GÜNCEL
Giriş Tarihi : 15-07-2021 07:21   Güncelleme : 15-07-2021 07:21

YELKENLE YOLCULUK -2

YELKENLE YOLCULUK -2

Osman KADEMOĞLU Mimar-Yazar / KANADA

DÜNDEN DEVAM

Argun ağbim Boztepe’yi göstererek - Çocuklar bakın bakalım bizim evi ilk kim bulacak? dedi. Yelkenli Recai bey köşkünün önünden geçerken Mahmut Nesrin ve Osman elini gözüne siper ederek bakıyor üstkatı çıkmalı, üçgen çatılı, pencereleri kepenkli, çividi beyaz badanalı evi arıyorlardı. Evin bahçesi denize kadar uzanıyordu.  Dört basamak taş merdivenle inilen gül kokulu bahçede saçak tahtaları dantel gibi oymalı altıgen çatılı kameriye, fıskiyeli oval havuz, çiçek tarhları ve adım taşı döşeli yollar vardı. Mandalina, portakal, frenk üzümü, şeftali, kayısı, elma, incir, armut, kiraz, çam ağaçları ve boyu evin yüksekliğinden aşkın iki uzun okaliptüs ağacı vardı. İki yanı sarmaşık kaplı taş duvarlarla çevrili bahçe yeşilin sayısız tonlarına gark olmuştu. Evimiz Boztepe’ye yukarı Zaferi Milli mahallesinde İsmet Paşa İlkokulu’nun biraz berisinde işte oradaydı evi bulmanın sevinciyle çocuklar heyecanla ayağa kalktılar doğdukları eve el salladılar. Orada ailenin en büyüğü annemin halası Ziyneti anne, (Eski belediye başkanlarından, Ordu’ya elektrik fabrikası kurulmasında büyük emeği geçen İstiklal madalyalı Kalfazâde Rifat beyin eşi Ziyneti hanım) dayım Beşir Hazinedarın eşi Nurten hanım yengemiz, her biri Ordu’nun bir başka köyünden gelip aileye evlât edinilmiş kızlar Emine abla, İkbal, Fadime ve Emsal oradaydılar belki onlar da bize el sallıyorlardı. Geride kalan başka sevgili insanlar kömürcü Mehmet dayı, Ermeni komşular Karakin amca ve Hingeni yenge, Arusiyek ve Dikran, terzi Habibe hanım, Ziyneti annenin ruh gibi ahbabı sırdaşı ahretliği hep siyah başörtüsü sarınan Nazmiye hanım, çok güzel yufka ve baklava açan Lâyika abla, komşu Gülfidan hanım hepsi orada Zaferi Milli mahallesinde kalan komşular, yelkenli uzaklaştıkça pencereleri kepenkli, üstkatı çıkmalı çivîdî beyaz badanalı ev de Ordu’yla birlikte uzaklaşıyor geride kalan insanlar çocuğun muhayelesinde hep gülümseyen ama hiç konuşmayan sessiz hayallere dönüşüyorlardı. Gözden ırak olanlar gönülden de ırak olacak mı idi? Aradan yetmişbir yıl geçti hepsi ilâhi rahmete kavuştular toprak oldular ama hiç gönülden ırak olmadılar.

