GÜNCEL
Giriş Tarihi : 10-06-2021 07:12   Güncelleme : 10-06-2021 07:12

PONTOS-ERMENi SORUNU

PONTOS-ERMENi SORUNU

Dünden Devam

Bu bölgenin insanları kaynaşmış olarak yaşarken ortak bir kültürü de oluşturmuştur. Trabzon Rum. Devleti sadece Trabzon civarında varlığını devam ettirirken Türkler/Müslümanlar yavaş yavaş bölgeye yerleşmeye, Rum devletine karşı savaşmaya başladılar. Bu oluşum Selçuklular ve Osmanlı Devleti’ nin kuruluşu öncesi öne çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve yayılışıyla bölge Türklerin/Müslümanların eline geçmiş, 12. Yüzyıldan itibaren hakimiyet el değiştirmiştir. Osmanlı devleti yapısı gereği halkın din, dil ve yaşayış tarzına herhangi bir etkide bulunulmamış, hatta Osmanlı sınırları içinde yaşayan bu insanlara devlet yapısında önemli görevler verilmiştir. Hiçbir ayırım yoktur. Ne varki, 600 yıl hakimiyetini sürdüren ve bu bölgede olağanüstü rahatsızlık yaşamayan bu insanlar, Osmanlı’nın ekonomik ve siyasi yönden zayıflaması üzerine ayrışmaya başlamıştır. Her grup kendini korumak, varlığını devam ettirmek için çeteler kurarak diğer insanlara baskı yapmıştır. Sevr Antlaşması sonucu Osmanlı ülkesi parçalanmaya, halklar ayrıştırılmaya başlanınca dostluklar bozulmuş, birbirine düşman haline getirilmiştir. Anadolu’nun her tarafında ayrımcı cemiyetler, dışardan da destek alarak ayaklanmaya, diğer yerleşimlerini yakıp yıkmaya başlamışlardır. 19 Mayıs’ta atılan ilk adımla işgalcilerin kovulması, iç karışıklık çıkaranların hizaya getirilmesi hedeflenmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden yepyeni bir Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur. Cumhuriyetinin kuruluşunun meşruluğuna hukuki olarak denecek hiçbir şey olamaz. Lozan’a kendini kanıtlamıştır. Ancak Pontos yanlısı insanlar, ya da Pontos düşleriyle uluslararasında karışıklık yaratmak isteyenler, Cumhuriyetimizin kuruluşunun bu ilk adımını kendileri için soykırım günü olarak kabul etmek istemiştir. Yunanistan Parlemontosu’nun 23 Şubat 1994 tarihinde,19 Mayıs 1919’ u “Ponttus Soykırımını Anma Günü”, 28 Eylül 1998’ de “Küçük Asya Helenlerinin Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etmesinin ve 1914 yılından itibaren de Trakya Helenleri’nin soykırıma uğratıldığına dair yasaların çıkarması, olayı uluslararasına taşıyarak propagandalar yapması, konuya özel bir önemle eğilmemize neden olmaktadır. Yine aynı Yunanistan’ın Türkiye’yi “Ermeni Soykırımı” ve “Süryani Soykırımı” yapmakla da suçlaması endişe verici durumdur. Türklerin vatanlarını korumak için bazı Ermeni ve Rum uyruklularının ülkeyi işgal etmeye çalışan düşmanlarla iş birliği yaparak cephe gerisinde değişik bölgelerde çeteler kurarak silahlı faaliyetlerde bulunması karşısında suskun olmaları elbette düşünülemez. Rum uyruklu işgalci Yunan ordusuna katılan Küçük Asya Savunma Örgütü (Elliniki Mikrasiatik Amina) ve Karadeniz bölgesindeki Rumların bir kısmı Pontus devleti kurmak amacıyla, bölgedeki sivil halka karşı etnik temizlik hareketine başlaması olayın önemli boyutudur. 