GÜNCEL
Giriş Tarihi : 08-06-2021 08:00   Güncelleme : 08-06-2021 08:00

BİRİLERİ BİZİ GERÇEKTEN İZLİYOR MU?

BİRİLERİ BİZİ GERÇEKTEN İZLİYOR MU?

YAZAR HÜMEYRA KAYA İLE YENİ ROMANI “PANOPTİKON” ÜZERİNE KONUŞTUK

 

Röportaj ; Sevinç EROL

Eğitimci-yazar kimliği ile tanıdığımız Hümeyra KAYA ile en son 2016 yılında onun Ankara’da yaşadığı yıllarda bir ziyaretim esnasında yüz yüze görüşmüştük. Tabii Ordulu olması nedeniyle onun her memleket ziyaretine Ordu’ya gelişinde görüştüklerimizi saymazsak. O zaman henüz 3. kitabı yeni yayımlanmıştı. Ve bugün o, Almanya’da yaşadığı için online gerçekleştirebildiğimiz bu görüşmede kendisinin 6. Kitabı PANOPTİKON hakkında ve görüşmediğimiz bu süreçte yayımladığı kitaplar hakkında, neler yaptığından bahsedeceğiz uzun uzun.

En son görüştüğümüzde Handan Makamı yeni yayımlanmış sen “Modern Zamanlar Dervişi” romanını yazıyordun. Keyifle okuduğumuz o romanların ardından diğer yazdıklarından farklı bir tür olan polisiye tarzında YEDİ ve PANOPTİKON geldi. Bu süreci ve senin polisiye romana yönelişinden kısaca bahseder misin?

Aslında ilk romanım Sürgün Prenses ve 3. Romanım Handan Makamı’nın dışındaki romanlarımın hepsinde polisiye kurgular vardı. Analitik düşünmek şüphesiz her romanda gerekli ama polisiye türünün mantığını, ince hesaplarını daha çok seviyorum galiba.

Özellikle ikinci romanım Aldatmaca’yı okuyan birçok okurumdan kesinlikle polisiye roman yazmam gerektiği konusunda mesajlar aldım. İçimde saklı olan devi uyandırmak gibi... Sanırım çocukluğumdan beri bu türde çok okumalar yaptığım için okurken nasıl bir kitap istiyorsam öyle yazıyor olmamla da alakalı bu biraz. Benim için yazarken de okurken de belli bir merak içinde olmak ve bir sonraki sayfaya heyecanla geçebilmek bir kitabın olmazsa olmazlarından.

Evet, mistik ve psikolojik ağırlıklı Mevlana öğretileriyle dolu Modern Zamanlar Dervişi’ndeki polisiye kurgu da kitabı, Ankara-İstanbul arasında sürükleyici kılan önemli bir temaydı. Aldatmaca’daki aşk-psikolojik gerilim ve dedektif örgüsü de… Ben de okurken aynı duygularla sürüklenmiştim sayfalarda. Peki, gelelim Cabbar Başkomiser’e. Yani YEDİ ve PANOPTİKON’un kadın Başkomiseri’ne. Ben okurken bir kadın olarak hem Cabbar Başkomiserin geçmişinden gelen hikâyesini hüzünle ama bir kadın polis olarak hırsla yükselişini ve mücadelesini gururla okudum. Nasıl doğdu Cabbar Başkomiser?

Adından da anlaşılacağı gibi Cabbar Başkomiser aslında ilk duyulduğunuzda bir erkek ismi gibi algılansa da namını, başardığı işler kadar soyadından da alıyor. Tam adı Janset Cebbar. Serinin ilk kitabına toplumumuzun yarası olan cinsiyet ayrımcılığına vurgu yapmak için adını duyunca onu erkek sanan bir başka Başkomiserin yaşadığı şaşkınlık ile başladım. Sonrasında da başardıklarına tanık oldukça ona ne kadar itibar ettiğine dair süreci anlatarak devam ettim. YEDİ aslında kadın şiddetine ve toplumdaki seksist yapıya bir başkaldırının, bir itirazın sesiydi benim için. Bu hem Cabbar Başkomiserin kimliğinde hem de romanda yaşanan diğer kadın cinayetleriyle ve yaşanan toplumsal baskılara dikkat çekmeye çalışarak işlediğim konuyla romana eşlik etti.

Peki, neden böyle bir konuya eğilmek istedin?