3.BÖLÜM - FENER’DE MOLA                                                                                      

Yazdan kalan son çiçeklerin kokusunu taşıyan munis sabah yeli keşişleme ancak suları ürpertecek kadardı, denizde çıt yoktu, kayalardan ayrılan yosun parçaları, suya düşen çam iğneleri, eğrelti otları, defne yaprakları, sararmış çiçek sapları denize kök salmış gibi kıpırtısızdı. Yelkenli kıyıya yakın sessiz dingin süzülüyor kayıkçı tabiriyle yalı gidiyordu. Keçiköyü kıyılarında misineyle balık tutanlar, serpme ağ atanlar oturmuş denizi seyredenler vardı. Çocuklar arkasında sarı toz bulutu kaldırarak giden bir otomobile el salladılar şoför korna çalarak yanıt verdi. Annem Ordu’dan ayrılışın hüznüyle suskun, akıp giden sahile bakıyordu. Kirazlimanı kabristanında selvilerin arasında biten çeşit çeşit otlar, Abdullah reis camisini kucaklayan akasyalar defneler çevreyi solduran sarıbahara inat yeşil mi yeşildi. Denizin neminden yararlanan gümrah bitki örtüsü sonbaharın hazan sarısına direniyordu. Şükrü reis’in kafasında dört bacaklı seyir rotası vardı - Guşluk vaktı poyraz gıyıya inene gada doğudan esen keşişlemeynen barabar Vona’yı geçecek fenerde (Çamburnu) mola verecekti. Moladan sonra poyraza karşı orsa seyir yaparak 2 mil kuzeye çıkacak sonra sancak alabanda ederek rota değiştirip Yason'a inecek - Yason’u dönmeynen barabar günbatıya (Kale`ye) yönelecekti. Şehrin bittiği yerde dağların içine serpilmiş birkaç evlik mahalleler ve tek başına yalnız evler başlıyordu. Burada denize yansıyan şehir hayalleri sona ermiş yerini dağların gölgesine bırakmıştı. Artık sular koyu yeşil lâcivert ve mordu. Oyunu elinden alınan çocuk dağlara küstü yüzünü denize döndü. Uzakta ufka yakın esintiyle ürperen yaklaştıkça büyüyen koyu mavi bir alan vardı. Denizde rüzgâr izi giderek yaklaşıyor ürpertiler kırışıklara, çırpıntılara, çırpıntılar dalgacıklara, dalgacıklar dalgalara dönüşüyordu. Sonunda poyraz geldi çattı. Sabahtan beri yarı dolu yarı boş salınan yelken gerildi doldu, poyrazla buluşan kayık gördüğü dingin rüyadan uyandı kayık gezisi bitmiş yelkenle yolculuk başlamıştı. Tekne talazlıklara kadar sol yanına (iskeleye) yatıyor, başı (pruvası) suya dalarken arkası (pupası) sudan çıkıyor, rüzgâr arma iplerinde ıslık çalıyordu. Yolcular olduğu yerde oturaklara, küpeşteye, iskarmozlara, armayı tutan halatlara, posta eğrilerine tutunmuştu. Keskin Şükrü reis tek ayağıyla kullandığı yekeyi şimdi iki eliyle tutuyordu. Deniz vurdukça tekne sarsılıyor havada uçuşan sular üstümüze yağıyordu, serpinti damla damla boncuk boncuktu. Şerefnur hanımı korumak için serpintinin geldiği yana şemsiye açıldı. Kayığın kenarında oturan çocuğun yüzü ıslanmış perçemi yüzüne yapışmıştı. Annem - Çocuğu ordan alın! dedi ama çocuk yerinden kalkmak istemiyordu, yüzünü ıslatan denizden saçlarını uçuran poyrazdan mutluydu, denizle didişmek hoşuna gidiyor kendini her geçen an daha çok denizci sayıyordu. Hami ağbi geldi çocuğu koltuk altlarından tutup kaldırdı anbarın orta yerine annesinin yanına indirdi çocuğun hayallerini dindirdi. Yelkenli Bozukkale’den batıya Vona koyunu açıktan geçti artık poyraz denizini kanıksamış rüzgara alışmıştı. Ordu Kale arasında yarıyol sayılan Çamburnu Feneri’nde kayalıkların dibinde poyraza kapalı küçük bir koy vardı fenerden kerteriz alan Şükrü reis poyrazı kollayarak kıyıya düşmeden açığa kaçmadan dümeni kâh iskeleye kâh sancağa basarak, yelkeni boşlayıp kasarak kayığı rotada tutmaya çalışıyordu. Bir saat seyirden sonra fenerin önündeki küçük koya geldik Şükrü reis sereni tutan halatı boşladı yelkeni saldı, yelkenden kalan ivmeyle kayaların arasından süzülüp geçtik çakıllığa baştankara ettik. Koy hilal biçimli çanak gibi sığ bir yerdi, suyun rengi uçuk yeşil dibi beyaz çakıldı, hilalin içinde ne deniz çağaltısı ne de rüzgar uğultusu yoktu sudan yansıyan ışınlar göz