Advert

YARIM KALAN BİR YÜRÜYÜŞ: CEVAT YURDAKUL

YARIM KALAN BİR YÜRÜYÜŞ: CEVAT YURDAKUL
YARIM KALAN BİR YÜRÜYÜŞ: CEVAT YURDAKUL Admin
Bu içerik 0 kez okundu.

Hikmet PALA

Mehmet Eroğlu’nun yıllar öncesinde okuduğum bir romanının adıdır “Yarım Kalan Yürüyüş.” Ancak her zaman yürüyüşler değildir yarım kalan. Bazı hayatlar vardır ki onlar varacakları yere henüz ulaşamadan yarıda kalırlar, Ulubey’in Durak köyünden Cevat Yurdakul’un hayatı gibi.

Ulubey nüfus defterine 25 Kasım 1942 tarihinde bir erkek çocuğu kaydedilir. Babası Mustafa Bey, dünyaya yeni gelmiş oğlunun adını Cevat koyar. Ve böylece Cevat Yurdakul’un 1979 yılında Adana’da nihayet bulan hikâyesi Durak köyünde başlar.

Çocukluk yılları köyde geçen Cevat, ilkokuldan sonra, ortaokula devam etmesi için Ordu’ya gönderilir ve Merkez Orta Okulu’na kaydedilir. Yokluğun, yoksulluğun hüküm sürdüğü, köylü çocuklarının hayatlarını kurtaracak tek çıkış yolunun okuyup meslek sahibi olmaktan geçtiği yıllarda, Cevat için Ordu’da bir ev tutulur. Baba Mustafa Bey, yaklaşık 25 kilometrelik yolu sırtında odun, elinde yoğurt bakracı, tarladan topladığı sebzeler, evde pişirilen çöreklerle yürüyerek her pazartesi köyden Ordu’ya gider. Büyük ümitler bağladığı oğlu Cevat’ın okumasından başka dileği yoktur çünkü.

Cevat, Ordu’da sokak lambaları altında ders çalışırken babası Mustafa Bey, çimento torbalarının kâğıtlarını toplayarak defter haline getirir onun için. Cevat kendisi için katlanılan bu büyük fedakârlığın farkındadır. 1959 yılında girdiği polis koleji sınavını kazanır. Böylece Durak köyünde başlayan eğitim hayatı eline bir meslek almasını garantilediği polis kolejinde devam eder.

Ankara Polis Kolejinde 3 yıl yatılı olarak okur. Burayı 1962 yılında bitirdikten sonra Polis Enstitüsü yüksek kısmını kazanır ve 1965’te mezun olur. Komiser yardımcısı olarak Ankara Emniyet Müdürlüğünde çalışmaya başlar. Burada karşısına polis memuru Ülker Örer çıkar.

Cevat Yurdakul, Ülker Hanıma göreve başladıktan altı ay sonra arkadaşlık teklifinde bulunur. Ülker Hanımın yanına gider ve “Size duygularımı açmak istiyorum, bunu yazarak mı yoksa konuşarak mı yapayım?” diye sorar. Ülker Hanım da karşılıklı konuşmaktan utandığı, mutaassıp bir aile yapısında yetiştiği için “yazarak” yanıtını verir. Bu anı Ülker Hanım şöyle ifade ediyor:

“Bir mektup yazdı. Öyle güzel bir mektuptu ki şiir gibi insanı yüreğinden çarpan cümlelerle bezenmişti.”

Mektupla başlayan bu arkadaşlık zaman içinde evliliğe dönüşecektir. 1966 yılında askere giden Cevat, Ülker Hanıma bir roman hediye eder. Romanın kapağına “Vatan için aşkımı, aşkım için hürriyetimi feda ederim” diye yazmıştır. Terhis olduktan hemen sonra, 1968 yılında evlenirler.

Cevat, Fransa ve Türkiye arasında imzalanan karşılıklı anlaşma uyarınca yarım yıl sürecek bir mesleki eğitim kursu için Paris’in yolunu tutmuş, ikiz çocukları Ayçil ve Acar o Fransa’dayken dünyaya gelmiştir. Cevat Yurdakul “Pek Sevimli kızım Ayçil ve oğlum Acar” diye başlayan mektuplar yazar henüz 15 günlük yavrularına:

“Sizler dünyaya geleli 15 gün ben de Paris’e geleli 20 gün oluyor. Üçümüz de bilmediğimiz muhite geldik.(…)Zannediyorum ki bu dünyayı yavaş yavaş tanıyorsunuzdur. Gülünecek taraflarına gülün. Ağlamayın sakın ha! Çünkü biz sizin yerinize çok ağladık bu dünyada.”