Biliyorsun ben hem eğitimciyim hem de yazar. Eğittiğim öğrencilerime hak, adalet ve eşitlik konusunda ne kadar örnek oluyorsam bir yazar olarak da okuyucularıma karşı aynı misyonu üstleniyorum sanırım. Bana göre bir roman, sadece okunup geçilecek ve aklımızda hoş bir seda bırakacak bir kitap olmamalı. Okuyana bir şey vermeli, bir katkı sağlamalı. Ama tabii bu bir öğretmenin ders anlatışı şeklinde değil romanın dokusuna işlenerek olmalı. Mesela Agatha Christie, polisiyeyle tanışmama ve sevmeme vesile olan usta bir yazar. Ama ben sadece “katil kim?” tarzında yazmayı sevmiyorum. Romanın içindeki toplumsal gerçekliklere, sosyolojik olaylara da önem veriyorum.

Bize biraz YEDİ ve PANAPTİKON’dan bahseder misin?

YEDİ, şiddet mağduru tüm kadınlara ithaf ettiğim bir romandı. Az önce de bahsetmiştim. Cabbar Başkomiser, şiddet mağduru hatta bu yüzden hayatını kaybeden bir annenin kızı. Bu nedenle onun için kadın konusu önemli. Kendisi de birçok kadın derneğinin kuruluşunda yer alıyor ve karşılıksız hizmet veriyor. Roman boyunca Ankara’da şiddet mağduru farklı sosyal statüdeki kadınların hayatlarına tanıklık ederken bir de misyonerlik hikâyesi okuyorsunuz kitapta. Aramızda dolaşıp kendi düşüncelerine inanacak insanlar toplayan misyonerler. Burada bizzat yaşayıp tanık olduğum bir misyonerlik hikâyesinden yola çıkarak kaleme aldığım bölümler de var. Yaşanan kadın cinayetleri ve arkasındaki gizem Ankara Cinayet Büro ekibinin, Cabbar Başkomiser eşliğinde çözmeye çalıştığı enteresan olaylara sahne oluyor.PANOPTİKON’sa günümüzden 10 yıl sonrasını anlatan bir roman. Covid-19 salgınından sonra yaşanan aşılama süreci, insanların gittikçe artan teknoloji bağımlığı ve bencilleşmesi, çocuk doğurmaya karşı olan Anti-Natalist eylemciler onlara engel olmaya çalışan Bakanlar ve bu esnada işlenen Bakan cinayetleri. Gittikçe dijitalleşen bir dünyada bizi bekleyen tehlikeler ve arkasındaki güçler… Ama aslında bu romanda çok yakın bir gelecekte nelerin değişebileceğine nelerinse hiç değişemeyeceğine dikkat çekmek istedim.

Biri sürekli attığınız her adımdan haberdar olursa, sizi gözetlerse nasıl hissedersiniz?” sorusuna daha başka birçok soru ile birlikte cevap ararken belki de izlenmek, takip edilmek duygusunun insan üzerinde oluşturduğu paranoyaya da dikkat çekebilmek!

Bir de senin romanlarında dikkatimi çeken Avrupa unsuru var. Sanırım çoğu romanında Avrupa’da geçen bölümler var. Bu, orada yaşamış olmanın romanlara kattığı bir zenginlik diyebilir miyiz?

Çok haklısın. Bir romanımda Fransa ve diğerlerinin hepsinde Almanya var. 20 seneye yaklaşan bir Almanya geçmişim ve birikimim var. Doğrusu bu birikimimi göz ardı etmek istemedim. Hatta yeni yazmayı planladığım romanda belki de daha derinlemesine sosyolojik tahlillerin de yer alacağı bir Cabbar Başkomiser Hikâyesi de düşünmüyor değilim.

Yani dozu giderecek artıracaksın?

Öyle de denilebilir. Yaşadığım yerleri, okurlarıma da göstermek biraz da olsa onları da Avrupa’da dolaştırmak istiyorum. Hoşuma gidiyor. Belki de buraları göremeyen merak eden okurlarıma karşı da bir görev.

Harika. Peki, belki en başta sormam gereken bir soruydu ama şimdi yeri geldi nedir PANOPTİKON? Neden romanına böyle bir isim verdin?

