GÜNCEL
Giriş Tarihi : 29-09-2021 07:25   Güncelleme : 29-09-2021 07:25

ÇİĞNENEN ŞEREFLİ BAYRAĞIMIZ VE İSTİKLAL MARŞI-2

ÇİĞNENEN ŞEREFLİ BAYRAĞIMIZ VE İSTİKLAL MARŞI-2

Hazırlayan:

İsmail Tosun Saral [1]

Macaristan Şovalyesi

DÜNDEN DEVAM

Fransız Albay André'ya Maraş Askeri Valiliği­nin de verildiği duyuldu. Andréa Maraş'a geleceğini ve fa­kat büyük bir kalabalık tarafından karşılanmasını istedi. Ha­kikaten 26 Kasım 1919’da Maraş'a geldiği zaman büyük bir kar­şılama töreni yapıldı. Ermenilerin öncülüğü ile çarşıyı dola­şarak hükümete gelen askerî vali, hükümet konağına gir­di. Bunu izleyen kalabalık bir Ermeni kafilesi de hükü­met konağına girmek istedi. Fakat o esnada, birden bire hü­kümet konağının kapısındaki nöbetçinin yerine geçerek nö­beti teslim alan Jandarma Çavuşu, Yusuf Çavuş, Ermenilerin içeri girmesini önledi.

27 Kasım 1919 gecesi Ermeni zenginlerinden birisinin evinde ziyafete gitmiş olan Askerî Vali, Ermeni’nin kızı ile dansetmek istemiş, kızı da, Fransız ve Ermeni bayraklarının dalga­lanmadığı yerde, maalesef, dans etmeyeceğini söylemişti. Bunun üzerine Askerî Vali yüzyıllardır kalede dalgalanmak­ta olan Türk Bayrağının indirilmesini emretti. Ertesi günü, 28 Kasım 1919 Cuma sabahı, yataktan kalkanlar kaleye ba­kınca, Türk Bayrağının yerinde Fransız bayrağının dalgalan­dığını gördüler.

Evi kale ile karşı karşıya olan Avukat Kısakürek Meh­met Ali, Bayrağı görmeyince hemen aşağıdaki yazıyı yaza­rak çoğaltmış ve ayrı ayrı zarflar içinde, Ulucami'de namaz kılmaya gelenlerin okuması için, caminin bir kaç yerine bı­rakmıştı. Bu yazı şöyle idi:

«Ey Milleti Necibeyi İslâmiye; 1300 senedir Allahını Peygamberini senden memnun ettiğin bir din ölüyor. Yâni Ecdadının kanı bahasına fethettiği bir kalenin burcundaki Al Sancağın bugün Fransızlar tarafından indiriliyor. Şimdi acaba bunu alıp yerine koyacak sende birkaç yüz islâm kanı ve gayreti hiç yok mu? İsyan etmeyin, yalnız vekarlı ve aza­metli olarak sadece o Al Sancağımızı geri yerine koyalım. Tekrar kemâli azamet ve muhabbetle yerlerimize avdet ede­lim. Korkma! seni buradaki bir kaç Fransız kuvveti kıramaz. Sen mevcudiyetini gösterecek olursan, değil: birkaç yüz Fransız kuvveti hattâ bütün Fransız milleti kıramaz. Buna emin ol!»

Bu yazı elden ele dolaştı. Cuma namazı vakti yaklaşmıştı. Camide ve cami avlusunda bulunanların miktarı bini geçmişti. Hâkimiyet olmayan yerde Cuma namazı kılınamaz diyerek galeyan gittikçe artmaya başladı.

       Bu büyük kitle, bazılarının ellerinde Türk Bayrağı olduğu halde, ağır ağır ve büyük bir sükûnet ve vekar içinde Maraş Kalesine doğru ilerlemeye başladı ve kaleye yaklaştıklarında muhtelif cephelerden, hücum eder gibi tırmandı. Bir kısmı kapılardan giriyor, bir kısmı da burçlardan aşıyordu. Bazı gençler de arkadan gelmesi muhtemel Fransız askerlerine karşı, geriyi emniyet altında bulunduruyorlardı. Kale içinde bulunan Fransız Jandarmaları öteye beriye sindiler. Nihayet ilk girenlerden Onbaşı denmekle maruf Zelka Hocaoğlu Osman, indirildikten sonra bir tarafa asılmış olan Türk Bayrağını görerek yerden aldı, öperek başına koydu ve alkışlar arasında direğine çekti.