Eşi Ülker Hanımın gönderdiği ve çocukları henüz iki aylıkken çekindikleri fotoğrafı çalışma masasının en güzel yerine yerleştirir: 
“Masam oldukça kıymetli, hep burada düşünüyor, karar alıyor, yazıyor ve çiziyorum. Tabi ki masamın üstünde, her günümde siz varsınız. Masamda Türkiye’min haritası, çeşitli manzaraları.. İşte böyle bir yerde yalnızım. Ama içim yalnız değil.”

Fransa’da insanların çalışma disiplinini ve yaşam düzeyini gören Cevat, ülkesinin içinde bulunduğu durum için hayıflanır. Çocukları için istediği güzel geleceği tüm halkı ve ülkesi için de ister:

“Acar’ım, Ayçil’im; İçimde sizlerin özlemi olduğu gibi, sizler gibi yetişmesi muhakkak olan bir millet ve vatan özlemi de var. Bu özlem bir sıla hasreti değil, Türkiye’min her yerini ve milletimin her ferdini en az bir Fransız kadar görmektir. Büyük, kahraman ve talihsiz milletimi düşünüyorum. Şu kilometrelerce uzaktaki devlette sizlerle milletimle ve devletimle beraber yaşıyorum. Bazen üniversiteli akıllı gençlerle beraber yürüyorum. Hürriyet Meydanı’ndan Taksim’e, Kızılay’dan Ulus’a doğru. Onlara vurulan copların acısını bir polis olarak ben hissediyorum. Benim başıma vuruyorlar sanki. Saplanan kurşunlar benim kalbimde sanki…”

Fransa’dan ülkesine ve halkına daha çok hizmet aşkıyla döner. 1970’li yıllarda ideolojik kavganın yükseldiği bir dönemde Ankara’da Trafik Şubesindeki görevine başlar. İki yıl Kars’ta “Doğu Görevi”ni yerine getirir. 1972’de Ankara Polis Eğitim Merkezi’nde meslek dersleri ve trafik öğretmenliği yapar. Sürekli kendisini geliştirmek istemektedir, Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nü de bitirerek Kamu yönetimi uzmanı olur. Bir yandan da Hacettepe Üniversitesinde Fransız Filolojisine devam eder.

Halkın ve Cumhuriyetin polisi

1970’lerin sonlarına gelindiğinde Cevat Yurdakul, toplumsal duyarlılıkları yüksek ve eşi Ülker Hanımın da ifadesiyle “Sosyal Demokrat, Cumhuriyet kuşağının evladı”dır. O “Halkın ve Cumhuriyetin polisi” olmayı kendisine ilke edinmiştir.

Cevat Yurdakul’un, çok sevdiği ülkesinin doğup büyüdüğü parçası olan Ordu’ya karşı büyük bir aşkla bağlıydı. Yaz tatillerini fındık zamanına göre ayarlar, ailecek gittikleri Durak Köyünde fındık toplardı. Çalışmadan asla kaçmayan bir yapısı vardı. Köye gelir gelmez yorgunum demez, elbisesini değiştirir, hangi iş yapılmaktaysa kolları sıvar ve o işe başlardı. Köydeki çocuklar için bir örnek oluşturmuştu. Akrabası Necip Yurdakul bu durumu şöyle anlatıyor:

“Bizi aydınlatmadaki katkısı büyüktür. Ne zaman köye gelse bize kitap getirirdi. Ailenin bir bireyi olmasının ötesinde benim öğrenim görmeme, ailenin aydın bir bireyi olmama büyük katkısı olmuştur. Ama yalnız benim değil, ondan sonra gelen aile bireylerinin tümünün okumasını ışıklandıran insandı.”

Cevat Yurdakul Hatay’a İl Emniyet Müdürü olarak atandığında henüz 35 yaşındaydı. Bülent Ecevit başbakandı. Siyasi olayların yoğun olarak yaşandığı bir yer olan Adana’da göreve başladığında ise tarih 24 Mart 1979’du. Bu yıllarda Adana’da sıkıyönetim ilan edilmişti ancak olaylar durulmuyordu.

Cevat Yurdakul göreve başlar başlamaz faili meçhul kalmış cinayetleri aydınlatmaya çalışır. Onun bu çalışmaları sonucunda 17 cinayetin failleri ortaya çıkartılır, 50’den fazla örgüt militanı yakalanır. Karaborsa ve yolsuzluklarla da mücadeleye girişir. Stok yaptıkları için piyasada yağ sıkıntısı olmasına neden olan üç fabrikaya baskın yapar ve 500 ton margarinle 10.000 ton ham yağ stokunu ele geçirir. Ehliyet yolsuzluğunda Adana Belediye başkanının akrabalarını gözaltına alır. Sadece ülkücülerin hedefi haline dönüşmekle kalmaz, CHP’li belediye başkanıyla da arası açılır.