İstersen önce kelimenin ne anlama geldiğinden başlayayım. İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 18. yüzyılda tasarlamış olduğu bir hapishane modelidir bu aslında. Şöyle ki; bütünü (pan-) gözlemlemek (-opticon) anlamına gelen bu tasarım birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruludur. Düşünceye göre kuledeki gözlemci hücrelerdeki herkesi tek tek görüp izleyebilir ama hücrelerdeki insanlar onu göremez. Bu da demek oluyor ki insanlar izlenmedikleri anda bile bunu fark etmeyerek izleniyormuşçasına temkinli davranmaya devam ederler.

Modernizmden postmodernizme uzanan tarihsel süreç içerisinde gözetim, bilgi iletişim teknolojilerinde yaşanan sınırları zorlayan gelişmelerle birlikte hem niceliksel hem de niteliksel olarak değişime uğramış ve bu değişim, hayatlarımıza farklı olarak aksetmiştir. İşte romanda bizi izleyen bu göz, bir tür “Panoptikon”dur, duruma maruz kalanlar için. Zaten romanın tanıtımlarında da o yüzden

“Birilerinin sizi sürekli gözetlediğini düşündünüz mü hiç?

Peki, attığınız her adımdan haberdar olan bilinmez bir gücün varlığını hissetseniz ne yapardınız?” sözleri ön plana çıkarıldı.

Ve gerçekten de şu anda bile birilerinin bir şekilde bizleri izlediğini düşünmüyor değiliz. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler, çipler… İnsanlar uzaydan yerdeki karıncayı görür oldu. Nasıl düşünülmesin ki!

Konuşmak bile heyecan verici. Sanırım kitabı henüz okumayanlar şimdiden çok merak etti. Bir de Anti-Natalistler var romanda. Onlar kim? Nereden aklına geldi onları romanına dâhil etmek?

Tüm dünya genelinde doğum karşıtı olan insanlar bunlar. Bazılarının genetik miraslara dair kaygıları var; bazıları çocukların ileride acı çekmesini istemiyor, bazıları çocukları onların rızaları olmadan dünyaya getirmenin suç olduğuna inanıyor, bazıları da nüfusun hızlı artmasını eleştiriyor hatta bazıları da çevresel kaygılardan, kötüleşen dünyaya çocuk getirmenin doğru olmadığını düşünüyor bu insanların.

Aklıma nereden geldiğine gelince; geleceği düşündüğümde artık normal gözle bakamıyorum dünyaya. Hayat da insanlar da modernitenin ötesine geçip postmodern bir oluşuma evrileli çok oldu. Gözüme taktığım gözlükler, insanları yenidünya gerçeğinde çok farklı düzlemlerde görmeme neden oluyor. Ve inan gelecek, düşündüğümüzün ötesinde yaşamlar ve mekânlar üzerine, akıl almaz bir biçimde inşa ediliyor. Herkes gibi ben de merak ediyor ve düşünüyorum geleceği ve taktığım gözlüklerin arkasından bakınca gördüğüm birçok grup insandan sadece bir grubunu da Anti-Natalistler oluşturuyor. Yazayım dedim.

Yani PANOPTİKON için, içinde yaşadığımız zamanın gündemini değiştirerek onu yakın geleceğe taşıyan ve bu süreçte bizleri nelerin beklediğine dair öngörülerle dolu sürükleyici bir macera diyebiliriz.

Evet, öyle de denilebilir. Sadece geleceğe açılan pencerelerden biri. Şüphesiz geleceğe dair yazılan söylenen çok şey var. Yüzde yüz bunu bilmek ve söylemek mümkün değil. Romancı hayal eder, kurgular ve yazar. Ben de bu romanda öyle yaptım. Ama daha şimdiden çok güzel yorumlar almaya başladım. Dilerim herkes keyifle ve merakla okur. Ve umarım gelecek, yazarların kurgularının ötesinde çok daha güzel olur.

Hiç şüphem yok. Konuşacak daha çok şey var, çok merak ettiğim enteresan konulara değinmişsin Panoptikon’da ama istersen okuyucuların daha fazla meraklanmalarına mani olmayalım. Ben bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyorum. Meraklıları romanı kitapyurdu.com adresinden temin edebilir diyerek sohbetimizi noktalayalım.

Yeni kitaplarda buluşmak dileği ile…

Ben teşekkür ederim. Sağlıcakla ve kitaplarla kalın…

Konuk Yazar: Hümeyra KAYA www.humeyrakaya.net