kamaştırıyor güneş ısıtıyordu. Hami ağbi suya atladı kayığın başını çakıllara bastırdı. Kıyı en çok üç çocuğun saklambaç oynayacağı büyüklükte üçgen şekilli bir çakıllıktan ibaretti. Bu küçücük alanda gri, yeşil, akuamarin (denizsuyu), mavi, kırmızı, siyah, sarı, beyaz, çizgili, yalın, alacalı, yıldız pırıltılı, benek benek lekeli, yarı saydam, cam göbeği, mor, tuğla kızılı, mercan kırmızısı, çivit, duman koyusu, zeytin yeşili, fildişi, kahverengi, buz mavisi, hâki ve daha adı bilinmedik nice renkli, yassı düz yuvarlak sivri toparlak üçgen yamuk dörtköşe, bir yanı bıçak gibi keskin ince, şekilli şekilsiz iri ve ufak çakılların varlığı çakıl toplamaya meraklı çocuklar için bir cennetti. Çocuklar denizden gelip çıktıkları bu küçücük koyda say ki bir define buldular, kayıktan iner inmez çakıl toplamaya koyuldular. Önce renk renk çakıllar sonra gargalak çalı çırpı toplandı büyük bir kayanın dibinde küçük bir ateş yakıldı, kalaylı bakır çaydanlıkta çay suyu kaynatıldı. Kayaların dibinde çakıllığın bittiği yerde başlayan cılga yol sarı kızıl mavi mor likenli öbek öbek kayaların içinden geçerek fenerin bulunduğu tepeye çıkıyor yukarda kayaların arasında kaynayan arı duru bir pınara ulaşıyordu. Yalnız kayıkçıların ve çobanların bildiği bu saklı su başında insan eliyle yapılmış bir çeşme yoktu burası hüdâyı nâbit (kendi kendine oluşmuş) doğal bir hayrattı. Burada çobanlar balıkçılar denizden gelen yolcular mola verir dinlenir gündüz uykusu uyur yemek yer karın doyurur namaz kılardı. Kaynağın çevresinde koyunlar, keçiler, koyun köpekleri, kepeneğe sarınmış uyuyan bir çoban ve elinde girebi yontusu kaba ağaç bastonla ak sakallı, başı çatmalı, eynindeki abası yamalı, hep bir noktaya bakan gözlerinin altı koyu renk, yüzü esmer yaşlı bir adam oturuyordu. Çulu gölgeye sermiş, üstüne bağdaş kurmuş, sırtını ağaca vermişti. Yaklaşan ayak seslerini duydu - Uğurlar olsun diye seslendi. Gençler (Hami ve Argun) ihtiyarın yanına varıp - Hayırola dede burada yapa yalnız ne edersin! Birini mi beklersin, yoksa denizden gelecek yolcun mu var (!) diye yaşlı adama takıldılar. Yaşlı adamın gözleri hep aynı noktaya bakıyordu. Sabit bakışlı gözlerin görmediğini ihtiyarın kör olduğunu neden sonra fark ettiler. Yaşlı adam - Evlat bakma gözlerim görmez ama koyunların melemesini, kuşların sesini, rüzgârı, denizi, yaprak hışırtısını, dalların çıtırtısını duyarım, çimenin çiçeklerin denizin kokusunu alırım bu pınarın başı garip kalmaz hergün ya denizden ya dağdan mutlaka birileri gelir nasip kısmet bugün de siz geldiniz hoş geldiniz  dedi. Hami ve Argun pınarın başında suyun karşısında saygıyla eğildiler pınardan kana kana içtiler testiyi termosu doldurup kıyıya döndüler. Kayıkta yiyecekler açılmış, karpuz kesilmişti. Argun ağbim yaşlı adamı ve sözlerini anneme anlattı Şerefnur hanım bu haberi yorumladı – Demek ki tanrı misafiri her zaman kendi gelip kapıyı çalmazmış bazan onun ayağına gidilirmiş önce konuğu doyuralım hayır duasını alalım dedi. Yarım somun ekmek içine domates biber söğüş et kondu börek ve karpuz ayrıldı Argun ağbim hazırlanan azıkları götürdü yaşlı adama sundu. Yemekten sonra çay içildi, kuşlara ekmek saçıldı. Bir saat moladan sonra âmâ dedeyle ısmarlaştık hilal koya, çakıllara, kuşlara veda edip engine yelken açtık. Çamburnu fenerinden iki mil kuzeye çıkacak sonra sancak alabanda ederek Yasun’a rota tutacaktık. Şükrü reis Hami Doğan’ı yanına çağırdı. Alabanda sırasında rota değişirken yelken kayığın bir yanından bir yanına geçerken hangi halat kasılıp hangi halat boşlanacaktı, poyraz denizinde yön değiştirmenin yolunu yordamını anlattı. Alabanda dersi veren Şükrü reisin sesi en kalın en dâvudi tınısını ve yüzü en sert en ciddi ifadesini taşıyordu, fırışka esen poyraza karşı koca yelkenle alabanda etmek çocuk oyunu değildi kayıktaki yedi can Şükrü reise emanetti. DEVAMI YARIN