samsun’dan Terme’den Ünye’den Fatsa’dan Ordu’ya giden otobüslerde yer bulmak zordu. Kale’den binecek yolcuya ya şoförün sol yanında yamaşuk (basık) tahta kütmek ya da otobüsün en arkasında muavinin durduğu ve takozların olduğu aralıkta yer kalırdı. En iyisi çocuğu püfür püfür esintili ferah deniz yoluyla göndermekti. Tahsin Bey bir gün önce İlyas reisle konuşup anlaştı, Argun yarın öğleden sonra yola çıkacak fındık yüklü takayla Ordu’ya gidecekti.

Tahsin Bey, Şerefnur hanım, keskin Şükrü reis (Medreseönülü Şükrü Doğan) ve Çavuş Fadime abla (Fadime Özdeniz) Argun’u uğurlamak üzere konaktan ayrıldılar. İlyas reisin sunabaşı (yeşil), beyaz ve sarı boyalı takası fındık çuvalları yüklü ve kaynalara kadar suya gömülü iskelede bekliyordu. Çuvalların üstü brandayla örtülüydü, deniz düz ve duruydu. İskelenin arkasında kayaların sırtında bol yapraklı defnelerin, akasyaların ve yarımadanın kuzey ucunda mısır çitinin görüntüsü denizin yeşil aynasına yansıyordu.

Aşağı kahvenin önünde oturan İlyas reis Tahsin beyle Şerefnur hanımın geldiğini görmesiyle kalktı geldi gelenleri kumsalda karşıladı. Çoğu zaman neşeli bir adam olan İlyas reisin o gün nedense keyfi kaçık, kaşları yıkıktı, yüzündeki yaş çizgileri daha bir belirgindi, elam verdi:

– Tahsin Bey ben havanın durumunu iyi görmüyorum, duman geldi oturdu ufuk gayboldu gökün rengi değişti, niyeti belli, fırtına ha geldi ha gelecek, ne olur ne olmaz yolda bozacak havaya karşı bile bile çocuğu motura alamam. Biz gayıkcı milleti alışkınız denize batar batar çıkarız, çok zorda kalırsak yükü denize döker canımızı karaya atarız. Allah esirgesin çocuk için durum başka. Yine de sen bilirsin ama çocuğu bizimle göndermesen iyi edersin!

Tahsin Bey – Eksik olma İlyas reis iyi ki söyledin. Tamam dediğin gibi olsun Argun gitmesin. Bana sorarsan havayı gözün tutmuyorsa sen de gitmemelisin.

İlyas reis – Tahsin bey doğru dersin emme onu biz evvelden düşünecek tedbiri önden alacaktık, 120 çuval yüklendi artık olan oldu motur doldu, ben şimdi yola çıkıp gitmesem dokuz ton yüklü kayığı karaya nasıl çekerim! Yok, çekmeyelim desem hava bozunca sığınacak liman mı var! Fırtınada açıklar gıyıdan daha emniyetli ehven, hem Yasun’u bi aşarsak sağ esen, Vona her vakit limandır, Çeşmeönü’ne kapağı atar orada yatarız…

Ismarlaşan İlyas reis iki eliyle küpeşteye tutunup çıplak ayaklarını birbirine vurup kumları çırptı sıçradı takaya çıktı demiri topladı, basık tavanlı makine kamarasından dışarı uzanan kara demir borudan (egzos) boğum boğum kara duman atan kızma kafalı (lâmbalı) 5 guvat Peter Lister makina önce öksürdü tekledi sonra ateşledi, taka ağır ağır tornistan ederek kıyıdan açıldı durdu, suda halka halka döneleyen yuvarlak izler bırakarak ve geniş bir daire çizerek başını denize döndü, Allah izin verirse karanlığa kalmadan Ordu’ya varacaktı.

