GÜNCEL
Giriş Tarihi : 14-07-2021 08:32   Güncelleme : 14-07-2021 08:19

YELKENLE YOLCULUK -1

YELKENLE YOLCULUK -1

Osman KADEMOĞLU Mimar-Yazar / KANADA

​​​​​​1.BÖLÜM - IĞRIP KAYIĞI                                                                                                            

1950 yılı güz mevsiminde yapraklarla birlikte gökyüzünün dağların denizin rengi soluyor güneşin feri ayın ışığı azalıyordu. O sarıbaharda amansız bir fırtına çıktı Ordu Kale arasındaki Koçboynuzu yolu oluk oluk akan selden, ağaçları söken yelden, yeri göğü ışıtan şimşeklerden düşen yıldırımlardan, yuvarlanan kayalardan kapandı geçilmez oldu. İnsanoğlu kuş değil ki uçsun teyin değil ki kaçsın. Ordu’nun sarı ve solgun güz günlerinde sılasına gurbetine ulaşmakta çaresiz kalan yolcular çareyi denizde buldular. İyi ki bu coğrafyanın bir yanı deniz bir yanı ormandı. Karadeniz’de dünyanın en iyi ustalarının elinden çıkma renk renk çeşit çeşit kayıklar vardı. Karayolundan umudu kalmayan yolcuları bordası kestaneden meşeden, direği küreği akağaçtan dışbudaktan pelitten yapılan bu kayıklar taşıyacaktı.

Kale’de harman ertesi işlerle uğraşan babam Tahsin bey bizi Ordu’dan alıp Kale’ye götürecek bir kayık tutmuş Medreseönü’den Gebeşoğlu Keskin Şükrü (Doğan) reisi yanında Hami ağabeyle birlikte Ordu’ya göndermişti. Keskin Şükrü reis denizde yelken döneminde yetişmiş son kuşaktandı. Süt kardeşimiz Hami Doğan ise yavru adlı kayığı ve 3.5 beygir Johnson’la yıldız poyraz bora kaçık demeden denizde av peşinde gezen gereğinde kayıkta yatıp kalkan sabah gün doğmadan denize çıkan 19 yaşında gözüpek bir gençti.

Yol hazırlıkları iki gün önceden başladı eşyalar bavullara hurçlara sepet sandıklara basıldı, yolluk olarak su böreği açıldı söğüş et haşlandı domates biber karpuz alındı. Ordu’da parçalı bulutlu bir gündü güneş açınca hava ısınıyor, güneş bulutların arkasına girince serinliyordu. Zaferi Milli’deki evden arkamızdan yola su dökülerek, hayır duaları okunarak uğurlandık. Otomobil parkın önünden geçerek iskele başında durdu, kumsalda akkuşlar geziniyor hava deniz ve iyot kokuyordu, İskelede dört çift kürekli uzun direkli büyük bir kayık bağlıydı.

Medreseönü’den gelen kayığın su kesimi mavi, bordası beyaz üzerine koyu yeşil mavi ve sakız sarısı yol yol çizgili içi tekmil al kırmızıydı. Arması, direği, dört çift küreği, kayığın boyunu aşkın serene boğum boğum bağlı yelkeni, dümeni, enli küpeşteleri, iskarmozları, baltabaş (denize dik inişli) bodoslaması, dövme demir çıpası, başüstünde halat babası, talazlıkları, tutamağı topuzlu kürekleri ve başında kucaklama denilen alın tahtasına oyulmuş çifte ayyıldızlı bir aynakıç ığrıp kayığı iskelede bizi bekliyordu. Annem Şerefnur hanımın temizliğe özenini bilen Keskin Şükrü reis hamsi kayığını bir güzel yunmuş yıkamış parlatmıştı. Anbarın içine atık paçavralardan örme siyah mavi beyaz yeşil çizgili bir palas (kilim) yayılmış, üstüne minderler atılmış, Kafkas yanışlı (desenli) kırmızılı lacivertli seccade boyu bir halı ve Şerefnur hanımın oturup yaslanacağı kıtıklı yastıklar konmuştu. Sürmene yapısı kayığın anbarı Boğaziçinde sultanları gezdiren bir saltanat kayığının hünkâr köşkü kadar dayalı döşeliydi. Bir eksiği burmalı dört direk üzerine oyma saçaklı gölgeliğiydi ama nasıl olsa yelken şemsi-siper (gölgelik) işlevi görecekti. İskelenin basamaklarına yanaşık duran tekne hamsi kayığından daha çok saray ressamı Zanora’nın tablolarından çıkmış bir tenezzüh (gezi) teknesi görünümündeydi.