Türk bayrağının eski yerine çekilmiş olması bütün Maraşlıların gözlerini yaşarttı, gönüllerini ferahlattı. Tekmil Maraşlılar sokaklara, evlerinin damlarına, ağaçlar üstüne çıkarak gözlerini kaleye dikmişler, bekliyorlardı. Bu mes'ut anı görünce büyük bir sevinç husule geldi ve Maraş bu andan itibaren istiklâli için ölmeye manen karar vermiş bulunuyordu.

Kaleden inenler sükûnetle ilerleyerek Hükümete gittiler ve evinde olan Mutasarrıf Ata Beyi telefonla dairesine davet ettiler. Bir müddet sonra Askerî Vali André da hükümete geldi. Askerî Valinin Ermeni tercümanının «bir bez parçası için bu kadar gürültü çıkarmaya ne lüzum var» dediği duyuldu, bunun üzerine halk Ermeni tercümanın üzerine atılarak dövmek mecburiyetinde kaldı. Bunu gören André'nın yaveri, bir Çerkez kaması ile halka hücum etti. Fakat bu esnada orada bulunanlardan Kayabaşılı Nacar Ahmet oğlu Mehmet ve Kocabaş Hacı oğlu Mahmut, adamın kamasını elinden aldılar ve bunu dövdüler, Eğer Jandarma komutanı, hapsettireceği vaadiyle zorla ellerinden almamış olsaydı, bunlar, halk tarafından linç edileceklerdi. Bu hali gören André orada bulunan Fransız jandarmalarına silâh kullanma emri verdi ise de, olay yerinde bulunan Türk Jandarma erleri hiç bir emir almadan kendiliklerinden büyük bir sür'at ve cesaretle süngülerini takarak Fransız jandarmalarının silâh kullanmalarına meydan vermediler. Gerek askeri vali ve gerek mutasarrıfın mülayim hareketleri ve vaatleri bu kükremiş halkı güçlükle dağıtabildi.

Böylece Kahraman Maraşlıların kaleye çektiği şerefli Türk bayrağının ebediyete kadar da dalgalanacağı bütün dünyaya bir kere daha gösterilmiş oluyordu.[13]

Ne var ki, Çukurova'lılara havsalanın alamayacağı kötülükleri yaptıran ”Ermenistan’ın ve Kilikya’nın Valisi (Administrateur en Chef en Arménie en Cilicie ) Brémond “Le Cilicie 1919-1920” isimli eserinde olayı küçümseyerek anlatmaktadır:[14]

“24 Kasım'da, Maraş valiliğini de üzerine alan Yüzbaşı André, Osmaniye'den Maraş’a vardı. Oranın eski komutanı Yüzbaşı Fonten (Fontaine) tarafından, memurlar kendisine taklim edildi. Akşam, Beyazıt zadeler büyük bir ziyafet verdiler. Her şey yolunda gidiyordu. Fakat 27 Kasım 1919 da Kemalistler 100 kadar fedaiyi, henüz tahkim edilmemiş olan şehre soktular, bunlar kaleyi aldılar. Ve burada Osmanlı bayrağını çektiler. Bunun üzerine ahali isyan etti. Buna sebep, Andé'nin Türk bayrağını kaleden indirmiş olması gösteriliyor. Bu doğru değildir. İsyanın gerçek nedeni ve muvaffak oluşu, Fransız kuvvetlerinin azlığındandır. 30 Kasım 1919 da ise Urfa'da bir kargaşalık oldu. Bu, çabuk yatıştırıldı. Ancak propaganda, heyecan günden güne artıyor ve köylülerin teşkilâtlanması, metotlu bir şekilde devam ediyordu. Bu durumdan çıkmak için iki şey vardı. Ya Mustafa Kemâl Paşa ile anlaşarak ona gereken müsaadelerde bulunmak veya dostlarımızın yardımını sağlayarak mücadeleyi yoğunlaştırmak. Fakat bu iki şeyden hiç birisi yapılmadı ve ilerde görüleceği üzere Türklerin ağır vuruşlarına dayanmamız kabul olundu.»