1911-1922 arası 11 yıl boyunca saldırılara karşı yurdunu savunan mazlum bir milletin meşru mücadelesine, yurttaşı oldukları ülkeye karşı hareket eden ve düşmanla işbirliği yapan insanlara ne demeli? Bütün bunlara rağmen Türklerin diğer etnisiteye karşı soykırım yapan hoşgörüsüz bir millet, Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırımla kurulan bir devlet olduğunun algısının yaratılması ve bu amaçla uluslararası düzeyde uğraşılması asla doğru yaklaşım değildir. Sorunun temelinde her türlü saldırı ve yok etme çabalarına rağmen kök saldıkları bu coğrafyadan bir türlü sökemedikleri bir milletin varlığından duyulan rahatsızlık vardır. Antik dönemde Doğu Karadeniz’de bir coğrafya adı olarak kullanılmaktan başka hiçbir anlamı ve bağlantısı olmayan Pontus kavramının, etnik bir tanımmış gibi Yunanlılaştırılması ve bu yaklaşım üzerinden siyaset yapılması söz konusudur. Halbuki Anadolu kadim halklarıyla bir bütündür. Anadolu kültürü varlığı önemlidir. Doğu Karadeniz’ de yaşayan Rum asıllı Hıristiyan halk, Lozan Antlaşması gereği, Türkiye ve Yunanistan devletlerinin karşılıklı anlaşmaları sonucu yerlerinden alınarak başta Yunanistan ve diğer ülkelere yerleştirilmiştir. Aynı şekilde başta Yunanistan ve diğer Balkan ülkelerindeki Türkler/Müslümanlar da Anadolu’ya gönderilmiştir. Bu süreçte esas alınan ayırım dini ayırımdır. Hıristiyanlar ve Müslümanlar olarak sürgün, yerinden edinme yaşanmıştır. Bu yer değiştirme sürecinde olumsuz olaylar yaşanmıştır. Her iki halk ta sıkıntılar, eziyetler yaşamış haksızlıklarla karşılaşmıştır. Yunanistan’a gidenlere “Türko poli/Türk dölü” denmiş, Türkiye’ye gelenlere “Mübadil” yakıştırması yapılmıştır. Dr. Georgios Nakracas, “Anadolu ve Rum Göçmenlerinin Kökeni” (Belge Yayınları/2003) adlı kitabında Yunan tarihçiliğinin ve milliyetçiliğinin bir hurafesini yıkmaya çalışır: “Anadolu Rumları, üç bin yıllık süreklilik içinde eski Grek kolonicilerinin, İonların katışıksız torunlarıdır ve bunlar Yunan ulusal bilincini değiştirmeksizin 1922’ye kadar korumuşlardır” diye yazar. Böylece Anadolu Rumluğunun Helenizmle hiçbir ilişkisi bulunmadığını kanıtlarken Anadolu Türklerinin önemli bir bölümünün de tarihini yazmış oluyor. “..Bölgelerde yaşayan gerek Müslümanlar, gerekse Hıristiyanlar (Rumlar) ezici çoğunlukla sözü edilen eski halkların torunlarından başkaları değildir. Bu halklar, İustinianus döneminde Romalaşmış ve devamında Hıristiyanlaşmışlardır.. Fransız İhtilali, 18. Yüzyıl Avrupa’sına milliyetçilik ideolojisini getirdi. Anadolu halk kitlelerini 19. Yüzyıl ortalarında etkilemeye başladı ve bunun sonucunda Ortodoks Hıristiyanlar Helenleştiler, Müslümanlar da Türkleştiler. Gerçekte burada sıkı sıkıya akraba bir soy mozaiği söz konusudur ve bunun ne Eski Yunanlılar ne de Türkmen akıncılarla herhangi bir ilişkisi vardır..” diye yazar. Günümüzde artık şunu söyleyelim; Artık hiçbir ulus eski atalarının torunları değildir. Çünkü tarihsel zaman içinde hiçbir soy sürekli değildir. Bu Türkler için de böyledir Yunanlılar için de.. Bu topraklarda Hıristiyanlık öncesi de vardı. Bu insanlar nereye gittiler?.. Bizler bu topraklarda yaşayan