Çocuk iskelede bekleyen kayığın baştan sona kavisli gövdesine, serene sarılı kocaman yelkene, sarı vernikli direğine, armayı tutan kendir iplere, halka halka halatlara baka kaldı, gördüğü hârika masal kayıklarını andırıyordu. Renkleri denizin mavisiyle yeşiliyle benzeşen kayığın direği Zaferi Milli’de evimizin bahçesindeki okaliptüs ağaçları kadar uzundu. Çocuk resimsi (pitoresk) görüntüyle büyülenmişti bakışlarını kayıktan ayıramıyordu. Biran önce masal kayığına binmek için kumsaldan iskeleye doğru koştu. İskele tahtalarının arasında deniz oynaşıyor yeşil yeşil ışıldıyordu iskelede yürümek aynı denizin üstünde yürümekti sudaki yansımalar gözünü alıyor dalgaların akışından başı döner gibi oluyordu İskele o kadar uzundu ki denizin ortasına kadar yürüyerek gidebilirdi. Şükrü reis çocukları (kardeşim Mahmut Nesrin ve ben) iskelenin dar ve dik tahta basamaklarından birer birer kayığa indirdi. - Sakın kıpırdamayın ve oturduğumuz yerden kalkmayın diye sıkı sıkı tenbih ettikten sonra kayığı iskeleden ayırarak kumsala baştankara etti. Annem Şerefnur hanım Argun ve Hami ağabeyin yardımıyla bir iskemleye basarak kayığa bindi ambarda kilim ve halı yaygılı, minder ve yastıklarla döşeli yere oturdu. Şerefnur hanım kayık gezilerini çok sever ama Karadeniz’in fırtınasından da ödü kopardı. O güzel kayıklarda bir tehlike anında kullanılacak bir can simidi bir can yeleği bile yoktu, yolcular Allaha emanet ve kayıkçılara duyulan sonsuz güvenle denize açılırlardı. Şehirli kadınların çoğu kayığa binmekten korkar ya da korkmuş gibi yaparlardı. Denizden korkmak hanımlığın gereğinden sayılır, koskoca görmüş geçirmiş kibar hanımların bir Karadeniz uşağı gibi denizden korkmaması erkek gibi yiğitlenmesi kadınlık zarafetine aykırı bir şeymiş gibi algılanılrdı (!). Böyle yürekli kadınları kayıkçılar çok takdir eder - Maaşallah hanım yenge çok cesaretli” derlerdi. Bizim Keskin Şükrü reis ise kadınların denizden korkmasına pek kulak asmaz bu korkunun essah mı yalan mı olduğundan şüphe eder - Ben asıl denizden korkmayan kadından korkarım gocca denize deryaya aldırmayan kadın alimallah kendi adamına neler etmez (!) derdi .

Hami ağbi sırtıyla dayanarak kayığı kumsaldan denize sürdü, suyun derinleştiği dizi aştığı yerde küpeşteye tutunarak ayaklarını birbirine vurup çırptı bir sıçrayışta başüstüne çıktı, kendir ipinden halkaları iskarmozlara geçirdi küreğin birini siya ederken birini üstüne çekerek kayığın başını açık denize çevirdi. Şükrü reis önce yelkeni bağlayan ipleri çözdü sonra sereni kaldıracak halata asıldı, Palanga (makaralı çekme düzeneği) döndükçe yükselen seren direğin tepesine yakın bir kertede durdu. Seren yükseldikçe açılan yelken gökyüzünün yarısını örtecek kadar büyüktü, çocuğun o zamana kadar gördüğü en büyük şeydi. Önce kıpırtısız duran yelken hafif hafif esen keşişlemeyi sezinledi algıladı canlandı salındı dirildi buruşukları gerildi, iyice açılıp saçıldı, sabah esintisiyle delişmeye, oynaşmaya, tıpır tıpır sesleşmeye, havayla dolarak şişmeye başladı. Olan biteni merakla seyreden çocuk yelkenin fora edilişini (açılışını) bir daha hiç unutmayacaktı.