Deniz yolundan umut kesilince ortaokulun başlayacağı güne yetişmek için kalan son çare çocuğu Ordu’ya atla göndermekti. Argun ata binmeyi Yenipazar’da dayısı Beşir Fuat beyin dorukır atında öğrenmiş sonra Ordu harasında atlara şeker yedirmişti. 12 yaşına göre iyi binici sayılırdı ama azılı köy köpeklerinin kol gezdiği, yağışlı taşlı çamurlu uçkunlu (heyelanlı) Koçboynuzu yoluna çocuğu yalnız göndermek olmazdı. Argun’la birlikte ailenin mânevi kızı Hayriye’nin kardeşi Mollaömeroğlu Dursun gidecekti. Dursun 17 yaşında orta boylu ince bedenli kara gözlü kara saçlı, ince kaytan bıyıklıydı. Saygılı, sessiz, tez canlı, çevik ve çabuktu, gözünü budaktan sakınmazdı.

Kavgayı sevmezdi ama icabında elinden bıçak oyunu da gelirdi. Anadan yetim büyüyen Dursun başına buyruktu. Başkasına ters gelen davranışlarında haklı olduğu sonradan anlaşılan sıradışı bir çocuktu. En olmaz denen işlere çare bulurdu. At binme dedin mi 5 yaşından beri at biner, taylarla koşar oynardı. Köyde izde bağda bağçede taşta toprakta büyüdüğünden her tür büyükbaş ve küçükbaş hayvanı sadece evcil olanları değil tavşan teyin (keçi) kirpi tilki çakal kurt sansar yaban domuzu hatta bozilik serçe karga şahin ve kartal türücümle guşları, yörede çokça raslanan aç kaldıkça köylere kümeslere koyun sürülerine salan yaban hayatını da yakından bilirdi. Bu türlerle oynaşmış, dalaşmış, ısırılmış, tırmalanmış, gagalanmış, bazan taş atmış, peşine düşüp kovalamış, önü sıra kaçmış, hepisinin huyunu hilesini bellemişti.

Ortaokula Ordu’ya Gitmek

Fotoğraf: Şerefnur & Tahsin KADEMOĞLU ve çocukları.

Küçük büyük hiçbir hayvandan korkmaz - Bunlara can veren Allah herbirinin içine başka başka huy koymadı ya, birini yola getiren helbet ötekine de söz geçirir güç yetirir terbiye eder cümle maklavatın (mahlûkatın) huyları az çok birbirine benzer … Derdi.

İyi de köy yerinde büyüyen Mollaömeroğlu Dursun şuncacık çocuk yaşında bunca hikmetli sözü kimden öğrenmişti? Yanında çırak durduğu ve her buyruğuna uyduğu ustasından işitmiş, - Gün gele elzem ola diyerek ve tekerrüren (tekrar tekrar) söyleyerek ustanın her dediğini ben deyim akıl defterine siz deyin kafa ezberine yazmıştı. Dursun’da bu gibi hikmetli marifetli sözlerden daha neler neler vardı, keşke oturup sarı saman sayfalı bir deftere yazsaydı şimdi elimizde “Ustam böyle dedi!” adlı bir hikmetli deyişler kitabı olurdu.

Dursun hızar çekerek, tahta biçerek çivi çakıp çivi sökerek başladığı marangozluk zenaatında çıraklığı çoktan hak etmiş çekiç keser, hızar, kerpeten, testere, burgu, pense, işkence, rende, pulanya, pergel, gönye ve tezgâh kullanmayı, ip çekmeyi, çekül tutmayı, kurtağzı çakmayı, kırlangıç geçmeyi, santimi metreyi, karışı kulaçı endâzeyi öğrenmiş genç yaşta kalfa adayı olmuştu, bundan böyle arka cebinde sarı kırma metre ve kulak arkasında sabit kalem taşıyabilirdi.