Rahmetli babam Tümgeneral Ahmet Hulki Saral bu Ermeni ailesinin adını “Dadyan” olarak vermekte; ayrıca 1877-78 yâni 93 Osmanlı Rus Harbi sonunda cereyan etmiş benzer bir olayı da anlatmaktadır: [15]

 

“Ermenilerin bütün çalışmalarına rağmen Yeşilköy’de (Ayastefanos) yapılan anlaşmaya Ermeniler ve Ermenistan hakkında hiçbir kayıt konmamıştı. Bunun için telaşa düşen Ermeni patriği Narses Varcabetyan Ermenilerin harb sahasında olduklarından büyük mikyasta zarar gördüklerini bahane ederek, Yeşilköy’deki Rus ordugâhına gitti. Ve Rus Başkomutanı Grandük Nikola’dan Ermeniler için de antlaşmaya bir madde konulmasını istirham ettiyse de, Grandük Nikola kendisine; artık geç olduğunu ve zaten antlaşmanın ertesi gün imza edileceğini bildirdi. Patrik istirhamlarına Rus Büyükelçisi General Kont İğnatiyef ile Baron Nelidof’un da maruzatı karışınca ve ayrıca Yeşilköy’de Dadyan Araken adında bir Ermeni zenginin evinde misafir olan Grandük’e, Dadyan’ın kızı da Ermeniler hesabına bir madde konulmasını ısrarla rica edince, Grandük Nikola; İğnatiyef’e Ermeniler için de bir madde eklenmesini emretti. İğnatiyef’in koyduğu madde Yeşilköy Andlaşması’nın 16 ncı maddesi oldu. Ertesi günü Osmanlı delegeleri, Grandük Nikola ile Yeşilköy’de Ermeni Dadyan’ların evindeki toplantıda Rusların Ermeniler için de bir madde eklediklerini görünce hayrette kaldılar. 16 ncı madde şöyle idi. “ Avrupa Türkiyesinde olan intizamsızlıkların,  mezâlimin aynı,  Türkiye Asyasında da vukubulduğundan bunu önünü almak için padişahile Rus Çarı, Kafkas Vilayetleriyle hemhudut olan Ermeni meskün kasabalara (Erzurum, Muş, Van, Diyarbakır, Sivas vesaire.) kat’i bir idare muhtariyeti verecek ve bunu temin için vilâyetler kanununda icabeden tadilâtı yapacaklardır.”

Antep 29 Ekim 1919 günü Fransızlar tarafından işgal edildi. Fransızlar büyük bir merasimle Ermeniler tarafından karşılandılar. Bilhassa Fransız kıt’aları arasında Ermenilerin bulunması bunları iyice coşturmuştu. Daha geldiklerinin beşinci günü 5 Kasım 1919 Cuma günü Akyol Polis karakolu üzerindeki Türk Bayrağını indirdiler. Bayrağın indirilmesine mani olan ve ancak, kendisini öldürdükten sonra bayrağı indirebileceklerini söyleyen polis de memuriyetten atıldı. Bundan ötürü Türk halkının başvurusu üzerine lüzumsuz hiddet gösteren Fransız komutanı bu def’a da resmi daireler üzerine Türk Bayrağı çekilmesini yasak etti.[16]

“Fransızlar, 11 Ağustos 1920’de Antep halkına gönderdikleri bir bildiri ile şehrin iki saate kadar kayıtsız şartsız teslimini ve bütün hükümet memurlarının, Kuvayi Milliye Komutanının,  Heyeti Merkeziye üyelerinin ve ileri gelenlerin, Fransız Komutanlık karargâhına gelmelerini,  büyün kuvvetlerin silahları ile birlikte teslimini istemişlerdi. Bu bildiri Yarbay  Abadi ve Albay Andréa tarafından imzalanmıştı.  Bu şartlara karşılık Kuvayi Milliye Komutanı Özdemir Bey özet olarak “Sizin bayrağınızın altına girecek hiçbir Türk düşünemiyorum” diye kesin cevap vermişti. Fransızlar teslim bayrağının kaleye asılacağını beklerken Şanlı Türk Bayrağının çekilmiş olduğunu görünce ateşe hazır olan ve kaleye çevrilmiş bulunan topları ile Türk Bayrağının üzerine ateşe başladılar. Fakat bir mermi dahi isabet ettiremediler.” [17]