insanların, kültürlerin birikimlerinin devamıyız. Osmanlı padişahlarının annelerine bakarsak “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” mı diyeceğiz! Yoksa kendi din, ırk kavramını öne çıkararak kendimizi ispat etmek durumunda mı olacağız? Anlatmaya çalıştığım durumu daha net ortaya koymak için köyüm olan Mesudiye-Yukarı Gökçe Mh. Nin ilk zamanlardan günümüze kadar ad sıralamasına bakalım. (Not: Bu bilgi Osmanlı Arşivlerinden alınmıştır) Mezra-i Ulu Faldaca Karye-i Ulu Faldaca Faldaca-i Ülya (1642) Yukarı Faldaca Yukarı Gökçe Mezra, Karye, Ulu, Ülya, Yukarı, Gökçe sözcükleri Arapça, Türkçe kaynaklı. Faldaca sözcüğü Rumca “Yeşillik, ekenek yeri” anlamındadır. 1650’ li yıllarda Trabzon-Of’tan, Müslüman/Türkler daha önce yerleşmiş olan Hıristiyan halkın yanına oturmuşlardır. Yapılan kazı araştırmalarında Hıristiyan halk öncesi mezar yerleri, kalıntılar mevcuttur. Mübadele ile Hıristiyan halk göç etmiştir. Şimdi soralım; Yukarı Gökçe toprakları kime aittir? Elbette şimdiki Cumhuriyetin toprakları içindedir ve halkı Türk vatandaşıdır. Ama çok önceki dönemden aktarılan bir kültüre sahiptir. Bu ortak kültürü kabul ederek, bu topraklarda yaşamış halkları saygıyla kucaklıyorum.     İHANETİN BELGESİ (TAŞNAK-HOYBUN İTTİFAK SENEDİ) (Kaynak : Ardalalı/ Enver PALAŞOĞLU) Bu belge 1927 tarihinde Lübnan’ da yayımlanmış. 1931 yılında İleri Yayınları/ Taşnak-Hoybun adlı kitaptan alınmıştır. İmzalayan taraflar olarak Sn Vahit Papazyan, Taşnaksutyun Partisi’ nin tam yetkili delegesi olarak bir yandan ve tümü Kürt cephesinin merkezi komitesi üyeleri olan Palu! Dan Şeyh Ali Rıza Efendi, Dr. Şükrü Sekban bey, Barazi aşiretinin lideri Mustafa Şahin bey, Haverka aşireti lideri Haco Ağa, Raman aşireti lideri Emin Ağa, Süleymaniye’ den Kerim Rüstem bey, Van’ dan Memduh bey ve Celalet Ali Bedirhan bey,  diğer yandan iki halkın birbirine karşı duyduğu çok sağlam kardeşlik duygularını göz önün alır. Ari ırktan gelen bu iki halkın varlığı garanti altına almak için büyük bir işbirliğinin gerekliliğine inanır. Her iki halka canlılık veren politik bağımsızlık ve ulusal istemler arasında bulunan ortak noktayı gözönüne alır. Ve aşağıdaki maddeleri kapsayan politik ve askeri işbirliği antlaşmasını imzaladıklarını beyan ederler. 1-Her iki taraf bağımsız bir Kürdistan’ ın ve birleşik bir Ermenistan’ ın kurulma hakkını karşılıklı olarak tanıyarak, bu hakkın savunması için mümkün olan her türlü imkanı kullanarak birbirlerinin yardımına koşmayı kabul etmektedir. 2- Her iki taraf, hangi tarafların Ermenistan’ a hangilerinin Kürdistan’a ait olduğuna bakmaksızın ve sadece iki ülkenin kurtuluşunu amaç edinmiş olarak, ortak düşmana karşı savaşmaya devam edeceklerdir. İki ulus arasındaki sınırlar aşağıdaki prensiplere göre belirlenecektir. A.Yerli Kürt ve Ermeni nüfusunun savaştan önceki (1914) sayısı bu belirlemede esas alınacaktır. B.Sevr Antlaşması tarafından kabul edilen etnik ve hukuksal prensiplerini kabul etmekle birlikte, bu antlaşmanın Van, Bitlis ve Erzurum vilayetlerini Ermenistan’a bırakan 89. Maddesini saydığını, ama bununla birlikte iki taraf ta söz konusu vilayetler üzerinde karşılıklı hak taleplerine saygı göstereceklerini taahhüt ederler. C.Sınırların belirlenmesinde iki taraf ta her iki ülkenin tabii savunma, ekonomik ve politik çıkarlarını da ayrıca hesaba katmak zorunda olacaklardır. 