Havayla dolan yelkenin itmesiyle sol (iskele) yanına doğru eğimlenen kayık kıyıdan açıldıkça rüzgara alışıp hızlanıyordu. Allahın izniyle yola çıkmışlardı. Kıç üstünde bronz bir kayıkçı anıtı gibi ayakta duran ve sağ ayağıyla yekeyi tutan uzunca boylu, bedeni mütenasip, yüksek boğazlı denizci kazağı giymiş, beyaz tenli, elleri ayakları kocaman, bilekleri enli, saçı perçem, gözü elâ, alnı kırışık, burnu kemerli, avurtları içeri çökük, paçaları dize kadar sıvalı Medreseönülü Keskin Şükrü reisin keyfi yerine gelmişti, ciddi duruşlu yüzü güldü yanağında gamzeler belirdi, başındaki kasketi siperinden tutup alnına indirdi, derin dâvûdi sesiyle - Cümleten hayırlı yolculuklar dedi.                                                                                         

  1. BÖLÜM - ORDU’YA VEDA

Kayığın denize eğimlenen yanında oturan çocuk talazlıktan dışarı kolunu uzattı elini açtı denizi avuçladı, deniz serindi, kayık hızlandıkça parmaklarının arasından akışan sular kabarcıklanıp köpürüyor suyun basıncı elini avucunu geriye doğru iteliyordu, hep uzaktan baktığı koca deniz şimdi yanıbaşında avucunun içindeydi bu çocuk için bir tansık (mucize) inanılmaz bir şeydi yüreğinde heyecan estiren serin bir duygu dolaştı.

Karada ayakları katı toprağa basan insanın sere serpe sınırsız güvenlik duygusu denizde 33 karış (7metre 40 santim) ığrıp kayığının içine çekiliyor, yolcular denizin oynaklığına suyun güvensizliğine karşı Keskin Şükrü reisin denizciliğine, göğe açılan kocaman beyaz yelkene, burmalı kendir halatlara, dökme demir çıpaya, küpeşteleri enli, posta eğrileri kalın, bordası muhkem Karadeniz yapısı tekneye güveniyordu. Başı çifte ayyıldız oymalı ığrıp kayığı mavi enginde denizle birlikte yaratılmış ve denizde yaşayan bir canlı gibi kendinden emin gururlu ve alımlı görünüyordu.

Yelkenli kıyıdan uzaklaştıkça çocuk şehrin ve bulutların sudaki yansımalarını algıladı, bunu denizle oynanan bir oyun sandı. Boztepe’nin gölgesi suyun aynasında oynaşan, koyu maviden koyu yeşile koşan hareketli bir resimdi. Suya düşen görüntüden başını kaldırdı uzaklaşan Ordu’ya baktı yeşilin içinde beyaz, çivid mavisi, filîz yeşilî, sarı badanalı evler, kepenkli pencereler, kiremit çatılar, taş örgü bahçe duvarları, bahçeye açılan iki kanatlı ahşap taç kapılar, Arnavut kaldırımı yokuşlar, parke taş döşeli sokaklar, elektrik direkleri, vali konağı, şehir parkı, iskelede bağlı ve kumda çekili renk renk çizgili kayıklarıyla, denizin devi Nuh’un gemisi kadar heybetli çaparlarıyla Ordu’yu hiç bu kadar bir arada bir karede görmemişti. O ana kadar Ordu’ya hep Zaferi Milli’deki evin penceresinden bakmıştı. Başkaca elektrik fabrikasını, kiliseyi, vali konağını, İsmet Paşa ilkokulunu, tahıl pazarını, sebzeci Tahsin’in dükkanındaki vapur resmini, Şükrü beyin eczanesini, saatçı hafızın evini, Arnavutlar’ın şekerci dükkanını, Hemşinli pastacının pastanesini, Bican’ın sinemasını gece sinemadan çıkınca yediği dondurmanın tadını anımsıyordu ama bütün bunları birlikte bir arada bir karede ilk defa görüyordu. Ordu’nun denizden görünüşü gravürle minyatür arası bir tasvirdi. Evler, yan yana sıralı birbirine saygılı. Sular oynaştıkça sudaki yansımaları ayrışan ve birleşen şekiller, yelkenlinin suda açtığı ince verev dalgalara binerek yükselen alçalan görüntülerde çocuk doğduğu şehrin denizle kucaklaşmasına oynaşan sularla hemâhenk oluşuna tanık oldu. Şehri betimleyen bu resim bir daha hayalinden hiç silinmedi yakın ırak her yerde, en uzak gurbette Ordu deyince hayat boyu hep o resim gözünün önüne gelecekti.

DEVAMI YARIN