Şimdi ana konudan ayrılıp bir ara öykü (anekdot) anlatacağım. Dursun’la Argun’un at binerek Kale’den Ordu’ya gittiğinden 16 yıl sonra 58 yazında Bolaman’da konağın deniz tarafındaki 10 pencereli büyük odanın tavanı çatıdan sızan sulardan çürümüştü. Tavan tahtalarının yenilenmesi için babam Tahsin Bey Bolaman’ın en deneyimli ustalarını çağırdı, çürüyen tahtaları, aralanan belveren tavanı gösterdi. Tavanı inceleyen ustalar - Odanın orta yerine ilave bir direk destek koymadan bu gada böyük tavanı onarıp doğrultmanın mümkünü yok dediler. Oysa direksiz yekpâre (tek parça) koca tavan konak yapıldığından beri 140 senedir sapasağlam duruyordu. Bolamanlı ustaların odanın orta yerine bir ek direk koyma önerlerine aklı yatmayan babam bu kere Dursun Yüksel ustayı çağırdı.

Dursun usta eyninde damatlık siyah takım elbise ve başında siyah fatör şapkayla konağa geldi. Kaytan bıyıkları solgun yanaklarının iki yanından dışarı uzanıyordu. Bakışları ciddi ve kararlıydı. Ceketini çıkardı beyaz frenk gömleğinin kollarını sıvadı. Bıyıklarına el atıp tavana bakarak bir süre düşündü. Herhal aklında bir plan kuruyordu. Dursun usta besmeleyle işe koyuldu, tavana merdiven dayayarak tahtaların enini boyunu ölçtü, önünü ardını inceledi, tavan tahtalarını taşıyan ana kirişler neredeyse ilk yapıldığı 140 yıl önce olduğuna yakın sağlam ve sık dokuluydu. Dış yüzü pulanyayla sıyrılıp alınacak olan kirişler taze kereste gibi çivi tutardı.

Dursun usta kafadan bir takım hesaplar yaptıktan sonra - Merak etme Tahsin bey ben bu tavanı aynen eskisi gibi hiçbir destek direk koymadan yekpâre yeniden yaparım dedi. Babam Dursun’un tüm ustalara meydan okumasını ciddiye aldı ikna oldu. Dursun kendine güvenen, işini bilen zekâ ve beceri sahibiydi. Konakta tezgâh kurdu tek başına çalıştı kimseden yardım almadan 10 günde 60 metrekare tavanın çürük tahtalarını söktü indirdi, özgün şekline uygun yekpâre (tümü tek parça olarak) hiçbir ek destek direk koymadan yeniden yaptı. Allah ondan razı olsun. Eğer eğitim görseydi eminim çok iyi bir restoratör (yenileyici) mimar olurdu.

Şimdi kaldığı yerden öykümüze dönelim. Tahsin beyin ve Şerefnur hanımın çağrısı üzerine Bolaman’a gelen Dursun’a görevi anlatıldı. Yenipazar’dan Beşir beyin atlarından ikisi Kale’ye geldi, konağın altındaki ahıra bağlanan atların başına yem torbası geçirildi. Ertesi gün sabah vakti Argun alışkın olduğu huyunu bildiği dorukır ata, Dursun kestane rengi kısrağa bindiler, bavul Dursun’un bindiği atın terkisine bağlandı, azık hazırlandı. Konağın kapısında büyüklerin elini öperek ve arkasından yola su dökülerek uğurlanan iki genç Bolaman deresini sığ yerinden geçerek Ordu yoluna çıktılar.

Binekler çabuk çabuk yürüyor çocuklar dizgini sıkı tutmasa bineği kendi haline bıraksa yürüyüş önce tırısa sonra rahvana dönüyordu. Oysa 45 km yolun yarısı inişse yarısı da çıkıştı, atları yormadan yavaş sürmeli yarı yolda içme suyunda mola vermeliydi. Taşlı topraklı ve illâ ki tozlu yolun iki yanında mısır ve alaf çitleri, fındık ocakları hüdâyı nâbit (kendinden bitme) defne akasya gürgen dut ağaçları güz gelmeden sararmış tepeden tırnağa yoldan kalkan sarı toza bulanmıştı.

