GÜNCEL
Giriş Tarihi : 05-06-2021 08:00   Güncelleme : 05-06-2021 08:00

PONTOS-ERMENi SORUNU

PONTOS-ERMENi SORUNU

Dünden Devam

Yapımcı ve yönetmen Ömer Asan’ın geniş arşiv çalışmasıyla oluşturduğu bu eserden bazı alıntılar yapalım. “Dinlediklerime göre her iki taraf da  birlikteyken mutluydu. Yaşam zormuş ama bu zorluk birlikte yaşamaktan değil, otorite boşluğundan, savaştan, ekonomik sıkıntılardan kaynaklanıyormuş. Her iki halk ta masumdur. Hikaye 1912’de Müslümanlara uygulanan Balkan tehciri ile başlıyor. İlk tehcir bu. Huzursuzluk buradan çıkıyor. Biz yerimizden olduk bunlar da olsun, diyorlar. Madem Müslümanlar yerinden oldu, Balkanlar’da tehcir oldu, bunlar da, Hıristiyanlar da kaybetsin, diyorlar. Pontusça Yunancanın Doğu Karadeniz diyaleğidir. Böyle bir dil var, biz bunu konuşuyoruz, kültürü de yaşıyoruz. Benim ailem de Rumca konuşuyor ve biz Müslümanız. Evet bu bir din takası. Ortodoks Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında yapıldı. Din bazlı milli devlet oluşturma çabası. Rum milleti denince Hıristiyanlar, Türk deyince Müslğmanlar algılanıyor. Halbuki Lozan’da karar veren antropolog değilki. Kim Rum, kim Türk bilmiyorlar. Rumluk Türklük din ile başlayıp biten bir şey değil aslında… Mübadele bana göre insanlık suçu. İlla adını soykırım filan demek gerekmiyor. Kendi rızaları olmadan insanları evlerinden yurtlarından etmek kabul edilebilir bir şey değil. Bunu hem Müslüman, hem Hıristiyan binlerce insan yaptılar. En son yapılacak şeyi ilk akıllarına getirmişler. İnsanlar bundan önce de siyasi sebeplerle sürüldü ama bu iki devlet arasındaki ilk yazılı sözleşmeli zorunlu insan değiştirme anlaşması…”

EŞİĞİ ÖPÜP VEDALAŞTIK

Mübadil Lütfü Karadağ anlatıyor: Öğlen vakti, Yunanistan’dan Tuzla’ya ulaştık. Üstümüz başımız her şey gözden geçirildi. Banyo yaptık. O gece Tuzla’da zeytinliklerde yattık dışarda. Ertesi sabah tekrar gemiye bindik ve Pendik’e geldik. Daha önce hazırlanmış her şey. Babam vazifeli. Bir adam verdi bize. Dediki “ Cadde üzerinde otuz dokuz numaralı ev bizim, sizi götürecek. Biz beş kardeştik, annem altı, bir de köpeğimiz vardı ya, onu da getirdik, yedi… Geldik. Evin kapısında sandalyede çok temiz giymiş bir hanım oturuyordu. Biz Yunanistan’da bir tek kelime Türkçe bilmiyorduk. Babam İstanbul’da tahsil gördüğü için biliyordu ama biz hayır. Çünkü konuşacak kimse yoktu, azınlıktık. Kadın ayağa kalktı, anahtarı anneme uzattı. Rumca güle güle oturun, dedi. Bu evin sahibiyim, dedi. Çocukları da vardı. Kocası da vardı. Balıkçılık yaparlarmış. Biraz zeytinliği vardı. Kadın ağlaya ağlaya geldi, evin eşiğini öptü hep sırayla. Gittiler. Hala bunu unutamıyorum. Nitekim biz de aynı  şekilde evimizin beşiğini öptük öyle çıktık.” Devamı Pazartesi