3- Mevcut antlaşma imza sahibi taraflar arasında, ortak düşman Turani-Türk öğesine karşı savunma ve saldırı işbirliği paktı olduğundan, taraflardan hangisi söz konusu düşmanın saldırısına uğrarsa diğer taraf saldırıyı püskürtmek için tek başına veya saldırıya uğramış tarafla birlikte hareket edeceğini kabul etmektedir. Her iki taraf kendi ülkelerini yabancı öğeleri kullanarak insanlardan boşaltmayı hedef alacak Türk Hükümeti’ nin her türlü girişimine ortak bir şekilde savaşacaklardır. 4- … 5- Taşnaksutyun Partisi sahip olduğu organları aracılığı ile Avrupa ve Amerika kamuoyunu ve politik çevrelerinde Kürt sorununun lehinde propaganda yapmaya ve aynı zamanda her türlü Türk-Turani provokasyon ve propagandasına karşı mücadele edeceğine söz vermektedir. 6- Taşnaksutyun Partisi, Kürt Ulusal Cephesi Hoybun’u geçici olarak sübvanse edeceğini ve cepheyi örgütleme işleri dahil her türlü konuda uzman olduğu teknik alanda ve manevi olarak yardımda bulunacağına söz vermektedir. 7-8-9-10-11-12 : … 13- Her iki taraf bu antlaşmanın esaslarına uygun olarak, bir yıllık süre içinde transit geçişler, gümrük kapıları ve işlemleri, azınlık hakları, ahali (göçmen) mübadelesi ve bu antlaşmanın içinde yer almayan diğer tüm konulara ilişkin yeni antlaşmalar gerçekleştirmeye kendilerini yükümlü kılmaktadır. Muhtemel bir Ermeni- Kürt Federasyonu kurmaya ilişkin sorun da taraflarca göz önüne alınacaktır. 14-15-16 : … 17- Kendi özgürlük ve bağımsızlığı için sürdürdükleri ortak savaş sona erinceye kadar mevcut antlaşma her iki ülke arasında tüm ilişkileri düzenleyecektir. Bu anlaşmada yapılacak her türlü ekleme ve değiştirmenin her iki tarafın onayı olması zorunludur. 18- Bu askeri ve siyasi antlaşma iki taraf arasında imzalandığı günden itibaren yürürlüğe girecektir. 19- Bu antlaşma Fransızca yazılmış olup iki nüshadan oluşmaktadır.  İSYANLAR Osmanlı Devleti savaşa girince Ermenilerin bekledikleri fırsat doğmuş olduğu amacıyla toplu olarak harekete geçerler ve Kafkas Ordusu!nun geri hatlarını vuurlar. Rus ordularıyla işbirliğine giderler ve Van içerden vurularak 15 Nisan 1915’te Rus ordularına teslim edilir. Ermeniler 21 Ekim 1895 Erzincan İsyanı’ndan başlayarak 14 Nisan 1909 Adana İsyanı’na kadar bir dizi isyanla amaçlarına ulaşmak isterler. Osmanlının 40 ilinde peşpeşe tedhiş ve cinayet hareketleri sürer. Rus ordularının bölgeyi teslim almasıyla büyük bir Müslüman kıyımı başlar. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti 14 Nisan 1915’te Ermeni ileri gelenleri olarak 2345 kişiyi tutuklar. Bu olayı Ermeniler sanki bir kıyımın yıldönümü gibiymiş gibi, her yıl 24 Nisan’da protesto eylemlerine dönüştürürler. I. Dünya Savaşı gibi varlığını sürdürmek istenen bir ortamda, yurt içinde de isyan hareketlerinin başlaması karşısında Hükümet’in yaptığı bu adımı soykırım olarak değerlendirmek elbette yanlıştır. Ermenilerin bu iddiası Lozan Konferansı esnasında da dile getirilmiş, olayı 3.5 yıl boyunca inceleyen ve araştıran İngiliz Harp Divanı, Malta’da tutuklu bulunan tüm zanlıları serbest bırakmıştır. Avrupa Adalet Divanı 29 Ekim 2004 tarihinde aldığı kararla Marsilya’daki bir Ermeni derneğinin açtığı davayı reddetmiş, Ermenilerin ortaya attıkları “soykırım” iddiasının hiçbir hukuki dayanağının olmadığını, Avrupa Parlemontosu’nun 1987 yılında aldığı “..Türkiye soykırımı tanımadığı takdirde Avrupa Birliği’ne giremez” yolundaki kararın da siyasi bir karar olduğunu … davanın reddine karar vermiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, imparatorluk sınırları içinde yaşayan pek çok ulus ve kavim arasında “millet-i sadıka” Sadık Millet diye anılan Ermenilerin daime çok özel bir yeri olmuştur. XIX. Yüzyıl ortalarına kadar Ermeniler, Türkiye’de büyük bir huzur ve refah içinde yaşamışlar, Tanzimat’tan sonra kendilerine devlet memurluğuna da girme hakkı verilmiş ve önemli görevlerde bulunmuşlardır. Daha çok ticaret ve sarraflık, kuyumculuk gibi meslek ve sanatla uğraşan Osmanlı Ermenileri arasında 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğrenim görevlisi ve 41 yüksek rütbeli memur bulunuyordu. Ermeni bakanlar arasında Dışişleri, Maliye, Ticaret ve Posta Bakanlıkları gibi son derece önemli bakanlıklar vardı. “93 Harbi” diye geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra durum değişmeye başlamış, dış görünüşlü kışkırtmalar ve milliyetçi akımlar yüzünden özellikle Doğu bölgemizde istenilmeyen olaylar yaşanmıştır. Daha önce Balkanlar’da yaşanan olaylar ve kışkırtmalar Doğu Anadolu bölgesinde sahneye konmaya başlamıştır. Rusların I.Çar Petro döneminde başlayan sıcak denizlere inme politikası, Doğu Anadolu’da olayların yaşanmasıyla sürdürülmek istenmiştir. Ortodoks dünyasının hamili rolünü de üstlenen Ruslar azınlıklar silahını kullanarak Doğu bölgemizde kışkırtmalar yapmıştır. 1890 yılında Tiflis’te Ermeni İhtilali Taşnak Partisi (Daşnaksutyun) kurulmuş, ayrıca kurulan Hışnak Partisi ile “Federasyon” amaçlı olarak birleşmiştir. 1892 yılındaki programlarına göre “Çeteler kurmak; Her türlü yola başvurarak halkın maneviyatını ve ihtilalci faaliyetini artırmak; Halkı silahlandırmak; Hükümet yetkililerini, muhbirleri, hainleri yıldırmak; Hükümet müesseselerini yağmalamak ve harap etmek ..” gibi amaçlar güdülecekti. Bu şekilde ortaya çıkan Taşnaklar, Osmanlı Bankası’nı, 1904 Sasun İsyanı’nı, Yıldız Sarayı Suikastı’nı üstlenmişlerdir. Rusların politikasını bilen İngilizler bu kez onlara karşı Osmanlı Devleti ile işbirliğine gitmiş, bu amaçla Kıbrıs’ta güç birliği sağlanmıştır.  İngiliz kaynakları incelendiğinde 1870-1880 arasında Van’da “Araratlı”, Muş’ta “Okulsevenler” ve “Doğu”, Erzurum’da “Milliyetçi Kadınlar” isimli dernekler kurulmuş, sonra bunlar bir 1878’ de bir araya gelerek “Ermenilerin Birleşik Cemiyeti”ni oluşturmuşlardır. 1878’de Van’da kurulan “Kara Haç” cemiyeti de bunlar arasındadır. Kullandıkları slogan “… kurtulmak istiyorsan komşunu öldür” idi.Devamı Yarın