Binekler ya vadiye bakan uçurumun kenarından ya da yolun öbür yanında yamacın dibinden gidiyordu. Bizim köylü millet malum umumiyetle yolun orta yerinden yürümeyi sever. Şimdi çok uzaklarda kalan, unutulmuş eski zamanda yolun tam ortasında yürüyen kasketli adamlar peştemallı kadınlar günde 3-4 makine (araba) geçen yolda uzaktan motor sesi duyunca telaşlanır arabanın gelmesine kilometre kala ne olur ne olmaz hırlayarak yaklaşan makinenin önünden kaçar yol kenarında, ağaç altında, kaya dibinde, oyuk govuk hendek obuz yerde ağzını burnunu sararak tedbir eder dururdu. Çünkü gelen geçen arabalar mutlak yoldan toz kaldıracak iki ve dört ayaklı cümle mahlukâtı tepeden tırnağa toza bulayacaktı.

Gamyon otobos cip ve otomobilin tüm motorlu vesait-i nakliyenin (taşıma araçlarının) ortak adı makineydi. Makine içinde gidiyorsan iyi de yayan giden köylü vatandaş - Andır galsın (olmaz olsun) uzak dursun! Derdi. Bu ilenmede elbet haklılık payı vardı. Nasıl mı? Makine dediğin ikide birde arıza yapar yolda kalır, su kaynatır fren tutmaz, rot çıkar akis keser, debriyaj teli kopar dişli kırar, platin yakar, hiç olmasa her seferde bir lastik patlardı. Kamyon şasisi üstüne tahta karoserli külüstür ve paldır küldür otobosların sağı solu belli olmaz maazallah direksiyon şoförün elinden kaçar yolu şaşıran makine yayanın üstüne varır, bunların hiçbiri olmasa tekerlek yerden taş fırlatırdı. Yol kenarında dururken fırlayıp gelen taştan başı yarılan, yarasına tentürdiyot basılan helhem sarılanlar vardı. Bu tür görünür görünmez kazalara karşı yaya ihtiyatlı olmalı tedbiri elden bırakmamalı makineyi görmeyinen hatta motor homurtusunu duymayınan yol kenarına kaçmalıydı. Babalanıp yiğitlenmekten, yel ortak yol ortak demektense selâmet der kenârest (selâmet kenardan gitmektedir) diyerek ve tozlu yoldan kenara seğirterek tatlı canı güvene almak gerekti.

En kötüsü binek atların arabadan ürkmesiydi. Hele de motorlu trafiğe alışkın olmayan genç binekler önce kulaklarını dikerek sesi algılar sonra başını dikleyerek telaşlanır tırısa kalkardı. Motor hırıltısından ürken atın paniğe kapılması dizgindeki boşluğu fırsat bilerek alıp başını gitmesi çok olağan bir şeydi. Bu duruma düşmemek için dizgini iki elle ve sıkı tutmalıydı. Dizgini boş bulan bineğin ne yapacağı kestirilemezdi. Düz yoldan yamaca, kuru yerden sulağa, şoseden fundalığa, dikenliğe, ayağı tökezletecek köklü budaklı taşlı toprağa sapar, toynağı çukura gelerek bilek boşlar alimallah üstündeki biniciyi sallasırt eder atardı.

Yolların taşlı olması da bir bahtlı işti. Yoksa yayan olsun atlı olsun yolcu kısmı yol boyunca mevcut köpekli köylerden geçerken ne ederdi? Yoluna çıkacak tanımadığı daha önce kokusunu almadığı adama vahşi kurtdan beter saldırgan köpeklere vınlatıp atacak taşı ha demeynen nerede bulacaktı! Hamd olsun devletin valisi, kaymakamı yol yapmak için imece çağırıp köylüyü toplar, taşı devlet baba kendisi kotarıp kırıp imeceye gelen köylünün önüne döküverirdi. Yola plakaj-taş denen döşeme yapılırdı. Çamurlu çoraklı toprağa önce kum dökerek ve sonra taş döşeyerek ve sonra döşenen taşların üstünde hoplayıp tepinerek yapılan beylik şosede arta kalan daş parçaları ihtiyaç anında martin mermisi gibi işe yarardı. Akıllı yolcu tedbir alır köpekli dağ yoluna sarmadan önce eynindeki sakunun iki yan cebine daş doldurdu. Dursun oğlan neyine güveniyorsa o gün bu tedbiri almadı iki yan cebine tek bir daş koymadı.