Başbakan Bülent Ecevit’in Adana gibi sorunlu bir yere büyük bir güven duyarak atadığı Cevat Yurdakul’a ülkücü kesimden ve Süleyman Demirel’den büyük tepkiler gelir. Hatta bir partinin milletvekilleri “Cevat Yurdakul görevi bıraksa da yurt dışına kaçsa da yakasını elimizden kurtaramayacak” şeklinde tehditlerde bulunurlar. Bunun yanı sıra kendisine, gazetelerden kesilmiş harflerle oluşturulmuş “Öldürüleceksin” yazısı gönderilir.

O dönemlerde il emniyet müdürlerinin korumaları yoktur. “Eğer kafalarına koydularsa bunu mutlaka yaparlar, iki üç yuva yıkılacağına bir yuva yıkılsın” diyerek koruma da istemez.

28 Eylül 1979 sabahı, eşi Ülker Hanım kendisinden önce evden çıktı. Cevat Yurdakul ise çocukları ortaokula yazdırmak için gereken kimlik belgelerini getiren kayınpederi Muammer Önel’i Ankara’ya yolcu edecekti. Evinin hemen yakınındaki kavşakta çalındıktan sonra sahibi öldürülen bir araç önlerini kesti. Durmak zorunda kaldığında araçtan inen birkaç kişinin açtığı ateşle hayatını kaybetti.

Silah seslerini duyan çocukları Acar ve Ayçil aceleyle evden koştular. Babasını öldürülmüş halde bulan Acar “Baba uyansana” diye seslendi ısrarla.

Öldürüldüğünde ilk sayfasında kendi el yazısıyla yazdığı “Barış içinde esenlik ve başarı önce halkımın sonra benim olsun” cümlesinin yer aldığı cep defteri kana bulanmış olarak bulundu. Bu cümle onun hayata bakışını tam olarak ifade ediyordu.

28 Eylül 1979 Cuma sabahı, Adana’da bir baba, ülkesine ve milletine hizmet etmeyi her şeyin üzerinde gören bir vatansever, çocuklarının tanık olduğu bir cinayete kurban gitti. NATO ve Gladionun ülkemizde kurdurduğu derin ve karanlık güçlerin, cinayet şebekelerinin işlediği bu cinayette tetiği çekenlere sadece uşaklık görevi verilmişti.

Aslında onun hayat hikâyesini incelemeye başladığımda, aklıma ilk gelen Uğur Mumcu’nun “Sesleniş” adlı şiirsel yazısı olmuştu:

“Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. 

Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi

aşımızı, ekmeğimizi. 

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken

bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı. 

Ecelsiz öldürüldük.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...”

Cevat Yurdakul, öldürüldüğünde “Uyansana” diye seslenen oğlu Acar’a bir vasiyet bırakmıştı:

“Hep doğruları söylemek, hakikatlere eğilmek istiyorum. Bu bir kişiyle olmaz tabi. Ama sizler küçük yaşlardan itibaren toplulukları peşinizde sağa sola sel gibi akıtacaksınız. Bu iş, kafanızla, bilginizle, iradenizle olacaktır. Ölsem de bunu sizlerden bekleyeceğim.”

O ülkede oynanan oyunun farkındaydı, uykuda değildi. Cevat Yurdakul’u bizden alan güçlerin ülkemiz üzerindeki projeleri başka biçimde ve başka uşakların elleriyle sürdürülüyor şimdi. Seslenilen, Cevat Yurdakul değil bizleriz belki de; “Uyansana! Uyansana! Uyansana!”

NOT: Bu yazının oluşum sürecinde Yurdakul Ailesiyle görüştüm. Kendileri bana şu yazıyı ilettiler. Acar, Ayçil ve Ülker Yurdakul’a saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

“Bundan tam 34 yıl önce onlar ülkemiz üzerinde oynanan hain oyunları üstün zekâ ve cesaretleri ile gözler önüne sermişti. Biz çocukları olarak babamızın hala çözülemeyen bu hain oyunları 34 yıl önce çözümleyerek ve yetkilileri uyararak bizlere bırakmak istediği uygar ve Bağımsız Türkiye çabaları için onunla gurur duyuyoruz. 

Cevat YURDAKUL yaptıkları, ürettikleri, paylaştıkları ile ölümsüzleşti. Tarih Cevat YURDAKUL'u ürettikleri ile yazarken onun bedenini yok ettiklerini sananları ise tarihin çöplüğüne atacaktır. Bedenler yok edilebilir ama ruhları ve düşünceleri yok edebilen bir silah henüz keşfedilmedi ve buda asla olmayacak...

Kahraman Babamızı saygıyla ve sevgiyle selamlıyor ve anıyoruz, onu çok seviyoruz.

İyi ki var!” 
YURDAKUL AİLESİ

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
KUPADA DİŞLİ RAKİP!
KUPADA DİŞLİ RAKİP!
ÖNER ABİYE SON GÖREV
ÖNER ABİYE SON GÖREV