İstiklal Marşı’nın dizelerine ve bestesine haksız biçimde yapılan saldırılar her daim vuku bulmuştur. Hâlbuki şiirin dizeleri incelendiğinde muazzam bir duygu yoğunluğu fark edilmektedir. Olaya konumuz açısından bakıldığında, Mehmet Akif Ersoy’un söz konusu şiiri, Türk bayrağının çiğnenmesine karşı bir tepki olarak yazdığı ileri sürülebilir. Şöyle ki, “çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal dizelerinden bayrağın yerlerde süründürüldüğü için Türk ulusuna hiddetlendiği, onun yerlerde sürünmeyi hak etmediği anlatılmak istenmektedir. Nitekim şiirin son kıtasında verilmek istenen duygu da bu savı destekler niteliktedir. “Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlal” dizeleri bayrağın bir gün yerlerde sürünmeyeceğini, aksine hak ettiği gibi göklerde dalgalanacağına duyulan beklentiyi dile getirmektedir. Mehmet Âkif (Ersoy) bu duygular içinde İstiklal marşını kaleme almıştı. İstiklal Marşı kaleme alındığı ve TBMM de kabul edildiği zaman henüz kutsal vatan toprakları düşman çizmesi altından kurtulmamıştı.

Nitekim bu izmihlal giderilmiş ve Piyade ve Süvarilerimiz İzmir’e kavuşmak için birbirleri ile âdeta yarışmışlar, İzmir rıhtımında süvarilerimizin kılıçları suya aksederken,  piyadelerimiz Kadifekale’ye Türk Bayrağını çekmişlerdi.[18]

Artık İzmir’de, İstanbul’da, Kıbrıs’ta bütün vatan toraklarında şanlı bayrağımız dalgalanmaktadır. Bu mutluluğu Büyük Atatürk’ün manevî kızı Sabiha Gökçen şöyle anlatmaktadır: “İşte Ankara.. Yeni Türkiye’nin, modern Türkiye’nin, cumhuriyet Türkiyesinin başkenti, kalbi Ankara..  Buraya ilk vardığımızda  gözüme ilk ilişen şey kale ve kaledeki bayrak olmuştu.. Çok heyecanlanmıştım. Bunu görünce.. Bu kaleler bizimdi., bu bayraklar bizim, bu topraklar bizim.. Birden rahmetli babamı anımsadım.. rahmetli annemi.. Onlar hep “bir gün düşman çizmesinden kurtulacak, kalelerimize, evlerimize yine kendi bayraklarımız çekeceğiz” derlerdi. O açılı günler içinde yaşarken”[19]

İstiklâl Marşı şiiri birçok edebiyatçı, ilim adamı ve yazar tarafından çeşitli açılardan tahlil edilmiştir. Vatan, din, istiklâl, hak, iman, hukuk gibi çeşitli etkenlerin şiirin yazılmasında payı olduğu öne sürülmüştür.[20] Bunlara ek olarak, bayrağın çiğnenmesinin şairi hayli etkilediği de göz önünde bulundurulmalıdır. 

İstiklâl Marşı 10 ncu kıtasının, 3 ncü mısrası’nda artık sonsuza kadar bu bayrağın yere inmesinin söz konusu olamayacağı ifade edilmektedir. 

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!”

 

 

[13]Tümgeneral Ahmet Hulki Saral, “Türk İstiklal Harbi IV ncü cilt Güney Cephesi, Gnkur Basımevi Ankara, 1966, s.61”

[14]Dr. Kemal Çelik, ag.e. s.52

[15]Tümgeneral Ahmet Hulki Saral “Ermeni Meselesi” s.68

 

[16]Hulki Saral- Tosun Saral “Vatan Nasıl Kurtarıldı” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 1970 s.267

[17]Tümgeneral Ahmet Hulki Saral, “Türk İstiklal Harbi IV ncü cilt Güney Cephesi, Gnkur Basımevi Ankara, 1966, s. 205, 206

[18]Falih Rıfkı Atay, “Cankaya, İstanbul 2004.s.355

[19]Sabiha Gökçen “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” Anıları kaleme alan: Oktay Verel,  Türk Hava Kurumu Yayınları : 2, İstanbul 1982, s.33

[20]İstiklal Merşı’nın tahlili için bkz. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “Türk İstiklal Marşı”, Türk Kültürü, Yıl 17, S.194, 1978 s.65-69.