Ordu şosesi Zahit Bolaman’ın evine sapan cılganın başında yokuşa sardı iki atlı yokuş yukarı epeyce yükseldiler Boklutaş’ın göründüğü son dönemeçte denize veda ederek dağların içine daldılar, uçurum ve viraj sarmalı Koçboynuzu yolu başladı. Yola sarkan dalların altında kalan loş ıslak ve çamurlu gölgelerde, sel çukurlarında oyuklarda kovuklarda biriken sular, kara yüzlü bir yanı yosunlu kayalar, keskin dönüşlü kör virajlar, dik mi dik uçurumlar, dumanlı doruklar bu yolda hepisi vardı.

Atlar insiyaki (içgüdüsel) olarak dönemeçlerde duvar gibi yüksek kimi dümdüz cilalı, kimi pürtük pürtük yamru yumru topuzlu ve kimi sipsivri keskin çakmak taşına emsal kayaların tam dibinden gidiyor at binenler eskaza kayanın sivrisinden yumrusundan kollamak için başını iyice eğmek hatta bazan yüzü bineğin boynuna yatacak kısrağın ter kokusunu soluyacak kadar atıyla senli benli olmak gerekiyordu.

Bir yanı dağ bir yanı yar (uçurum) şoseden vadiye bakış hem çok güzel hem de korkuluydu. Dibi görünmeyen kanyona bakanın gözü kararır, başı dönerdi. Yoldan aşağı yuvarlanır gibi düşen dik yamaçların çizdiği manzaranın dibinde yer yer karanlık yer yer aydınlık köprüsüz menfezsiz yaban, yatağına geldiği gibi dökülüp akan özgür suların sesi derin vadide bir değil birkaç kere yankılanırdı! Atlılar yarın kenarında durdular Argun hayatında ilk kere bu kadar yüksekten bir akarsuya baktı. Dursun attan indi vadinin diibinde bir kara kayaya nişan alıp attığı taş uçtu kayboldu kara kayaya ya vurdu ya vurmadı sesi bile duyulmadı.

Çocuk yol yükseldikçe gitgide dikleşen yamaçları seyrediyordu. Islak otlarla kaplı kaygan yerde fındık dallarına tutunmadan ayakta durmak güçtü, herhal burada ağaçlara sarılarak ağaç gibi yaşamak gerek diye düşündü.

Yolun ortasında sığır sürüsünü güden yalın ayak gözleri çakmak çakmak âsi bakışlı, yaban tavırlı, güneş yanığı esmer sığırtmaç çocuklar yoldan geçen kendi akranı yaşıtı ama giyimi düzgün çocuklara bakıyor önü sıra güttüğü malları çubukluyarak biraraya topluyordu. Dağlık coğrafyanın çocukları deniz kenarı uşaklarından farklıydı.

 

Yol üstünde yolun tozuyla aynı renkte, duvarları toprak sıvalı, önünde yaprakları dökülmüş kuru kel çardaklı köhne kahvehane, yanında hayvanları sulamak için yalak bulunan bir taş çeşme. Bu dağ köyleri sanki orada yaşayan yokmuş ya da oturanlar terk edip gitmiş gibiydi. Görünen tek yaşam belirtisi çeşme ayağında gezinen birkaç tavuk elma, armut, çilek ve taze fındık satan köy çocukları bir de köpeklerdi. Köpekler gelen geçeni köyün girişinde karşılıyor havlayarak hırlayarak köyün bittiği yere kadar peşi sıra koşuyordu.

Köy yerinde köpek sahibinden huy devşirir sahabının bakışından niyetinden esinlenir, köpeğin hası sahabına muti olur, öl dediği yerde ölür kal dediği yerde kalır, bir de kıskıslandı mı atlıdır yayadır arabadır ayırd etmez yabancı bellediğine dağdaki kurtdan beter düşman olurdu.

Bizim hikâyemizde Ordu’ya ortaokula giden iki çocuğun yoluna çıkan iri kıyım, tüyleri beyaz, kuyruğu kanca ağzı kara, gözleri yaban, pençeleri geniş, dişleri keskin köy köpeği de işte aynen böyle bir köpekti. Köpek dedikse aldanma, sanki kurttan huy devşirmiş kurtlaşmış, kurdun da en yabanı en canavarı! Boynu kalın, omuzları geniş boylu mu boylu bir it oğlu it ki zatını görmeden sesini işitsen sanırsın aslan hırlaması!. Hile kurup dost gibi görünüp sessiz yaklaşan köpek Dursun’un bindiği kestane rengi kısrağa arkadan hamle ederek başını bineğin kalçasına toslamasıyla cıngar koptu saldırıya uğrayan at ürkerek kişnedi yerinde döneleyerek köpeğe çifte attı.

Usta binici Dursun bir yandan dizgini kasarak atı sakinleştiriyor bir yandan elindeki kamçıyla bineğe hamle eden canavarı kovmaya çalışıyordu. Köpeğin tekmeden çifteden kaçmaya kavgadan caymaya niyeti yoktu her geri çekilişte gücünü tazeleyerek yeniden saldırıyor at panikledikçe cesaret alıyordu. Dursun baktı ki köpeğin pes edeceği yok. Ustasından öğrendiği ve daha önce denediği kızgın hayvanı teskin etme (yatıştırma) pratiği aklına geldi, dizgini kasarak attan indi gözlerini çılgın köpeğin gözünün içine dikerek yavaş yavaş üstüne yürüdü. Sağ elinin işaret parmağını köpeğe doğru uzattı. Dişlerin arasından üfleyerek çıkardığı yılan tıslamasına benzer ıslık sesiyle hırlayayarak yaklaşan köpeğe doğru bir durup bir adım atıyor, her adımda biraz daha öne eğiliyordu. Hayvanın gözüne uzattığı işaret parmağı yaklaştıkça köpek geri adım atıyor hırlaması azalıyordu sonunda kuyruğu indi, sesi kesildi solukları yavaşladı işaret parmağı köpeğin başına değecek kadar yaklaşınca köpek olduğu yere çöktü oturdu. Dursun köpeğin başına dokundu, okşamaya başladı. Bu bir terbiye ya da eğitim metodu belki de bir hipnotizma uygulamasıydı bunun bilimsel yanı Dursun’u çok da ilgilendirmiyordu ama delikanlı Dursun’un hayvanlar üstüne sahip olduğu pratik bilgiler dağbaşında işe yaramış bir saldırıyı önlemiş vahşetin önünü almıştı.

Kestane rengi kısrak da sakinleşmiş yol kenarında otluyordu. Dursun’un yaptığı bir cesaret ve korkusuzluk örneğiydi ama kendisine sorarsan sadece - İtin kurdun huyunu bilmekti!  Olağan bir işti büyütülecek övünülecek bir şey değildi.

Koçboynuzu yolculuğunun en ilgi çekici olayı buydu. Dursun ve Argun başka bir macera yaşamadan Kale Ordu arasında yarı yol soğuk suyun başında mola vererek yemek yediler. Atları çayıra salıp patates posulu (külde patates), söğüş et ve domatesden ibaret azıkların üstüne kaynak suyu içerek yarım saat moladan sonra yeniden yola koyuldular. O yıllarda Koçboynuzu yolu Vona’ya kadar gidiyordu henüz Ordu’yla bağlantısı yapılmamıştı. Argun Vona’dan Ordu’ya şoför ilyas’ın üstü tenteli arabasıyla gitti ortaokulun açılışına yetişti. Dursun Yüksel ertesi sabah iki atla Bolaman’a döndü.

S O N

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kademoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Ordu Hayat Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Ordu Hayat hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Ordu Hayat editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Ordu Hayat değil haberi geçen ajanstır.